Tulumbacıların Türküsündeki Yangın Ağlatmıyordu Ama!
Sonradan görme, neoldumgillerden yeniyetme Sait Berkecan’ın aklının kaldığı kızı görmek için her teneffüste koridorun öbür başındaki sınıfa koşturduğu yangın değil bu. Yazdıklarından hoşnut kalmayıp kibrit çakıveren bir delişmen şairin kül ettiği kâğıtların kokusu hiç değil bu yanığın kokusu. Ağacın, otun, ormanda yaşayan tüm canlıların can acısının isi bu!
Bize huzur veren yerlere bizler huzur vermez olduk epeydir. Diyelim ki ormanlara, dağlara,
göllere, nehirlere, derelere. Cennette ne gezerdi duman, acı, çığlık, değil mi? Oysa Dünya’nın
cennet köşesi buralar ateşten bir çember şimdi. Cennetten cehenneme geçişin bileti de
yalnızca bir kibrit, o kadar. Tek bir kibrit! Yangın bu! Kara delikten beter. Folluktaki
yumurtayı da, yumurtadan çıkmış yavruları da, anne kuşları da, kaplumbağayı da kül etti.
“Orman” değil, “yeşillik” dememizden midir, rüzgârın fısıltısı, kuş senfonisi, yaprak hışırtısı
değil, aşırı dozda acı kokan arabesk müzikleri sevmemizden midir bilemedim çoğumuz
sevemedik ağaçları; mangal yapmak dışında. İşin aslı, ağaçları değil, gölgesini sevdik. Oysa
ağaç yanarsa gölgesi de yanar. Yangın, kuşun da, ağacın da, orman güllerinin de kendileri ile
birlikte gölgelerini de siler geçer. Silinmeyecek tek şey, yüz yıllar sonrasında bu çağın imzası
olarak yeryüzünün bu katmanında kalacak çizgi halindeki yangın izi olacak. Ucu yanmış odun
ile çizilmişçesine kapkara o izin anlatacağı tek satırlık gerçek; “o zamanlar bu bölgede çok,
çok, çok büyük bir yangın her şeyi kül etmiş”. Yangın izleri, doğanın Dünya seyir defterine
kazıdığı çentikler olmalı.
Orman yangınları, kulağa yalnızca ağaçların kül olması gibi geliyor ilkten. Oysa biliyoruz ki
orman bir harman. Otundan, ağaç türlerinden sayısız canlısına karman çorman bir sistem,
bütünlük. Taşın altından ağaç kabuğu altına, kaya kovuğuna, derelerin suyundan şarlağın
yani küçük şelalenin havuzuna kaç canlıya yuva demek orman.
Orman denilen çatı altında orman canlılarının yuvalarını yakarken aslında tam anlamı ile
yuva bozan olduğumuzu düşünmüyor olmalıyız. İnsan, hem de nasıl “çok oluyor” bazen!
Öyle ki doğaya baş tutacak kadar çok oluyor! Doğa, dengesi ile hayatın yürümesine fırsat
verirken insan her zamanki gibi ölçünün anlamını tek terazilere yüklemiş. Dengeye bile çelme
takmaktan geri kalmamış. Doğaya çelme takmak mı? Kendi ayağımıza çelmedir bu, hep
unutuyoruz.
Orman yanarsa en yakındaki köy de tehlike altındadır. Köy yanarsa komşu köy, sonraki
köyler, kasaba, mahalle ateşten kırbacın şaklamasını sırtında duydu duyacaktır. Ormanlık
alanda, aynı anda kaç yerde birden çıkan yangınların çapı yüzlerce kilometreyi, yüzlerce
hektarı buluyor. Ateş çemberi, yeşili dolayısı ile hayatı, oksijeni yok ediyor; bir de hava
rüzgârlı ise. Nedense hep rüzgârlı havalarda çıkar aynı anda görülen yangınlar!
Oysa türkülerdeki yangın canımızı yakmazdı. Fasılların, eski radyo programlarının herkesi
neşelendiren türküleri idi onlar. Kimisi gönül yangınından bahsetse de içlerinden biri var ki
gerçek yangınların ve yangıncıların türküsü idi. Yangınlar hep türkülerde mi kalsaydı keşke?
İstanbul türküleri öyle uzun havalı, acılı, ağlayan ağlatan türkülerden olmaz. Yangın anlatsa
da kıpır kıpırdır. Hele biri var ki onlardan… Bir at arabasının arabacısı ile arabaya binen bir
kadının düeti, türkü ile anlatılan kısa tiyatro oyunu gibidir. Dizeleri kısacık. Bir cümle, belki
iki sözcüklük. Gezmeli, görmeli. “Arabacı” türküsü, mahalle mahalle gezdirir İstanbul’u,
dinleyenlere.
O, tablolardan gravürlere yedi tepeli, bir hoş seda ile anılan Kalamış’ı, Boğaz’daki yalıları,
bostanları, lambası yanan yeşil köşkleri, kaç bin yıllık tarihi yapıları, geçmişi ile İstanbul’un,
at arabacılarından başka bir türküsü daha var. Tulumbalarında taşıdıkları sular ile yangınları
söndürmeye koşan tulumbacılarının türküsü.
Sözleri tulumbacıların ağzından çıkarcasına söylenen “yangın olur biz yangına gideriz”
türküsünü dinlerken yangını öyle küçümsersiniz ki sanki mutfakta yemek ısıtmak isteyen evin
ulgun yani sakar oğlu ya da beceriksiz yamağı ocağı tutuşturacağına yanlışlıkla ocağın
yanındaki perdeyi tutuşturdu, bu arada evin her yerde biti bitiveren emektar kalfası anında
yetişip kovadaki suyu alevlere serperek söndürdü sanırsınız. Böyle şarkılı türkülü yangınlar,
yangından sayılmaz diyesiniz gelir. Olsa olsa mum alevinden olmalıdır o türküdeki yangınlar.
İstanbul türkülerine pek yakışan, yangına koştururken tulumbacıların belki de mırıldandıkları
o türküden bugüne yangınlar vahşileşti. Barbarlıkta alıp başını gitti yangınlar. İster
ormanlarda, ister çatıda, ister herhangi başka bir yerde çıksınlar. Oysa en barbar, vahşi yangın
olarak Roma’nın yanışını hatırlamak isterdik tek. Keşke hiçbir yer yanmasaydı onca ağacı,
kuşu kurdu ile diyeceğiz deee… Ama Neron bu! Roma’ya anlattırmalı aslında onu, bizim
kalemlerimiz yetmez çünkü.
Besbelli ki tam da bugünün sınırsız yozlaşmasındaki insanlar olan bizlerden sonrakiler,
Ege’de, Akdeniz’de, Trakya, Marmara’da, Uşak, Eskişehir, Manisa’da, Muğla, İzmir’de
yıldırım, yanardağ ateşi ile değil, insan eliyle kaç kez yakılıp kavrulmuş kıyılarımızı,
dağlarımızı gezerken bugünün yangınlarının izlerini taşıyan siyah katmanı gördüklerinde
okkalısından sözler sallayacak, savuracak, geçmişe yani bu çağa. Hiç kimse en ufak bir
hakareti, küfrü, belki ilenmeyi bile hoş göremez; ama böylesi bir cenneti elimizle cehenneme
dönüştürmüş halde geleceğe bırakacak olan bizler isek, o sözlerin harcanacağı kuşaklar da
besbelli biz olacağız! Peşinen bilelim bunu bir!
Yani biz, Dünya denilen tuvalde çizili cennetin üstünü isle kapatıp, üstüne cehennemi çizen
katran yürekli ressamlar olduk bile çoktan!
Yorumlar yükleniyor...