Sağ, Sol Değil;  Sağduyu
Köşe Yazısı

Sağ, Sol Değil; Sağduyu

AYŞEİ YASEMİN YÜKSEL
AYŞEİ YASEMİN YÜKSEL
29 Jan 2025 13 dk okuma 228

Ya yeni bir şeyler söylemek gerekiyorsa artık? Ya artık iki gözükenin bir; ayrı gözükenin aynı olduğunu görmezden gelmeme sırasıysa? Öyle ki sağmış, solmuş demeden aynı bedenin kollarını aynı göğüste kavuşturduğumuzu konuşsak artık. Tek bulmacalarda kulağa hoş gelse artık sağdan sola, soldan sağa. Sağından kalkmamışlar, sağ gösterip sol vuranlar, sağı solu belli olmayanlardan değil de sağduyudan dem vursak biraz da.

Ayrı yön adları taşıyorlar diye kollarımızın birbirine zıt düşüp, karşı karşıya gelmesi artık geride kalmalı ise ya?  Ki nice doğru bellediklerimiz, yanlış sepetine tıkılıp geride kalmamış mıydı? En basitinden fellik fellik kaçılan yumurtayı yemenin hiç de zararlı değil, üstelik pek de faydalı olduğunu benimsemedik mi yeni yeni?

Öyle tutarsız, yalan yanlış varsayımlar ile karşı karşıya kaldık, kalıyoruz ki! Diyelim ki sağcılar birilerimizi solcu bellerken solcular da o birilerinde sağcı esintiler bulabilmişti. Oysa o biri, ne sağcı oldu körü körüne ne de solcu. Kolları birbirine düşürmeden birinin kendini tanımlaması için bir yol daha vardı oysa… Kalite politikası gibi olmaktı o yol!

Partisiz, patırtısız gürültüsüzdür kalite politikaları, bağlayıcıdır. Çerçeveletip duvara asılmış halde, göz önündedirler. Olmazsa olmazları vardır, sürekli iyileşme gibi. Daha ne olsun! Sürekli iyileşme! İşte bu! Sürekli iyileşme, hep ileri gitme demek. Yani atılım demek. Bir keresinde rastladığım, paylaşım sahibinin kendisini yönler ile değil, ileri bakışlı olarak tanımladığı twitter paylaşımı nasıl da uzlaştırıcı idi.

İşini, sorumluluklarını uyulması gerekenlere, haklara saygı duyarak yerine getirmek, geri götürmez. Öne iter. İlerlemek demek bu da. Japonlar gibi biraz. Kim ve ne olursa olsun Japonlar üstüne düşeni hakkıyla yerine getirirmiş ya!

Diyelim ki allı pullu çerçevelerde ilkelerimizi duvarlara astık ya da cilt cilt bastırdık. Ama onlar bir süs gibi işlevsiz kaldığında biz, o zaman,  sağdan sola, soldan sağa yanlışız. Görünürde duvar dolu ise de içerik boş. Bu durumda kalite algısı pahalı markalar kullanmaya dönüşmüştür. Hep daha ileriye yol almaktan ziyade.

Tıkır tıkır işleyen kurulu düzenlerinin sürüp gideceğinden gayet emin çoğu batılı ülke insanlarını seçimler bile heyecanlandırmazken bir de rejimlerine kadar, iğneden ipliğe, tepeden tırnağa değişmiş ülkeler var. Onlardan bazısına tam da o değişikliklerin ardından gitmek kısmet olmuştu. Kim bilir kaç kuşağın ömrünü tükettiği düzenleri bir çırpıda yok olmayacağından hala apaçık ortada iken çoğu da henüz içine girdikleri yaşam tarzını kanıksayamamış gözüküyordu.

Bulgaristan’ın komünizmden yeni çıktığı, Avrupa Birliği rüzgârına kapıldığı sıralardı. Tam o günlerde Sofya’ya gidecektik. Evvelce oradaki Türkler’in birkaç dalga halinde Türkiye’ye göç ettiği, şimdiye kadar kapalı kutu olmuş yerlere. Seyahat, haberleşme, mülk edinme özgürlüğü gibi temel özgürlüklerin ya çok kısıtlı olduğu ya da hiç olmadığı ortamlar ilkten ürkütücü gözüküyordu. Oradan kaçanlardan, göçenlerden duyulanlar da bunu perçinliyordu. 

İstanbul’dan sonra yarım saat içinde varılan Sofya yolunda aklımda Bulgaristan’dan Türkiye’ye göçen tanıdıklarım geçiyordu. Çoğu çocuk yaşta gelmişti köylerini, evlerini, hayvanlarını, tarlalarını orada bırakıp. İçlerinden biri Çeşme’de yan komşumuzdu. Bir çalışkandı ki, hiç görmemiştik daha önce böyle canla başla çalışanı. “Nasıl oluyor, nasıl edinmiş böylesi bir iş disiplinini?” derdim içimden. Sabahın köründe kalkar başlardı işe güce. Çeşme’deki sitede ilk zamanlar bahçeler, duvarlar için kırılan taşların kırıntıları, çakılları, dikenler ile doluydu. Evlerin pek sakil resimlere bezenmiş duvarları, Romanyalı işçilerce Dünya’nın en kötü sergi salonlarına dönüştürülmüştü. Banyolar baştan ayağa pisliğe batmıştı. Dışarıdaki yağlı tuğladan şöminenin her yanı kireç lekesine bulanmıştı.

Komünist rejim Bulgaristan’ında büyümüş, eğitimini orada tamamlamış o komşu, normalde hiç rastlanamayacak bir disiplin içinde, bir iş sıralaması, planlaması yaparak gözünü açtığından yatıp gözünü kapatana kadar gık demeden çalışıyordu. Evin içindeki merdivenlere mermer döşenebilsin diye tüm gün basamakların uçlarını kırmıştı. Hiç mi kolları ağrımadı, yorulmadı günlerce sabahtan akşama kadar dinlenmeksizin beton kırmaktan, şaşıp kalmamak elde değildi.

Camları kireç, beton kalıntısı, vernik lekeleri içinde, bahçesi insan boyu dikenle kaplı olduğu yetmezmiş gibi taş çakıl ile dolu evi, izni bitip dönene kadar epeyce bir hale yola koymuştu. Bu alışılmadık çalışma anlayışı, düzenini merak edenler, komşumuzun Balkan Türklerinden olduğunu öğrenince onun buraya göçerken beraberinde anlayışları ile birlikte  geldiğini de gördüler. Bir mühendis olarak gelmiş komşumuz, “orada herkes böyle çalışır” diyordu, kendini aşırı çalışıyor bulanlara. Yine çok daha önce tanıştığım Bulgaristan göçmeni kız kardeşler de her işlerini asla savsaklamadan yaparlardı her defasında.

Sofya, o yıllarda tam bir curcuna idi. Herkeste Amerikan dizilerindeki gibi görünmek çabası alıp başını gitmişti. Güpegündüz, soluk güneşli serin havada çapı bir metreye varacak kadar abartılı hasır şapkalar ile geziliyordu mesela. Bizde de, Dünya’da da yeni yeni yayılmakta olan cep telefonlarına sahip olan çok az kişi, koca telefonlarını ille boyunlarına asıp, pek değerli bir kolye ucu gibi sallaya sallaya dolanıyorlardı ortalıkta. Çoğu yapılar dümdüz, mimarisiz, boyaları dökülmüş, yıpranmış haldeydi. Böyle yapıları Macaristan ve Gürcistan’da da gördüm.

Gürcistan’da gördüğüm insan portreleri çok farklı idi. Tiflis’e gittiğimde eski rejimlerini çoktan geride bırakmışlar, artık seçim yapar olmuşlar hatta birkaç devlet başkanı eskitmişlerdi.  Tiflis’te fabrikalar yoktu ortada. Eski Tiflis’teki mimarisi benzersiz, sanatsal bezemeli tarihi yapılar pazarlayabilecekleri tek şeydi.

Tiflis’in daracık, küçücük, bizim pişilerimiz gibi hamur işleri satan dükkânları vardı. Belki günü ancak kurtaracak kadar hasılatı olan bu dükkânların eşiklerinde, yoldan birkaç basamakla çıkılan kapı önlerinde, üzerinde vizon, mink manto olan doksanlık yaşlı kadınlar çömelmiş oturuyordu soğukta. Tek, dükkân sahibi bir ara ellerine bir hamur işi tutuştursun diye. Kırklı yaşların ortasındaki satıcı kadın vaktinde Türkiye’de çalışmış ve on yılda biriktirdikleri ile kendine de,  kızına da ev alıp bir de bu işi kurmuş. Satıcı kadın, gayet güzel Türkçesi ile yaşlı kadının halini anlattı bize.  

Eskiden, komünizm döneminde, bu yaşlı kadın ve diğer akranlarının işi, geliri, Moskova’da evi, güvenceleri varmış. Geçim sıkıntısı bilmezlermiş. Çocuklara devlet bedava eğim sağlarmış. Sağlık hizmeti de bedava imiş. Ama rejim değiştikten sonra işsiz, gelirsiz kalmışlar. Durumları kötülemiş. Sağlığı bozulsa hastaneye gidemiyormuş. Hallerinden hiç memnun değillermiş. Şimdi kumaş manto alacak parası dahi olmadığından eski günlerden kalma kürk mantosu ile geziyormuş mecburen. Tiflis’in Kürk Mantolu Madonnası hissini uyandıran kadından duyduklarımız, duymayı beklediklerimiz değildi.  Haçaburi satan satıcı kadın öyle düşünmüyordu ama. Onun şartları, yaşlı kadının şartlarından çok farklıydı. Kendi durumunun çok iyi olduğunu, seyahat edebildiği için yurt dışına çıkıp Türkiye’de dolar karşılığı çalıştığını,  kazandıkları ile burada en güzel evleri alıp üstüne bir de iş açabildiği için hayatından çok memnun olduğunu söyledi durup durup.

Beni en şaşırtan ülke Slovenya olmuştu. Öyle ya, hem de Bosna neler çektikten sonra gidiyorduk oraya. Savaşın ardından. Otel güvenli olur muydu bizler için? Bu sorularla gerçekleşen bir yolculuğun ardından Ljubljana’ya inip, ardından kişi başı on sekiz Avroya özel bir minibüs ile Bled’e giderken Slovenya’ya değil de bambaşka bir yere mi indik acaba ikilemineydim. Öyle gelişmiş, öyle korunmuş, doğal, yemyeşil ve düzenli bir yerdi ki. Bakakaldım.

Bled’de, oteldeki koltuk, sandalye has göndendi. Bled Gölü kenarındaki kim bilir kaç asırlık Alp ladinlerinde rengârenk binlerce bülbül ötüşüyordu. Hediyelik eşya satan dükkânlar masal evleri gibiydi. Tahtadan şirin evcikler, koliba yani kulübe görüntüsündeydi. Göl tertemizdi. Denizlere kadar görmeye alışkın olduğumuz karpuz kabuğu gibi ele geçenin atılmadığı suyu yemyeşildi. Göl kıyısındaki kuğular, ördekler hatta kurbağalar siz yanlarından geçerken oralı bile olmuyorlardı. İnsanlardan asla zarar görmediklerinden olacak insanları tehdit olarak görmeyi öğrenmemişlerdi. Bled’den ayrılacağımız gün, sabah saat daha dörde gelmeden, kapkaranlıkta,  otelin kapısında bizi Ljubljana’ya götürecek taksiyi beklerken her türlü kötülükten, fenalıktan uzak, güven içinde tek başına gölün etrafında yürüyüş yapan kadınlara gıpta ile takıldı gözlerimiz. Ne ara onlar tüm bunları gerçekleştirirken bizler başkalaşmıştık kıyası da aklımıza takıldı.

Özellikle komünizm hakkında beklediğimizden çok başka şeyler duyduğumuz Tiflis’teki ekmekçi dükkânı kapısında oturan ve pazarda o soğukta gece karanlığında bir kutu limon satmaya çalışan yaşlı kadınların yakındıkları şeyler, özlemleri, söyledikleri nerede ise birebir aynıydı.  Oysa şimdi, eskiyi hem de nasıl özleyen çok pahalı kürk mantolu yaşlı kadının Türkiye’de dolar ile kazanan torunu, asla kendisi gibi düşünmüyor olmalıydı.  Yeni kuşak, hasta bakarak döviz ile para kazanırken ellerindeki tek servetleri üstlerindeki çok değerli kürkleri olan eski kuşak birdenbire sanki üst başsızmışçasına ortada kalakalmışlardı. İşsiz, evsiz dahası aç halde. O nasıl bir rejimdi ki araya çekilen Utanç Duvarı denilen engelleri motosikletle aşmak için kimler ölmüşken gittiğinde bıraktığı esinti de yaşlı kadının küskün sesinde uğulduyordu? Demek ki yüzyıl belki biraz daha fazla bir zaman önce bu toplumları çözümsüzlüğe iten öyle bir kargaşa, bozulma  hatta çürüme yaşamışlardı ki kangrende yapılan ne ise o mu yapılmış denmeliydi bilemedik; duyduklarımız, gördüklerimiz karşısında…

Bir halden apayrı bir hale geçen, değişen Bulgaristan, Macaristan, Slovenya ve Gürcistan’ı görmek ders nitelikli oldu. Dün seyahat özgürlüğünden mülk edinme özgürlüğüne sahip olmadıklarından yılgınların gözleri,  bugün tek eğitim ve sağlık hizmetleri bedava olsun, herkesin eskisi gibi işi, geliri olsun diye şimdi sahip oldukları ama kullanamadıkları seyahat özgürlüğünü bile görmüyordu.

Dünü başka bugünü başka rejime sahip yerlerde kimi yaşlılar eskinin özlemi ile yaşarken orta yaşlı ve daha gençlerin bugünden çok memnun olmasındaki tezat, görülmeden inanılacak gibi değildi. Öyleyse sağlıksız, sağduyusuz dahası beyinsiz, beyinciksiz, matematiksiz, mantıksız, bilimsiz, edebiyatsız, sanatsız, mimarisiz oldukça ne sağ kolun yapabileceği bir şey olabilir ne de sol kolun. Yön adları ile ayrım gayrım yapıp kolları yormak değil de ancak yaşam kalitesinden insan kalitesine, hayata bakışa nasıl daha iyi, çağdaş, uygar, saygılı ve halden anlar oluruza kafa yorulsa sürekli öne, ileriye yol alınır gibi sanki.

AYŞEİ YASEMİN YÜKSEL'ın Diğer Yazıları

Yorumlar (0)

Yorumlar yükleniyor...