Tacın Işıltılı Taşı ile Düvenin Çakmak Taşı
Köşe Yazısı

Tacın Işıltılı Taşı ile Düvenin Çakmak Taşı

AYŞEİ YASEMİN YÜKSEL
AYŞEİ YASEMİN YÜKSEL
12 Jan 2025 7 dk okuma 263

Paha biçilemez eşsiz taşlar ile bezeli taçlar mı taçlandırır birini yoksa ardında bıraktıkları mı? Yani saldığı kötü nam mı yoksa kendisi taç olmuş adı mı? Hadi bir de şöyle diyelim; geçtiği yolları ne hale soktuğu, neler döşediği mi? Taçlanmak, tek taç ile olamıyor o zaman. Hani, ilkokulda aslında bir ders olmayan ama halimizi yansıtan “Hal ve Gidiş?? notu alırdık, yetişkinlikte bu notumuz en azından yıldızlı olmalı ki adımız ile taçlanalım. Yıldız üstü yıldızlı not alan yüz yılda bir geliyor ç

Çoklukla kendi kendini yüceltmek için en kolay yolun değeri pek yüksek taşlar takıp takıştırmak olduğu sanılmasından olsa gerek başlardaki taçlarda, tokalarda, parmaklardaki yüzüklerde, bilekliklerde, gerdanlıklarda hatta kabzalarda onların parıldaması istenmiş.  Hani, tepeden tırnağa altın gibi, zümrüt değerinde, yakut ederinde gözükmek gayretinden. Taşlar değerlidir; taçları, yüzükleri değerli kılarlar mutlak; ama ya insanları? Birini en değerli kılmaya ne elmas taşın gücü yeter ne de platinin. Zira insanın değerini ölçen terazi bambaşkadır. O terazi, kayıt defterlerimizi tartar! Ölçer.

Taçlanmak, tek taç giymek ile olaydı iyiydi! Emek emek tırnaklar,  fedakârlıklar, çaba ile elde edilmiş başarılar, onurlu yaşamlar taçlandırılır asıl başları, adları! Böylesi görünmez; ama duyumsanır taçlar, başı öne düşürmez, ağrıtmaz da. Hem en değerlisinden taşlı, en görkemlisinden taçlar ne yapsın eğer bomboş, taş gibi kafalar üzerinde iseler?

En yüksek zirveler taştır, Dünya’nın okyanus altında kalmış en çukur noktası da kumdur. Taşın sırrı budur; hem en yüksekteki hem de en alçaktaki olabilmek… Yani ikisinin de ne olduğunu bilmek! İster sarp bir doruk ister incecik deniz kumu halinde; ama özde ne olduğunun bilincinde kalmak! Taşı anlamak, halin her türlüsünü kabullenmişliği görebilmektir. Öyleyse inişin çıkışın, yükselişin alçalışın ne olduğunu hakkıyla anlamak, “ne idim, ne oldum” yahut “nereden nereye!” sıçrayış sarhoşluğuna düşmemek için taşın halden hale dönüşümünü kavrayabilmeli önce bir!  Dağın doruğu, denizin dibine tepeden bakar mı hiç? Bakmaz!

Taçlar, mecazi anlamların vazgeçilmezidir, yazımızda olduğunca! Başları göğe erdirdiği sanılan taçlar, ol git taşları ile göz boyamış.  Deee… Taşlamaların vazgeçilmezi olmayaydılar bir de! Taşlamalar, Türk Halk Edebiyatı’nın sazlı sözlü yergisidir. Gönlünden kopanlar taşlama olarak dilinden dökülen ozanlardan en bilineni Köroğlu’dur, malum. Bir de şeytan taşlama var ki o,  edebiyattaki şiirsel taşlamaya benzemez.

Müzeler, lahitlerden yani mezarlardan çıkmış hazineler, altın taçlar ile dolu iken sahipleri nerede peki? Bu gerçeğe bakınca müzelerdeki taçların başlara takılmaktan başka görevleri de var;  göze soka soka gelip geçiciliği göstermek. Öyle ya, binlerce yıldır önüne kattıklarını savurtarak kaç rüzgâr esti gerçeği, eğer olur da rüzgârdan da beter estiresimiz tutarsa anımsansın da kırıp dökmeyelim diye. Antik çağlardan kalma ya da değil taçların anlattıklarını anlamak, taş kafa olmadıkça hiç de zor olmamalı.

Taşları en çok düvende severim. Çünkü çakmak taşları taçlandırmıştı düvenleri.  Tarla sürmede kullanılan kalın tahtaların altına açılmış yuvalara yerleştirilmiş çakmak taşları ile ekinlerin sapları ile deneleri ayrılır sonra da değirmen taşları ile öğütürdü buğday, çavdar, arpa taneleri. Değirmen taşı da kalmadı, düven de şimdilerde. Ya teknoloji duruverse, bir an gelse de? O vakit yeniden keşfedilmesi gereken ilk şey düven ve değirmen taşları değil de ne? Taç doyurmaz; ama taş? Hani vaktinde alet olarak bile kullanıldıklarını müzelerde gördüğümüz, T taş olarak saklandıkları yerden on bir bin yıl sonra çıktıklarında tarihi tersine çeviren, yeniden yazdıran taş!

İlenenlerin bedduaları “başına taş düşsün” diye imiş çoğu kez. Kimi yerlere gökten taş düşmüş de gerçekten. Meteor yağmurlarında mesela. Karşılaşılan saldırgan bir canlıya, birine fırlatıldığında belki de silah, düven altlarında çiftçinin bıçkısı taş, kalem ile değil, çivi ile oyula oyula yazıldığından kâğıttan önceki ilk sayfalar aslında. Tamgalanmışları, tarihin en eski belgeleri olarak dağlarda, bayırlarda kaç bin yıl öncesinden bugüne geldi. İmza oldu geleceğe, geleceği çarpıtacaklara. Tabii, görenlerin işine geliyorsa gerçekler!

Taş bu! Bir bakarsın tarih, bir bakarsın sanat, bir bakarsın silah nitelikli. Yağmacı korsanları vahşilerin en belalısı yapan şey, define sandıklarını onlar ile doldurmak istedikleri rengârenk mücevher taşları idi. Ali Baba ve Kırk Haramiler de hazinelerini, en seçkin taşlarını yine taş oyuklarına yani mağaralara saklamışmış, masala bakılırsa. Esas olan bakmak değil de görmek ise eğer, eskinin kâğıdı da taş, takı da, yapı da,  sanat da taş. Taş ustasının, heykeltıraşın elinde ince işe, yontuya, bezemeye dönmüşler.  Kav yani kibrit bulunmadığında ateşi yakan kıvılcımlar çıkarmışlar. Taşın taşa vurulması ile çıkan çıngılar sayesinde. Dahası bir bakmışsınız ağzından çiçek değil, alevler saçan, içi su değil, kor dolu dev vazoları andıran kütleler olup “yanardağ”  diye anılmışlar.  Aşılmaz kaleler taştan yapılmış elbet.

Kumdan çakıla, kayadan dağa taşı, toprağı, dere kumunu oldum olası severim. Zira bakmasını bilene hele de kum tanecikleri öyle bir derstir ki! Taşı gediğine oturtan bir ders! Kalplerin bile kararmışına, kötüsüne, katılaşmışına “taş kalpli” dendiğinden olacak bir abecesi olmadan anlatır derslerini taşlar.  Zira dün, bugün ve yarında hiçbir şeyin, hiç kimsenin, hiçbir koşulun aynı kalamayacağını, kalınmayacağını dağların kayalara, kayaların taşlara, taşların çakıla, çakılın kuma dönüşümü gösterir. Diyelim ki dünün yüksek dağları da, bağırlarındaki koskoca elmaslar da anca mikroskopta görülebilen kum taneciğine dönüştüğünde elmas tozu da, kömür tozu da bir avuç kumdan başka bir şey olmayacak en sonunda!

AYŞEİ YASEMİN YÜKSEL'ın Diğer Yazıları

Yorumlar (0)

Yorumlar yükleniyor...