Su, Kir Tutmaz; Tuz, Kokmazdı
Köşe Yazısı

Su, Kir Tutmaz; Tuz, Kokmazdı

AYŞEİ YASEMİN YÜKSEL
AYŞEİ YASEMİN YÜKSEL
29 Mar 2025 10 dk okuma 254

Bir şeyin ayarının bozulması, onun artık doğruyu göstermeyeceği anlamına gelir. Saatlerden altına her şeyin bir ayarı var, malum. İnsanın ayarı, akıldan etiğe ibrenin hiç titremeden en doğrunun üzerine gelip, onu işaret etmesidir.

Eski Peru’da ‘Güneş’in gözyaşları’ denilen altın, yirmi dört ayardan yani som halden gıdım gıdım düşürüldüğünde eldeki altın artık yirmi iki ayardır. Bilezikler, takılar hepten yirmi iki ayar altından bildiğim kadarı ile.  Daha da oynandığında on sekiz ayara düşecek. Yani Güneş ışıltılı altına, bakır rengi çalınacak, alev isi gibi.  Ayarı ile yeniden ve yeniden oynandıkça altın, altın gibi ışımayacak haliyle.  Bakıra dönüşecek git gide.

Her şey bir ölçüye göre yaratılmamış mıydı? İşte o ölçü ayardır. Neyin ayarı ile oynanırsa o artık bozulmuştur. ‘Fabrika ayarı” dediğimiz, her yetkinlikte, her sorumlulukta, her anlayışta a’dan z’ye her kavramda nasıl olunması gerekiyorsa öyle olmaktan uzaklaşılırsa eğer,  ayarı bozulan Dünya bile olsa sapmalar yaşar. Kar, çöle düşer o zaman. Yağışlı yerlere damla yağmur yağmaz.  Irmağından deresine, salyalanmış denizine kadar kurur. Denizler kara olur.

Ayar bozmak, alt üst etmek, ters olan ne varsa düz bellemekten öte bir şey olmaz iken eğer tersin düz olması birinin işine geliyor ise o zaman bu bilinçli, isteyerek, planlı, pusu kurulmuş bir dokunuş olabilir.   Tıpkı bağın yavru kaplumbağalarına olduğu gibi.

Vaktinde, Ankara’da, kaplumbağaların nazara karşı koruduğu düşünüldüğünden bağların orası burası deşilip, küçük çukurlar oluşturulurmuş ki yavru kaplumbağa içine düşsün. Bağdaki oyuğa düşen yavru tosbağa debelenip dursa da oradan çıkamayacağından Güneş’in altında susuzluktan kurur kalırmış. Sonra da bağ sahibi, evinin en görünür yerine nazarlık niyetine koyarmış onu.

Kaplumbağanın ayarının bozulması için ters sönmesi kâfidir. Bağası altında kalmış bir kaplumbağa, yanı başında su olsa içemez, salkım salkım üzüm olsa yiyemez. Yine de tosbağa, kururken bile bilgedir, ders verir. Ama ders almak kimin işi? Ayarı bozulmayanların işi elbet! Yani hala sağduyulu, aklın yolundan giden, tamahtan uzakların işi. Ders alınırsa eğer anca ha bire sürüp giden hatalardan çıkarımlarda bulunulur.  Ayarlar bozulmayıp, hafızalar yitmez, taze kalır ise adımlar ancak o zaman doğru atılabilir.  Çukurlara yani tuzaklara, pusulara da düşülmez.

Saatlere kadar ayar işi,  bir ölçüye göre yaratılmış Dünya’da.  Çocukluğumda,  tıkır tıkır işlesin, durmasın diye saatler kurulurdu. Sonraları pilli saatler çıksa da aklım hep kurmalı saatlerdedir. Neyse ki guguklu saatler hala kurulabilenlerden.  Guguklu saatler, her gün kurulmadıklarında,  duvardaki yerleri bir milim dahi olsa kaydığında, değiştiğinde ayarı bozulur ve durur. Öyle olunca saatten bir hışımla çıkıp öttükten sonra bir acele, bir acele ile içeri kaçan,  akçaağaçtan yontma kuş, saat bir dahi olsa on iki kez, on ikide de on üç kez öter.

Ayar, yaratılıştır.  Doğadır, fıtrattır. Ayarı bozmak, düzeni bozmaktır. Saatin ayarından altının ayarına onun gerçeğinin, saflığının göstergesidir. Öyle ki suyun bile ayarı var. Sertlik derecesi var suyun dahi. Hani, kir tutmaz bildiğimiz su. Öyle idi de hep. Ta ki bu günlere, şu vakte dek.

“Akan su kir tutmaz” derler deee… Ya su içten içe bozulursa? Öyle bir kuyu kadar küçük çaplı kaynaklar da değil hem. Denizleri besleyen nehirlere,  derelere kadar kirlenirse su? Hem de diyelim ki mesela altın uğruna olsa bu kirleniş? Fabrika, iş verip, insanları sevindirirken atıkları filtrelenmeyip olduğu gibi fabrika çalışanlarını doyuracak tarlalara, bağlara bahçelere kimyasal atık, zehir taşırsa? Bir avuç toprağın kaldıramayacağı kadar kalabalıklar halinde yaşamaya başlayıp, bir kentte kişi başına düşmesi gereken yeşil alan metrekaresinin ayarına kadar bozar olmuş isek?  O ‘mega’ öneki ile anılan kentlerin yani megapollerin tüm kiri, koca bir lağım çukuruna dönüşmüş Marmara’ya akıyorsa ya? Öyle ya, denizin de bir ayarı yani bileşimi, oranı var; tuzuna kadar. O zaman deniz, bağdaki çukura düşmüş kaplumbağa yavrusu gibi çırpına çırpına, kokuşa kokuşa kurur. Ölür. Denizleri öldürmek!

Denizin ölçüsü ne idi? Su ve tuz.  Temizlik denince akla gelen ilk şeyler, su ve tuz. Su yıkar, yuğar. Tuz, korur. Evvelce dolmalık bibere kadar kışlıklar salamura içinde saklanırdı. Kalınca dibi yemyeşil gözüken büyük cam kavanozlar içine ölçüsüne göre su ve kaya tuzu eklenir, sonra da içi boşaltılmış dolmalık biberler o suya atılırdı mesela. Peynir de öyledir. Kendi tuzlu suyunda saklanır. Salamura etmenin yani bozulmadan koruyup saklamanın temel kuralı budur; su ve tuz.

Ama su kirlendi, tuz koktu.  İnsandan başka doğada bile. Bir sepette yaşanan bozulmuşlukta çürümeyen hiçbir şey kalmaz. Her bir taşı değer yargılarımız, vicdanımız, doğrudan şaşmamak anlamlı etik yapımıza kadar da çürür.  Kir tutmayan su,  yaraya basıldığında mikrobu kıran tuz bozulursa yaralar onar mı? Tuz kokarsa, et kokmaz mı? Çürüyerek çöküşler, ayarı bozulmuş ortamları sevdiğinden her şeyin ayarı, diş macunu gibi tüpün yani bünyenin içinde kalmalıdır. Macun, tüpten çıkınca tekrar tüpün içine sokulamıyor yoksa.

Ayar, her şeye, insana, doğaya, altın takılara kadar kimlik bir yerde. İlk koşul hatta. Tıpkı trafikten çevre temizliğine, tuvalet kullanımına kadar ‘eğitim şart’ dediğimizce. Ayarsız olmak, ayarsızlıktır zira. Ayarsızlık, başıbozukluktur, malum. Diyeceğim, ayarsız ya da bozuk ayarda olan doğru sonuç vermez. Düzen tutmaz.

Bozulma kanıksanırsa eğer… Yani yara kangren olursa? Bir düşünmeli! Ayarlarını bozduklarımızın bizim koşullarımızı nasıl bozacağını düşünmeli bir! Öyle ki vicdandan, haktan, eğriye eğri, doğruya doğru demekten şaşmamaya kadar ayarımız bozuk mu, değil mi bir düşünmeli ki hakkını verebilelim ‘hak’ denilen kavramın! Burada akla kantarlar geliyor ilk. Hani  “bu kantar doğru tartar” esprisinin tartısı. Ayarı kaçan kantara ‘kantarın topuzu kaçmış’ derler hani. O topuz kaçmamalı. Ayar hiç bozulmamalı. Kantarın topuzu kaçmasın ama bir kere! Ne zaman kaçarsa o zaman yalan yanlış ne varsa doğru; uydurmacalar gerçek; hata, kusur da hüner, beceri sayılır.  Yani doğru cezalandırılır. Oysa ceza alacak şey ne idi? Kötülük, kötü olan ile ilgili her şey idi. Ödüllendirilenler, cezalandırılacaklar olursa topuz filan yerinde kalmamış demektir.

Birkaç kilo tartabilen kefeleri olan terazilerden birkaç tonluk yükleri tartan kantara topuz demek, deniz suyunun tuzu demektir. Salamura suyunun tuzu, kantarın topuzudur zira!  Oysa çarpıtmalara doyamayıp, kantarın topuzuna kadar topuzu tek kadın kuaförlerinin çalışma konusu haline getirmiş isek,  kaçan tek topuz değil, iyi, güzel, doğru ne varsa onlardır.

Gözün ayarı, en çok kendinde olan kusurları, zaafları, tamahkârlığı, her türlüsünden eğilimleri, kendi işine geldiğinde yalanı doğru gibi kullandığını görmezden gelip de ‘başkalarında tek bir kusur bulamasam bile kusur diye yaftalayıp, yaygarayı basacak ne bulabilirim?’ diye bakınıp bakılmadığındadır diyelim ki. En kötüsü, her haltı kendi işlediğinde o şey doğru ama biri bunun yanında devede kulak bile sayılamayacak bir şey yaptığında pireyi deve yapacak kıvraklıkta olmaktır. Önce kendi kusurlarına bakmayan anlayış erdemli olabilir mi o halde? Bursalı Talip’in dediğince “kişi noksanını bilmek gibi irfan olmaz.” Kendi zayıflıklarına, ağzından, elinden çıkanlara, zaaflarına, gizlide saklıda kalmışlarına bakmadan tutup kusursuzlarda üstelik de yakıştırmaca kusurlar aramak? Ne denir buna?  Kendi şeffaf olmadan, pırıl pırıl cama ötesi görünmüyor uydurmacasında bulunmak? ‘Yunus Emre’ye bile ne demez böyleleri, dizeleri işlerine gelmeyeceğinden’ diyesi gelmez mi insanın böyle ayarsızlıklar karşısında?

Yunus Emre’nin dizelerinin her biri bir etik yani ahlak kuralıdır ve dizelerde kalmayıp hale, tavra yüklenmelidir. Nasreddin Hoca’dan alınacak her ders de sinekten yağ çıkarırcasına bir verimlilikte alınmalıdır! Eğer taşıyıcı kolonlar olan değerlerin altını oyar isek o zaman bağdaki yavru kaplumbağalar gibi içinde debelene debelene kuruyup kalacağımız kendi çukurumuzu kendimiz kazmış oluruz! Akledebilseydik bir, ah!

En kötüsü de…  Suyun kirlendiği, tuzun koktuğu ortamda bozulmayan, kokuşmayan ne kalır?

AYŞEİ YASEMİN YÜKSEL'ın Diğer Yazıları

Yorumlar (0)

Yorumlar yükleniyor...