Sağır Kapılar
Köşe Yazısı

Sağır Kapılar

AYŞEİ YASEMİN YÜKSEL
AYŞEİ YASEMİN YÜKSEL
11 May 2025 9 dk okuma 248

(Anneler Günü için paylaşmak istediğim hayli eski bu yazım, yeri asla dolmayacak kayıplara ithaftır. Annem gibi.)

Çaldığınız kapıları açan, açtığınız telefonlara cevap veren varsa eğer bu, karnın tok, sırtın pek olması gibi bir şeydir. Eksilmemiş olmak demektir çünkü. Kapanan kapılardan ne kadar hoşlanılmasa da bir daha açılmamak üzere teker teker kapanır oldular. Telefonlar boşa çalıyor. Oysa bugün kapalı olan kapılar, daha dün açıktı. Dün dediğimin yılları var. Eskiye, “dün” denilir malum.

Hala eşiğinden içeri girilebilen kapılar, derdin varsa dinlenilmek, keyfin yerindeyse kahveyle ağırlanmak demek. Kapılar da susarmış ama. Ziller susmasa da. Bir zil ile sonuna kadar açılan çoğu kapı, şimdilerde duvar; tümden kapalı. Ardı size artık el olmuş halde belki evvelce baba evi bile olsa.

Başta, sabah çiçekleri sularken yan komşuyla günaydınlaşıp, ayaküstü ya da komşu bahçede beş dakika olsun sohbet devri bahçe kapılarıyla birlikte kapandı. Çekmecelere tıkıldık çünkü, küçük eşyalar gibi. Adına “apartman dairesi” diyoruz o sevimsiz çekmecelerin. Sohbetin kuyusunu,  kaç kuyu derinlikte temelleri olan kuleler kazdı yani. “Hoşbeş etmek” tabiri de tozlandı bu yüzden. Hâlbuki sohbet, kapıları çalandı da, açandı da.

Bir ömrün kapanması, bir kapının kapanması anlamında. Her bir aile büyüğün kaybı,  onun eli ile açılan kapının bir daha açılmamak üzere kapanmasıdır. Bayramda seyranda koşa koşa gittiğinde ardına kadar açılan kapılar ev sahipleri artık kapı gerisinde olmadığından susar.

Tek bir kapının kapanması ile başlayan kimi eşiklerden artık içeri adım atılamayacak olması sürecinde, ziline dokunamayacağınız evler giderek arttıkça bazı sokaklara, mahallelere yolunuz düşmez olur.  Derken yavaş yavaş şehrin size daraldığını fark edersiniz. Zira artık o hanelere uğranılamayacaksa o sokaklar da kapanır yüze. Bir evin kapısının kapanması, bir sokağın, bir mahallenin hatta bir şehrin kapısının temelli kapanmasıdır kimileyin. Aile büyükleri ile özdeşleşmiş ama şimdi başkalarının eğleşmekte olduğu balkonundan hiç tanımadık sesler yükselen,  perdeleri değişik,  hafta sonları tüm ailenin toplandığı masaların kurulduğu, kaç kez yeni yılın karşılandığı o evler yabancıdır artık. Kapısından içeri adım atılamamaktadır;  göz atılabilir ancak.

Kimselere yük olmak istemeyen bir büyüğüme telefon açmıştım dün. Hatırı bende herkesten çoktur onun. Kendi rahatsız olsun da başkalarını hatta evlatlarını bile rahatsız etmesin ister. Rahatsız filan ettiği de olmaz da, acaba düzenlerini engelliyor muyum duygusundan tedirgindir kendisi hep. Çünkü okumuş yazmışlığının yanında görmüş geçirmişliği ile de ince biridir. Seksen beşinde olup da devrinin iki üniversite mezunlarındandır. Ama hakkıyla mezun… Diplomaları kâğıt parçası değil. Ne okumuşsa özümsenmiş. Yetmemiş, hayata da uygulamış bilgisini. Kendini anlatmaktan önce karşıdakini anlamayı yeğlemiş. Halden hep anlamış. İnsan olmuş yani kısacası.

Bugün, çok sevdiği, çocuklarını büyüttüğü, tüm güzel günlerini geçirdiği evinden istemeye istemeye taşınıyor. Taşınmak dediysem eşyalarını götürmüyor. İhtiyacı olanlar gidecek yeni evine tek. Gardıroplar kalırken içleri gidecek mesela. İstemeye istemeye taşınmak… Hayat, bazen çeşit çeşit zorunluluklar dayatıyor. Yaşlılık, bunlardan biri. Yaşlılık, yalnızlık demek. Sırf bu yüzden elli yıldır içinde dolanılan evi kapatmak demek. Anılarını bir kapının ardına hapsedip, üzerine kilit vurmak demek.

Eski de olsa her bir eşyanın büyüğüm için değeri, bir antikacıdaki en görkemli eşyadan fazla. Masası mesela. Ne kutlamaların, aile yemeklerinin, sofraların kurulduğu o masa… Götüremeyecek onu yeni evine. Çünkü gideceği ev mobilyalı. Üstelik mobilyalar pahalısından, zevklisinden. Hem de gıpgıcır. Genç ev sahipleri Avrupa’ya yerleşince, henüz beş yıl bile oturmadıkları evlerini kiraya çıkarmışlar. Onlarla aynı apartmanda oturan büyüğümün kızı da bundan daha iyi fırsat ele geçmeyeceğinden annesini yanına getirmek istemiş. İlk duyduğunda elinin tersiyle geri çevirmiş bu teklifi. Kolay mı? O ev, çocukları için baba evi. Kendisi için ocağı, hanesi.

Ancak çekemediği dizleri yüzünden yürümekte hayli zorlanıp bir de görme kaybı olan gözleri kaç zamandır yerinden oynamış kaldırım taşlarını fark edemeyip,  tökezleyip düşünce Ayaş dutunun gölgelediği gepgeniş ön balkonda oturup, uzun uzun düşünüyor. Bastonuyla bir dal çekip iri beyaz dutlardan bir tane kopararak dut ağacıyla vedalaşıyor ilk. Kuşlardan da özür diliyor, onlara bir lokma daha az dut kaldığı için. Sonra oda oda dolanıp, yuvasıyla vedalaşıyor.

Her eşyası, eşyadan öte onun için. Şal desenli şu koltuk, kâh yurt içinde kâh yurt dışındaki bir hastanede kâh evde baktığı, ömrünün yarısı hastalıkla geçmiş kaybettiği kocasının oturduğu koltuk. Şu işlemeler, çeyizinden. Şu örtülerin dantellerini annesi dikmişti. Şu çalışma masalı kütüphanenin başında yaşlanmıştı kocası, akademik çalışmalarını yaparken.  Eşyaları ister eski olsunlar ister kimseler yüzüne bakmasın ev, onlarla kendi evi olabilmekte ancak. Oysa kiracı olarak gideceği ev başkalarının eşyalarıyla dolu. Şu işe bak! Hayat bu! Tek düzende gitmiyor. Gençliğin yaşlılığı var. Bahar ayında açan çiçekler gibiyken sonbaharda solan çiçek olmak var. İşte, hayatın mevsimi sonbahar şimdi. İkinci bahar filan yok.

Telefondaki sesi hüzünlüydü. Metropol hayatı kıskacındakiler olarak bir gün bunların hepimizin başına gelmesinin kaçınılmaz olduğu girdabında çalkalanıyorum dinlerken. Metropol, bir girdap. Bir köyü olmak, o köyde yaşamak varmış meğer… Köyü olmak, köklü olmak demek; çınarlar gibi. Metropolde, bir blokta olmak, çekmecelerde gizlenenler gibi unutulmuş olmaktan başka bir şey değil. Metropol, köksüzlük; hani biraz setçe esen rüzgârda hemen devrilen avize ağaçları gibi.

Bu sabah yine aradım, balkonu yaşlı dut ağacının dallarıyla gölgelenen Bahçelievler’deki o evin telefonunu. Dünkü konuşmamı unutmuş gibi yaparak. Oysa biliyorum ki evin yaşlı yalnız hanımı geceden yeni evine gidip, kızında kalacaktı dün. Sabaha da masası dahil tüm mobilyasını kendi evinde, yerli yerinde bırakacağından sadece ufak tefek eşyaları yeni evine götürülecekti. Başta kitapları elbet.

Telefon sağır. Açan yok.  Görünce içimin cız ettiği, penceresinde siyah renkli, kiralık yazılı kocaman sarı bir bez asılı olan Dördüncü Cadde’deki evin telefonuna çıkan yok artık. O kapı yavaş yavaş kapanıyor mu ne? Bu, ilk perde galiba. “Kapılar kapanırsa, Ankara ne anlam ifade eder bana” diye düşünmeden edemiyorum, telefon açılmayınca.

O an, enikonu anlıyorum ki açık kapıların ve o kapıları açanların değeri vaktinde bilinmeli. Hani apartmanlardaki her kapıyı çalıp, her eve laf taşıyan çoklukla da giriş üstü oturan fındık kurtları vardır ya; her kapı ona açılsın ama diğer komşular kapıyı birbirlerinin yüzlerine çat diye örtsün isterler. Onlardan biri de olmamalı kapıları açtırmak yahut çarptırmak için.

Size güler yüzle kapı açanların sahip olduğunuz en değerli ancak kuyumcu dükkânlarında rastlanmayacak mücevherler olduğu geç olmadan bilinmeli. Hep güler yüz ile açılan kapıların değerleri anca onlar sağır kaldığında anlaşıldığı saat, işte o saat iş işten çoktan geçmiş demektir.

AYŞEİ YASEMİN YÜKSEL'ın Diğer Yazıları

Yorumlar (0)

Yorumlar yükleniyor...