Peksimet Bisküvi, Bisküvi Çikolatalı Pasta Olmak İstediğinde
Daha “çor?? ne demektir bilmeden Kapadokya dizisi çekmeye kakışmaya benzer oldu hayat. “Çor??, dert, hastalık demektir Peri Bacaları Elleri’nde. “Kara çor?? da beter hastalık. Bir çor belirdi ki şu sıralar… Emeksiz yemek gibisinden. “Hiç bilenle bilmeyen bir olur mu??? ilkesini hiçe sayan yaklaşımda. Hamı olgun göstermeye yönelik.
Ekilmemiş tarladan hasat alınamayacakken eğitimi görülmemiş üstelik de kendine has özel
yeterlilikler isteyen alanlarda ayrık otu gibi biti bitiverip “ben, tarlanın buğdayıyım” diyen
çıkarsa hadi? Hiç olmayacak şeydi bunlar; ama olmuş! En zorlu öğrenimlerin getirisi
diplomalar, tüm çocukluğun, gençliğin onlarda başarılı olmak için tüketildiği sınavların
ardından görülen eğitimler sonucunda değil, pazarlıklar, siparişler ile alınır olmuş meğer.
Kimin canı ne olmak isterse o paye ile payelenivermiş, yorulmaksızın. Etikten yeterliliğe,
bilgiye, geri kalanlara da kapının önüne konuluvermiş böylece!
Öyle ki birinin canı ehliyet almak mı istedi, ısmarlamak yeterli hale gelmiş. Ya da Türkiye
ilk on binine, elli binine girilebilsin de okunabilsin bir bölümden duvarı süsleyecek diploma
mı istedi canı, yap pazarlığı fen lisesi, altı yıl tıp fakültesi okumadan, al tıp diplomasını.
İntörn olup, günlerce ACİL’de uykusuz, ayakta nöbet tutmadan. Canın yabancı dil mi bilmek
istedi? Hiçbir ölçme değerlendirmeye, sınava katılmadan yaz özgeçmişe en azından “iyi
derecede” hatta onu bile az bulup, yetinmeyip “çok iyi derece” falanca dili bilir diye, dil bilir
ol bir çırpıda. Oysa ne idi? “Hiç bilenle bilmeyen bir olur mu?” idi, değil mi? Bilenle
bilmeyen bir değil elbet; bir tutanlara ne denilecek o zaman? Canın sınav birincisi mi olmak
istedi? Sınavda sorulan sorulara hem de nasıl yabancı iken onun da çaresi var! Emeksiz
yemek olmazdı; ama olur olmuş epeydir!
Can güvenliği de demek olan ehliyete, tapudan şuna buna uğramadığı alan kalmamış o kara
çorun. Etik denilen, ruhun, kişiliğin mayası olan iskelet, kara kara çor belasına yakalanırsa
değersizlik değer olur mu, olurmuş ne yazık ki. Değerler de paspas olur mu, olurmuş! Etik
hasta ise geri kalan her şey hastadan da ötedir. Ya etik, diyelim ki mertebeler, payeler için
kangren edilmiş ise? Kapanmaz yara bünyeye ne yapar bilmez miyiz ki yara üstüne yara
açmaktan korkmuyoruz? Yüzeyi çopur çopur Ay mıyız biz ki onca kraterden oluşan yaraya
karşın hala ışıyabilelim?
Teleskop, dürbün ile bakınca yüzeyinin her yanı yara bere içinde gibi gözüktüğünden
ilkyardım için koşasınız gelen Ay’ın sanki gelen vurmuş, giden vurmuşçasına bir hali var,
malum. Denilene bakılırsa başı sonu yok koskoca gökte, devinden cüce gezegenine, serseri
mayınları andıran başıboş göktaşlarınca dövüldükçe dövüldüğünden delik deşik imiş Ay
yüzeyi. Yine de ışığı hep yerinde. Gün battı mı düğmesi açılmış gece lambası gibi, fener gibi
parlar. Bize arkasını hiç dönmediğinden de öteki yüzü pek gizemli bulunan Ay’dan alınacak
ders bu olmalı; yaralar, parlayışı engelleyemez. Ama bu yara, yeterlilik, olmazsa olmaz
nitelikler denilen gerçekte açılmadıkça.
Hiçbir bisküvi kendine “çikolatalı pasta” demez. Çünkü kakaolu da olsa bisküvi ile çikolatalı
pastanın içeriği bambaşkadır. Ortaya hangi ürün çıkacaksa öncesinde onu oluşturacak
hammaddelerin, malzemenin elde olması gerek. Bisküviler pastalara öykünmez; ama insanlar
olamadıkları ne varsa onlara öykünürlermiş meğer. Hani müzikte olabilecek bir şey vardır;
parçanın söz yazarı, bestecisi, yorumcusu hatta gitaristi bile olabilir tek başına biri. Ama
doğuştan taşınan bir yetenek olan müzik başka, yıllarca eğitim isteyen dallar başka. Aynı anda
kaç dalın meyvesi olabilir ki bir armut?
Bisküvi yerine çikolatalı pasta yenmek istendiğinde çoğu malzeme hazır olsa da çikolata
olmasa eldeki pasta çikolatalı olmaz. Bisküvi de pastanın yerini tutmaz. Diyeceğim, pasta
isteyen ille pasta malzemelerine sahip olmalıdır. Eğer eldeki malzemeden bisküvi bile
çıkmıyor üstelik peksimete olsun razı olunmuyorsa iş sarpa sarıyor demektir. Ruhun kara
çoru hırs, böyle anlarda kendini gösterir. Hırs, yıkıcıdır, acıdır.
Acı, eğer sırf biber tadında kalsa idi yaşama serpilen bir tutam baharat şakası olacaktı. Bir
bardak su yeterdi o şakayı gidermeye. Ancak erdemin, güvenin kaybının, doğrunun doğrana
doğrana un ufak edilmesinin şaka götürür yanı yoktur. Ki D.Cüceloğlu bunu ne güzel
anlatmıştı, “bir insanın gelebileceği en büyük mertebe, güvenilir insan olmaktır” diyerek.
Yorumlar yükleniyor...