Şikâyet Kutusunda Bir “Ben Anadolu?? Mektubu
Köşe Yazısı

Şikâyet Kutusunda Bir “Ben Anadolu?? Mektubu

AYŞEİ YASEMİN YÜKSEL
AYŞEİ YASEMİN YÜKSEL
15 Jul 2025 11 dk okuma 279

Şiirlerin Asya’dan Avrupa’ya kısrak başı gibi uzanan karası, coğrafyacı tanımlaması ile Küçük Asya, tiyatro oyunlarında “Ben Anadolu??yum. Türk bayrağının rengi ile sulandım on binlerce yıldır. Türkiye ile eş anlamlıyım.

Anadolu demek, o haritada yok, yoktur demektir. Toprağın bereketlisi, havanın yazı kışı,
baharı sonbaharını geçtim yedi iklimlisi, Güneş’in kemik ısıtanı, tohumu çillendireni
Anadolu’dadır. Ama siz, eğer varı yok ederek varlığın içinde yokluğu kader ederseniz,
varlıkta yokluğu yaşatırsınız, o başka. “Tok evin aç kedisi” diye boşa mı demişler yüzlerce
yıldır? Yokluk demek, yok oluşa ilk adım mı demek o halde?

Ben Anadolu’yum derken anlattığım şu; varlıkta, dediğim dedikten başka çalınan düdüklere
kadar keçi olmak değil, keçileri gütmektir; yoklukta da kime sorsan “keçileri kaçırdık”
yakınmasıdır Anadolu’nun değişmez nağmesi. Bunun sonucu da her zaman şu denmiş;
“koyunun olmadığı yerde keçinin Abdurrahman Çelebi’dir”. Anadolu, türkülerin,
atasözlerinin de anayurdudur.

“Anadolu” diye anılmak kolay mı? Ana şefkati sunabilmek? Öyle bir sunuş ki otundan karlı
dağına, sürahi boğazı gibi su döke döke kaç ova sulayan en görkemli ırmaklara, otun çeşidine,
meyvenin soğukta da, sıcakta da yetişenine bir sunuş… Haritada küçücük, bıraksan büyük göl
denecek bir içdenizimsi su, iki boğaz ile iki denize tek benim topraklarımda iliklenircesine
ulanır. İki boğaz sunan hangi kara var ben Anadolu’dan başka? Hangi toprak iki can suyu
damarı sunar? Aras, Dicle, Fırat, Murat Çayı gibi? Hangi topraklar bunca anlam yüklenmiş
halde; ezoterikten tut metafizikten tut, doğal zenginlikten tut, tarihin sıfır noktasından yani
giriş kapısından tut da peygamber mezarlarına kadar? Başka kaç yer Hz. Adem’in Cennet’ten
kovuluşu ardından yeryüzüne indiğinde kurduğu söylenen Urfa’daki Edene köyü ile
anılmakta? Belki bir ya da üç.

Bunları Anadolu insanı bilmez çünkü denilir ki “buralarda bunlar bilinsin de istenmez zaten”.
Ama bizden başka geri kalan herkes bilir Anadolu’nun yani benim her zenginliğimi.
Cehaletinizin sıfır noktası da işte daha kendinizi tarih anlamında bilmemekten başlar. Biz,
kimiz, neyiz bilmeyince herhangi biri olup çıkılır elbet.

Kim mi o bizi bizim bilmediğimiz kadar bilen geri kalan herkes? Kimler en çok buralara o,
bu, şu nedenler ile gelip gitmekten, konup konaklamaktan geri kalmıyorsa konargöçer
olmadan hem de, onlar işte! Onlar bir bilir ki bizi, hem de ilkten küfürlerimizi öğrenerek!
Bizim de bildiklerimiz var tabi canım, gelmişimizi geçmişimizi bilmesek de, kim ne derse ona
inansak da! Diyelim ki bugünün reklamlarından en iyi uyku hangi marka yatakta çekilir pek
bilir olduk. Gösterişe düştüğümüzden beridir parıltılı mobilyaları biliriz; ne kadar gösterişli
koltuklara, berjerlere, kanepelere kurulursak o kadar hatırlı olacağımız sanarak. Bir de ne
kadar gerçek tohum değil, gerçek bal, süt değil, gerçek et ürünü değil, zeytinyağı dışında
hangi yağ varsa, ne varsa onları yemeyi bir şey oldumcuk sanırız. Gerçek, has, esas olanın
“anasını ağlatmak” derler ya, işte öyle özünü ağlatırız yani. Tohumun da anasını, atasını
ağlatırız, ne yapsa atanamayan gencin, çocuğun da. Ağlamayan kaç Toroslar konargöçeri
kaldı yaylakları, yaylaları elinden alınan? Oysa yirmisinde var yok ya da yirmisindekilerin, bu
dağlardaki otlar, Güneş’in doğduğundan battığına, orucun nerede ise bir saat ara ile açıldığı o
değişmez noktalar için ardından ağlanmamış mıydı?

İçim dışım yani uzandığım toprakların altı üstü, gizli açık tarihin taaa kendisi. Tarihin seyir
defteriyim. Kaptan da benim, gemi de, diyeceğim. Hatta Nuh’un gemisi de dağdan bir
limanımda. İster Ağrı’da ara onu, ister Cudi’de. İkisi de bende. Anlayacağınız ben ana
gemiydim hep.

Eşi benzeri olmayan kadim yurt olsam da teşekkürün çok görüldüğü bir anayım ama! Neden
mi? Hiçbir coğrafya karşıma çıkamadı ondaki nehirler, boğazlar, kaç iklimin çiçeğinden
meyvesine yetişebilirlikte deee… Bir besleyip, doyurduklarım karşıma dikildi, karşı durdu
bana. Dağlarımın dibini oydunuz şu, bu gerekçeler ile, üstelik de bağrımdan çıkardığınız
madenler ile yapılmış iş makineleri ile. Kepçeler ile. O zaman ağaçlar yine sessizce konuştu

yerime; malum ağaçlar kendini kesen balta karşısında susar kalırlarmış. Onu kesen baltanın
sapı da kendinden olduğundan.

Dağlarımı, hallice tepelerden yüksek beton dikintiler için ya da başka nedenler ile dümdüz
ederken düşünün bakalım bir, nereden alıntıladım bu bilgiyi; hani “Dünya’yı taşıyan direkler”
olarak bildirilmişti ya dağlar, işte onlara kıyarken insandan diğer tüm canlılara keyfinin
yerinde olmasının tek toprağın keyfinin yerinde olmasına bağlı olduğunu göz ardı ettiniz siz,
benden beslenenler! Çöller mesela, keyfi yerinde olmayan, toprak bile denemez kum
yığınlarıdır. Ne kokulu çiçekler açar orada ne de kuşlar şakır. Ne baharda dalları çiçek dolu
ağaçları vardır ne de su sesi duyulur. Ama bolcasından akrep, çıyan yılan gezinir üstünde.
Anadolu, kumu tek denizin altında olur bilirdi oysa.

Dağları oyup, düzlediğiniz tepelerden daha yüksek, yine bağrımdan kazıp çıkardığınız
çimentodan yapılar dikerken dağı yendiğinizi sanmıyorsunuz değil mi? Dağlar, ancak, yine
denildiğince, vakti geldiğinde yürür, binlerce yıl yerindedir ama o yürüyüşe kadar. Ya dağın
yerine dikilen beton dağlar? Bir binanın yaşı yetmiş yıl en fazla. Sonrası yıkım. Ve ardında
kaldırılacak o kadar yıkıntı, moloz! Çevre ne yapsın buna? Vaktinde anlaşılamayanların hep
acı dersler sonucu anlaşıldığını ama çok geçmeden yine unutulduğunu da görmedim değil Ben
Anadolu, her yanda… Oysa sıkça da tekrarlanmamış mıydı sağduyulu yüreklerce; aynı
nedenler, aynı sonuçları doğurur diye? Duydunuz duymasına daaa… Ama bir sanat vardı
değil mi, bilip de bilmezden gelirmiş gibi yapılan? Ne diyorlardı adına? Tecahül-i arif sanatı.
Yani bilenin, bilmez gözükmesi. Hoş, bilen de çok yok artık, okuduğunu anlamaya kadar.
PISA sonuçları da belgeledi bunu, malum. O yüzden bilmezler, pek rahat. Derler ya, “cahil
cesareti” diye. Öyle imiş gerçekten de.

Ana olmak, sineye çekmektir. Ama hangi biri sineye çekilecek beslediklerim göz oyarcasına
oyuklara neden olurken? Nuh’un Gemisi’ne ağzında zeytin dalı dönen güvercinin
muştusundan sonra yaşamın ilk kez yeniden yeşerdiği yer buralar, malum. Söze gelince
Nuh’un Gemisi’nin sudan çıkışı, eriştiği karalar Anadolu. Aması var ama… Kurtuluşu yani
karayı müjdeleyen zeytin ağaçlarına yapılanlara ne demeli o zaman? Ki zeytin ağaçları,
yağına kadar kutsal olarak anılıp, “nur” denilmişti onlara değil mi? Nerede denilmişti peki?

Ah ki ah! Yanıt yok, tık yok çünkü. Gel de burada “hiç bilenle bilmeyen bir olur mu?”
demeden geç! Oysa… Anadolu’yu, ne olduğunu bilen ona kapak atmaya çalışır; bilmeyen de
kapağı başka yere atmaya çalışır. Özetle topraklarımda yaşanan budur! Herkesin gördüğü,
birebir tanık olduğu gibi!

Ben Anadolu; arıların da, ağaçların da, kurtların kuşların da anasıyım. Ben, Anadoluyum.
Analar tek bir evladının ayağına taş değsin istemez. Her canlıyı beslemeye, doyurmaya
yetecek biteklikte iken ki öyle de idim bir süre öncesine dek, şimdilerde dağlarım taş bile
değil, kuma dönüşür halde. Çok azının eli yağda balda, karnı tok sırtı pek, keyifleri ağzı
kulaklarında dedirtenden iken geri kalanları görmezden mi geleyim bir ana olarak? Sizin
anladığınız dil ile size “ayar mı vereyim” yoksa? Yani terliğimi mi fırlatayım? Malum,
Anadolu’nun ne parmağı var sallayacak ne de “höööt” diyecek ağzı. Ne de terliği. Ama…
Toprağın heyelanı var. Obruğu var. Yanar dağı var. Kırılmış kalbinin kanadığı fay hatları var.
Siz, çok önü alınamaz hale gelirseniz eğer yine dendiğince ki nerede deniliyordu soralım bir
kez daha, sizden çok çeken ağzı dili olmayan başka türlü yaratılmış canlılara, dağa taşa kadar
evlatlarımı sizden nasıl koruyacağım? Haykırarak tabi. Bir duman ile! Bir lav denilen kor ateş
ile, bir rüzgâr ile, “yalnızca bir ses, o kadar” denilmiş ses ile, tufanımsı bir sel ile haykırır
toprak, dengesi kalmadığında!

Güneş’i seveninden kar sevenine, nemle besleneninden su istemeyenine her bitki kâh ekilir
dikilir kâh kendiliğinden biter bayırlardan tarlalara, kırlara Anadolu bilinmiş topraklarımda.
Tohum deposuyum. Tüm Avrupa’da on dört bin tür bitki biter, on üç bini bendedir. Kırlarım,
makiliklerim şifalısından ot, çalı dolu. Ben, aslında, eczaneyim de. Ama bilene tabii.

Bakıyorum da beni benden çok uzaktaki Kızılderililer anlamış; oysa doyurduklarım anlamaz
kesilmiş. “Onlar neyi anlayabiliyor ki” diye dehşete düştüğüm oluyor bazen; tarihten tabiata
Anadolu’nun ne olduğunu görmezden geldiklerini gördükçe. Böylesi bir umarsızlık ile karşı
karşıya kalınca yine de bir ana olarak umudumu yitirmek istemesem de kendini yitirmişlerden
yana umut beslemek akıldışılık olur, bilirim kadim geçmişten, bilgilerden.

Bu yüzden içim paramparça. Anadolu olarak barındırdığım, beslediğim, doyurduğum gözü
doymazların yaptıkları ile kalbi kırık bir Anadoluyum ben. Benim içimin paramparça olması
insanlarınkine benzemez. Bunun farkında olanlar, bu gerçeği çoktan anlamış Kızılderili
bilgeliğini yansıtan o sözü ağızlarına pelesenk etse de, ne fayda anlamamakta direnene? Ne
demişti bilge, doğaya saygıda en önde olan Kızılderililer?
“Son ağaç kesildiğinde,
Son nehir kuruduğunda,
Son balık avlandığında,
Beyaz adam, paranın yenecek bir şey olmadığını anlayacak.”

Toprağın kalbi kırıldığında içi parçalanır. Siz buna “fay hatları” diyorsunuz ben de “eli kolu
olamayan doğanın parmak sallaması” diyorum. Sizin analarınız, çocukluğunuzdaki
yaramazlıklarınızda “höt” deyip, süpürge ile kovalamıştır sizi belki. Büyükler yani yetişkinler
olarak yapılan yaramazlıklar, top oynarken bir yerlerin camlarını kırma değil, yaşamın
kollarını kanatlarını kırmaktır. Yakarak, sökerek, kurutarak! O zaman, doğasının dengesi
bozulmuş benzersiz Dünya konumu olarak halimi anlatabilmem için parmak sallamamı mı
bekliyor doyurduklarım? Hani, toprak kayması gerçeklerindeki gibi? Hani, kimi heyelana
sebeplerin altındaki gerçekler gibi? Üzmeyin beni, her şeye karşın hala sizi doyurmaya
çabalarken siz doludizgin aç kalmaya koşarak!

AYŞEİ YASEMİN YÜKSEL'ın Diğer Yazıları

Yorumlar (0)

Yorumlar yükleniyor...