Tandıra, Irmağa, Dut Ağacından Yere, Pınara Düşmek ve Bir Kitap; Bir Devin Düşüşü
Köşe Yazısı

Tandıra, Irmağa, Dut Ağacından Yere, Pınara Düşmek ve Bir Kitap; Bir Devin Düşüşü

AYŞEİ YASEMİN YÜKSEL
AYŞEİ YASEMİN YÜKSEL
06 Mar 2025 16 dk okuma 198

Hata mı zor; hataya ‘hata’, hata yapana da ‘hatalısın’ demek mi zor? Kolay olan bir şey var ki o da yanlışa düşmekte alabildiğine sınırsız hissetmek. Öyle ki dizilere kadar yanlış dolu. Örnek mi? Kök memleketim Kapadokya’da çekildiğinden ilkten bakmayı denediğim bir diziden olsun o halde örnek. Peri bacaları Eli’ne kış gelmiş çatmış, ortalık nerede ise diz boyu kar; ama o dizide sanki bir yaz sahnesi var karşıda. Yer karla kaplı iken muhtemelen seradan hasat kırmızıbiberler, soğuktan kızarmış bu

En güzel adı ‘Peri Bacaları Eli’ olan Kapadokya’daki kış vakti biber kurutma çabası gibi komik yanlışlara düşmekten öte yanlışlar da var. Diz parçalayan düşmelere benzemez üstelik bunlar. Yanlışta ısrara düşmek, düşmelerin en ağırıdır zira.

Çıkmaza düşmekten birinin üzerine düşmeye boyutları, sapakları var düşmek denilen şeyin. Yalnızca bir anlığına acı verenlerinden başka geri kalan herkese kalıcı acılar duyurtacak düşüşler var; yanlışa, yanılgıya düşmek gibi. Diyeceğim, düşmenin türlü halleri var. Suyun sıvı, katı, gaz halleri olduğunca. Tutarsızlığa, aykırılıklara düşmeler var ki bazen çıkış da yok oralardan.

Düşmek, ilk adımı atmak, tay tay durmaktan başlayarak kendi ayakları üzerinde durabilmeye ödenen bedeldir. Hangi bebek düşmeden attı ilk adımını?  Düşe kalka büyümedi? Bir anımsayalım düşüşlerimizi kalkışlarımızı yani inişlerimizi çıkışlarımızı. Hani Fikret Kızılok’un o pek içten parçasındaki söz gibi. 

Hani diyorlar ya “sürekli aynı şeyi yapıp, farklı sonuç beklenemez” diye… Öyle haklılar ki! Hele de hatanın sonucunu hatayı yapandan başka herkes çekecek ise bir de. Ailesi, sınıfı, işyerindekiler, apartmandakiler, köydekiler. Birinin hatasının bedelini birçok kişinin çekmesi üzerine neler neler denmemiş ki! Mesela “biri, sana bir kez yanlış yapıyorsa bu, onun hatasıdır. Eğer o biri, sana ikinci kez yanlış yapıyorsa bu, senin hatandır - If someone betrays you once, it's her / his fault; if someone betrays you twice, it's your fault.”

Üstelik onca uyarıya karşın hala yanlışın üstelenmesi, yanlışta ısrar üzerine edilebilecek en yerinde cümleyi Dostoyevski söylemiş; “ilk yapılan yanlışa kaza, ikincisine hata, üçüncüsüne ise tercih denir.” O zaman, olur a, aynı yanlışı farklı sonuç alacakmış gibi defalarca üst üste yapan olursa, yaptığının artık yanlış değil, tercihi olduğu düşünülmeli demek ki!

İnsan bu, hata yapar elbette, deee… Hata bir kez olur, hadi biraz geç öğrenen biri ise ikinci kez de yapar. Ama sonsuza kadar değil! Herkes yapılanı hata olarak görürken aynı hatayı yapmada ısrarcı olunur ise artık ona hata denemez. Dostoyevski’nin dediği denir, dense dense.

Yanlış karşısında yapılacak en büyük yanlış susmak olmalı ki onun için ne denmişti hatırlayalım bir; “yanlış karşısında susan dilsiz şeytandır.” Hadi, dil lal olmadı da konuştu… Yine de uyarılara kulak vermeyip, aynı yanlışta ayak diremek, sonunda göz oyacak kargayı kendi elimiz ile beslemekten öte gidemez.

En keyifli düşüşüm başından ayrılmadığım bir pınara düşmekti. Sanırım yedi yaşındaki başka hiçbir çocuğun böyle bir anısı yoktur. Annemin ablası ve ailesinin Ereğli’ye uzakça kaçan koskoca çiftliklerinde yaz misafiri idik birkaç haftalığına. Hala orada burada pınarların görüldüğü zamanlardı o sıralar. İki katlı çiftlik evinden beş dakika sürmeyen bir mesafede, yan yana iki su gözesi vardı. Kaynak suyu olduğundan pınar tertemizdi, içilebiliyordu.  Dönümlerce çiftliğin içinden akan derenin çakıl taşları da ayrı bir seyirdi. Daha yukarıdaki, teyzemin eşinin abisinin çiftliğinde yemekler orada genişçe derenin kenarına kurulmuş masalarda yenir,  karpuzlar filelere koyulup, ağaç gölgesinde kalmış, gürül gürül akan yazın bile serin dere suyunda soğutulurdu.

Pınarın başında oturmuş,  suyun kaynayışını izliyordum. Dipteki kumda oluşan ufak gözelerden kendince bir yanardağ patlaması edasıyla püskürerek çıkan suyun oluşturduğu kabarcıklara dalmıştım ki kendimi pınara düşmüş buldum.  Nasıl düştüm hala bilmem. Elbisem su yüzeyini paraşüt gibi kaplamıştı.

Suya bir kez daha düşmüşlüğüm var. Bu kez daracık çaplı bir pınar değildi düştüğüm. Gürül gürül akan bir ırmaktı. Yine misafirlikte idik. Aksaray’da. Beş yaşında bile yoktum belki. Bir bayram günü idi. Üzerimde çiçekli desenli, krem renkli, yaza doğru olduğundan japone kollu bayramlık saten elbisem, elimde de bana verilmiş bir demet çiçek. Nasıl oldu da ırmağa düştüm, bilmiyorum. Etraftaki onca çocuktan biri itti belki de. Hızla gürül gürül akan suya kapıldığımı anımsıyorum. O zamanlar ırmak çok deli aktığından çiçeklerim elimden gidecek diye korkmuştum,  kendimi unutup. Çiçek demetini tuttuğum sağ elimi havaya kaldırmıştım. O sayede benim suya düştüğümü fark etmişler. Onca çocuk bayramlıkları kirlenmesin diye ırmağa dalmayıp, olan biteni seyrederken mahalleden Sultan teyzenin oğlu görüp, “bu çiçekler Yasemin’in elinde idi” deyip, bayramlıkları ıslanacakmış aldırmadan suya atlamış.   Sonrasında anımsadığım tek şey var, midemden galonlar dolusu su çıkmıştı. Bir ara şelaleye dönüştüm sandım.

Hepsi hepsi de tandıra düşmek var bir de. Kapadokya’da, babaannemin Peri Bacası Eli’ndeki tarihi, taştan, eskilerde kağnı girişine uygun yapılmış koskoca ahşap dış kapılı evinin hayatına yani avlusuna girer girmez sağda, iki çeyiz sandığı büyüklüğünde, sandık yüksekliğinde, sözcüğün aslı şırahane olsa da ağızlarda “şırahna”ya dönüşmüş, bağbozumu sonrasında üzümlerin çiğnenip, şıra yapıldığı oyma taştan tankı geçince kemerli, yüksek, kapısız açık bölümde tandır bulunurdu. Kullanılmadığı zamanlarda tandırın üstü ille sac ile kapatılırdı. Diyelim ki çömlekte kuru fasulye, tandır ekmeği pişiyorsa çocuklar tandırdan uzak tutulurdu.  Ben de o misafirlikte tandırı pek merak ettim ki demek, etrafında dolanıp durdum. Üstünde de sac yokmuş o an. Bir şeyler pişmediğinden başında kimseler de yok.  Tandıra kolay düşülüyor belki ama kolay da çıkılıyor imiş. Biraz odun, asma dalı, saman külüne bulanıyorsunuz.

Bir misafirlik düşüşüm daha var ki o da Bursa’daki çiftlik lojmanında. İlkokul ikiye geçtiğim yıldı galiba. Annemin teyzesinin eşi, Bursa’da,  kamu çiftliğinde ziraat mühendisi olarak çalışıyor, çiftlikteki iki katlı lojmanlarda kalıyorlardı.  Evin üst katına çıkarken ya da alt kata inerken ayağım kayıp, merdivenden düşeceğim diye anneannemin ödü kopuyordu. Düştüm; ama merdivenden değil. Dut ağacından. Dut dalının altındaki kömürlüğün düz beton damına. Betona düşmek fena.  Duvardan aşağıdaki bahçeye de düştüm. O en fenası idi. Nefes almanın kıymetini o an anlıyormuş insan çocuk olup olmadığına bakmaksızın.

Karlı buzlu Ankara’da kışın düşmeyen yoktur. Buzda değil de karın örtüp, kapadığı geniş alanda kaldırım ile kaldırımdan sonraki boşluğu kestiremeyip, kar sanıp ilerlerken boşluğa düşercesine tümden kara gömülmek sonrası çok gülüyorsunuz. Eski kışlar pek keyifli idi.

Tüm bu çocukluk anılarının öğrettiği düşüşlerden farklı bir düşüşü bana bir kitap öğretmişti, çocukluğumda yine. Kitabın adına kanıp almıştım kütüphaneden.  Bir çocuk için imkansızı başarıp, okuduğum kitapta devlere rastlayacağımı sanmıştım; ama kitaptaki dev,  benim gibi ortaokul ikideki çocukların bildiği devlerden değilmiş meğer. Düşmek,  bu romanda anlatılan kadar vurucu gelmemişti hiç bana.

Taştan, yüksek tavanlı tarihi bir bina olan Ünye Ortaokulu’nda koskoca bir kütüphane vardı. Okulun kütüphanecisi daha ortaokul birinci sınıfın ilk aylarından başlayarak beni tanır olmuştu. Beni her gördüğünde eminim  ‘bu kez boyundan büyük hangi kitabı okuyacak?’ diye düşünüyor olmalıydı. Zira Jules Verne kitapları değildi aldıklarım, onları zaten Ankara’dan gelirken getirmiştik Ünye’ye. Rus, İngiliz, Fransız klasikleri, Nobel almış kitaplardı her biri.

Ortaokul ikideyim. Çocuktur o yaştakiler sonuçta. Kütüphanedeki o kitap gözüme çarptı. Çocuk gözü ile adı es geçilemeyecek çarpıcılıkta;  “Bir Devin Düşüşü”. Sarı kapaklı, kalın mı kalın bir kitap. Dev öyküleri hangi çocuğun ilgisini çekmez ki?  Benim de merakımı çeldi. Evde kapağını açınca anladım ki büyük bir fark vardı alışılagelmiş dev öyküleri ile benim okuyacağım kitapta anlatılan dev arasında. Çocuklar masallarda dinler devleri, ben yetişkinlerin anlayabileceği bir kitaptan, romandan okuyacaktım.

Bu kitapta koskoca bir toplumun tüm geleceğini bambaşkalaştıracak, damga vuracak bir döneme geçiş, bir dönem anlatılıyordu. Bazen bunaltsa, çokça sıkıcı gelse de yetişkin yaştakiler için bile ağır denebilecek o kitabı öfleye pöfleye de olsa bitirdim sonunda. Belki de o kitabın etkisinden olacak hiçbir siyasi görüşe, hele de aşırıya kaçanlarına bağlanmadım.  Zira nasıl olsa değişen koşullar sonucunda gün gelip devri bitecek gözü ile baktım ol git. Tarih de zaten gün gelip de biri kapanan, biri açılan devirleri, dönemleri anlatmıyor mu? Tarihte yaşananlar, değişip duran çağlar ve o çağlarda olan bitenler değil mi zaten? Körü körüne kapılmak hiç aklıma yatmadı o yüzden. Üstelik de doğru her zaman tek bir iken.

Evde, ödevler sonrası hemen kitabın başına varıyordum. Kitaptan beklediğimi bulamamış olsam da. ‘Bir Devin Düşüşü’ adlı kitap, öyle insanların üç beş katı varlıkları yani bildik devleri anlatmıyordu. Ülkelerden hele de bir ülkeden bahsediyordu. Ünye’nin deniz ötesinde bir yerden. İçerik, yaşıma göre çok ağırdı. Ama okuduğumu anlıyordum da. Ne yazıyorsa hepsini anlıyordum. Yine de evvelce bitirdiğim klasiklere benzeseydi keşke birazcık.  Mesela bu kitaptan önce okuduğum Pearl S. Buck’ın Nobel Edebiyat Ödülü almış ‘Ana’sına. Gerçi o da bir bakıma bir ülkenin yaşadığı başkalaşımları anlatıyordu da yine de roman gibi romandı Ana.

Dev bilinenlerin de düştüklerini,  devlerin de cüceleşebildiklerini anlatan bu romandan sonra anladım ki Dünya pek huzurlu bir yer değil. Dünya’da devler var; karşıya ille etten kemikten olarak çıkmasalar da. Ama cüce gözükenler de bir an gelir, bir anlamda devleşebilirler imiş. Üstelik devlerin düşüşünün kulakları zorlayan gürültüsü arasında.  Kitaptan o gün çıkarabildiğim ana fikir, “bugünün devi, yarının cücesi bile değil, tek hücrelisi olacak belki de” idi.

Düşmenin ille ayak takılarak tökezleme sonucu değil, her anlamda tökezlemeler ardından yaşanabileceğini ortaokulda, adının beni yanıltması ile okumaya başladığım bir kitaptan öğrendikten sonra…  Düşe kalka büyünür de her düşüşün bir kalkışı olmayabilir ama. Tökezleyip düşmek sakarlıktır da çelme takılarak düşürülmek oyuna getirilmektir. Düşüren için de punduna getirmek! Düşeni bir düşüren varsa eğer, orada düşürenin maskesi de düşer. Ki onlar sıklıkla çelme takacak kadar yakın olanlardır. Yanı başta olurlar hemen her zaman.

Ünye’de en çok kara incir ağaçlarına tırmandım. Belli ki biraz daha ustalaşmıştım tırmanmada ki incir ağaçlarından düştüğüm olmadı. Eğer sonradan Oğuz Atay’ın yazdığı Mustafa İnan’ın öyküsünü o zamandan bilse idim belki isteyerek bile düşerdim. Bebekliğinde damdan düştükten sonra Mustafa İnan bambaşka biri olmuş zira.  Oğuz Atay romanı  ‘Bir Bilim Adamının Romanı’nın kahramanı Prof. Dr. Mustafa İnan’ın şatafattan, görkemden, aşırılıklardan, ünden kaçışına bakınca o, bugünün dünyasının Kutadgu Bilig’i yazan Yusuf Has Hacip’i olarak gözükür bana hep. 

Yaşam, farklı anlamlardaki düşmeleri deneyimlemek bir bakıma.  Kuyuya, çukura düşmek neyse de hele hele yanlışlara, yanılgılara düşmek yok mu?  İnsan bu, yanılabilir. Ancak en büyük yanlış, yanılgılardan dönmemektir diye bilinmiş hep.  Yanlıştan dönmemekte inat, doğru sonuçlar elde edememek demektir. Bozulma, çürüme gibisinden. Yanlış ayar ile düzgün akort olamayacağından yanlışlar bozgunculuğa kadar varabilmekte, malum.

Varlıktan yokluğa düşmek herkesin başına gelebilir. Öyle ya, düşmez kalkmaz bir Allah,  değil mi? Yokluktan bir anda, akşamdan sabaha varsılın önde gideni olmak öyle durduk yerde olacak şey olmadığından öyküsü herkesin merakını çeker.  Ki ister tepetaklak gelinsin ister dört ayak üzerine düşülsün tek şey gereklidir onu yaşayanlara; hazım. Anca hazım sahibi olabilenler düştüklerinde, indiklerinde, kaybettiklerinde ya bir yol bul ya da bir yol aç ilkesine denk düşen  “çay koyun, yeniden başlıyoruz” demesini bilir. Bilmek, yarı yarıya başarmaktır zaten. Tek kesece değil,  ruh, gönül, kişilik zenginliği de olmadıkça ne gerçek anlamda zenginlikten ne de hazımdan söz edilemez.

İnternetten devşirilen yalan yanlış okuntular ile bilgin kesilenlere, bilir kesildikleri şeyler üzerine bir soru sorduğunuzda nasıl da iğne batmış balona döndüklerini görmek aslında insan gerçeğini de görmektir. Güya her şeyi bilen kara cahillerin düştüğü bu hal, bir insanın kendi kendini düşüreceği en beter haldir.  Düşmanı bile yapamazdı çok istese idi bile bunu ona.

Düşmek, her yaşamın bir parçasıdır. Yeter ki yanlışta ısrar, bataklık, çamur, aşırı düşkünlük gösterilen zaaflar için olmayacak ne varsa yaptırtacak kör kuyular olmasın düşülen!

AYŞEİ YASEMİN YÜKSEL'ın Diğer Yazıları

Yorumlar (0)

Yorumlar yükleniyor...