Sakın Hinliğin Cinliği Olmasın; Doğrucuya Deli Yaftası Vurmak
Derler ki; “dışarıdakiler, içerilerden kat be kat çok??. Kimlerden bahsediliyor bu söz ile? “Deli?? denilenlerden!
Psikolog, psikiyatr, ruh doktoru olup olmadığımıza bakmaksızın dahası belki tek bir psikoloji, sosyoloji kitabı okumadan akıl, ruh sağlığı üzerine kendimizce öyle kolay tanılarda bulunabiliyoruz ki… Bir bakıyorsunuz herkes doktor kesiliveriyor. Ama bir de birilerine “deli” deyip de kendine hiç bakmayanlara bakınca… Demek ki gerçek deli kim diye önce “deli” diyeni irdelemeli sonra da “deli” denilene ki duyulana değil, görülene inanılsın.
Biri dobra mı? Deli de gitsin. Dümen suyunda gitmiyor mu ne kadar çabalasan da? Delidir o. Kuralları çiğnemiyor hatta çiğneyenleri uyarıyor mu? Bu ne delilik canım! Herkesten saygı bekleyip de hiç kimsenin hiçbir şeyine saygı duymayanlara hatasını açık açık söylüyor mu? Belli ki delinin tekidir o. Doğrudan sapmıyor mu, her ne pahasına olursun olsun? Deli hem de zırdeli demek ki! Dişinizi mi geçiremediniz? Bir türlü yanlış olana ikna mı edemediniz? İşte onların hepsi gözümüzde birer deli artık!
Belli ki delilik, taaa çok ötelerden beri alışılmışın dışında söz edebilenlere, başta bilim olmak üzere doğru bellenen yanlışlara, yanlış diyebilenlere vurulan damga olmamış mıydı? Öyleleri tarih boyunca hep deli kabul edilmemiş miydi? Peygamberlere kadar hem de. Kime “deli” deniliyorsa düşünmeli bir o yüzden. Malum, delilik ile dahilik ikizdir.
“Dışarıdakiler, içeridekilerden çok çok fazla” derken içerdekiler ile kastedilenler, ruh sağlığı bozuk bulunup, tedavi altında tutulanlar. Ya tutulmayanlar? Sokaklardakiler? Gözetim altında olması gerekirken her yanda rahatça dolanabilenler? Onların sayısının da en az içeridekiler kadar çok olabileceği kanıtlanmış da üstelik! Hem de bizim Ülkemizde. Elazığ’da.
1960’larda, Elazığ Akıl Hastanesi’ndeki dört yüz yirmi üç hasta, bir ihmalin ardından hastaneden kaçar. Elazığ’ın her yanına dağılırlar. Başhekime ne yapılması gerektiğini sorduklarında kendisine bir düdük bulmalarını ister. Ardından en önde başhekim olmak üzere trencilik oynar gibi arka arkaya tutunup, “çuf çuf” diye bağıra çağıra kara trencilik oynayarak sokak sokak gezerler.
Oyuna katılan katılanadır. Hastaneden kaçan akıl hastaları kendilerini vagon sanıp, kuyruğa ulanmıştır çoktan. Çuf çuf oyunu ile tüm kenti dolandıktan sonra başhekim hastanenin yolunu tutar. Hastalar, kaçtıkları hastaneye oyun oynaya oynaya kendi ayakları ile gelmiş olur.
Akşam olunca hasta sayımına gelir sıra. Sonuç pek şaşırtıcıdır. Kaçan hasta sayısı dört yüz yirmi üç iken trencilik oyunu ile hastaneye altı yüz on iki kişi gelmiştir. Dışarıdakilerin hepsi mi bilemeyeceğiz ama epeycesi trencilik oyunu sayesinde içeridedir artık.
Nasıl bir paye ki delilik, her şey onunla pekiştiriliyor! Gözü pek bir gence “delikanlı” denirken ne yapacağı belli olmayan, güvenilmez birine “delibozuk” deniyor. Kimselerin yapamayacağını yapma cesaretindekiler “deli”li bir tanımlama ile anılır; “deli yürek” denerek. Delilerin en beterleri “ne oldum delisi” denilenlerdir. Sonradan görmeler ile buldumcuk delileri yani. Bir bakmışsınız yerici bir de bakmışsınız ki yüceltici bir sıfata dönüşmüş delilik üzerine söylenen en akıllı söz; “deli olmadan veli olunmaz” olmalı.
Hinliklerini cinliğe vardıranlar, üstesinden gelemedikleri kim varsa onları “deli” diye yaftalar. Öyle ya, sırtını sağlama alan artık başka sırtlara basacaktır. Kendi sırtı çürükmüş ne fayda yaslandığı yer sağlam olunca birden bire Hasandağı ile güreş tutmaya kalkışır. Bir de “ben akıllıyı severim; ama benden akıllısını sevmem” bencilliği, daha akıllıları deli göstermek eğilimine varabilir mi, kendinden daha akıllılar ile baş edemediği zaman? Bu anlayıştakiler için kendinden akıllı, yetkin, yeterli ile baş edişte tek yol kalıyor galiba; “vur deli yaftasını, gitsin!” Anlaşılan akıl sağlığının gerçekten yitirilmiş olduğu durumlar dışında deli diye nitelenen kimileri sakın bizden çok çok daha akıllılar olmasın?
Birine durduk yerde deli denmiyor ise etliye sütlüye karışmayan, nabza göre şerbet veren biridir o çoklukla. Delilik, kendini sanatta gösterdiğinde bir yüceltilir bir yüceltilir ki… Oysa sanatçı açmış, açıkta imiş umursanmaz. Diyelim ki tablolarında en çok sarı rengin hâkim olduğu Van Gogh. Sarı renk, delilerin en sevdiği renk olarak bilindiğinden Van Gogh’un sarıya düşkünlüğü üzerine çok tez öne sürülse de en çok deliliğine yorulur bu renge yatkınlığı. Oysa kimi sanat tarihçilerine göre de sefalet derecesinde yoksul olan Van Gogh’un cebindeki para, en ucuz boyaları yani sarıyı almaya yettiğinden sarı boyalar almışmış meğer. Ve haliyle de tablolarında sarı rengi kullanmış. Pek akıllı geçinenler, delilik üzerine bile bazen akıllı uslu bir savda bulunamayabiliyor belli ki.
Hakkıyla bilim insanı olmanın tam bir deli yürek olmak anlamına geldiği dönemler olmuş. Orta Çağ’da, hem de canı pahasına, değişmez doğru bellenmişlere “onlar yanlış” diyebilmek yani doğruculuktan şaşmamak delilik olsa da yine de öylesi deliler çıkmış. Bir anımsayalım, kimler idi onlar. Avrupa’dan? Bizden?
Dâhilerin kimisi deli olarak benimsenmiş. Felsefecilerden de bazılarının görüşleri pek delice bulunmuş. Görüşlerini çürütmeye kalkanlar olmuş. O felsefecilerden biri Berkeley. En yalın anlatım ile demiş ki “hiçbir şey madde olarak yok, somut değil. Aslında her şey soyut. Benim zihnim/ruhum öyle görmek istediği için öyle”. Bu tezi çürütmek isteyenler çıksa da sonuçta Berkeley’in görüşü olduğu gibi yerinde kalır. Tarihi figürlerin kimileri bir yerde “deli” namı ile bilinir iken geri kalan yerlerde çok başka anılabilmiş. Deli Petro mesela. Dünya’da “Büyük” sıfatı ile anılırmış. Bizde ise “deli”. Vardır bir nedeni, tarihçilere bırakalım o kısmı.
Delilik, istediğini bir türlü yapamayanlar için bazen bir kaçış yöntemi olabilir mi? İster gelenekler nedeni ile ister mahalle kültürü gerekçesi ile kısıtlanmış hissedenler, kendilerine deli denilmesi halinde bir şeyi yapamamaktan yapabilirliğe atlayabilir mi? Malum, “delidir, ne yapsa yeridir” denilmiş bir kere! Böylesi bir duruma verilecek aşağı yukarı yakın hem de en bilindik örneğe bir tiyatro eserinde rastlıyoruz. Gogol’un “Müfettiş” adlı eseri ile çok benzerlik taşıdığı da söylenen, Cevat Fehmi Başkut’un yazdığı, filmini izlediğim, kitabını okumadığım “Buzlar Çözülmeden” adlı tiyatro eserinde bir delinin yaptığını o güne kadar yapabilecek hiçbir akıllı çıkmadığı anlatılıyordu filmde mesela.
Buzlar Çözülmeden adlı tiyatro eserinde anlatılan olay, karakışın hüküm sürdüğü bir Anadolu kasabasında geçiyor. Tam da kasabalıların yeni kaymakamı beklediği o günlerde kardan yollar kapanmış iken kasabalılar Elazığ Ruh ve Sinir Hastahanesi’nden kaçan hastaları karşılarında görünce yeni kaymakam sanıyor.
Akıl hastanesinden kaçıp, vardıkları kasabada kaymakam sanılan hastalar, kim olduklarının farkına varılmasın diye kasabanın dış dünya ile bağlarını koparmak için ilk iş olarak telgraf, telefon hatlarını keser. Ardından kasabanın tüm sorunlarını çözeceklerini söylerler. Kasabalılar da işlere ortak edilir. Artık söz sahibi olan hastalar, yoldan aşevine, yağmacı, talancılara kadar el attıkları işleri bitirmek için bir de süre belirlemişlerdir; buzlar çözülmeden. Yapacakları ne varsa hepsini ille de buzlar çözülmeden yapmaları gerektiğini söyler dururlar hep. Çünkü buzlar çözülüp, yollar açıldığında, bağlantılar yeniden kurulduğunda gerçeğin ortaya çıkacağını bilmektedirler.
Buzlar çözüldüğünde gerçekler anlaşılır. Ama gel gör ki kasabalıların çok büyük kısmı akıl hastası olan bu adamları benimsemiştir. Kalsın istemektedirler. Buzlar çözülene kadar, bir kış boyunca kasabada farklı kimlik ile tanınanlar sonunda yeniden akıl hastanesine gönderilir.
Ne zaman birinin başka birine “deli” dediğini işitsem asıl delinin, deli diyen mi yoksa deli denilen mi olduğu ikirciğine düşerim. Zira akıl hastanelerindekilere “deli” denilmez, “ruh hastası” denir. Ama ya “deli” ile anlatılanlar? Ne kadar övücü, yüceltici nitelik varsa başına ille “deli” sıfatı getirilmiyor mu? O yüzden sakın ha birisine “deli” deme deliliğinde bulunmadan önce onun dahi mi, gözü pek mi olduğunu bilelim ki delidolu bir önyargıda olmasın tavrımız.
Yorumlar yükleniyor...