Nisan, Bahar Dalı Demekti deee… 12’sinden Vurulmasaydı!
Köşe Yazısı

Nisan, Bahar Dalı Demekti deee… 12’sinden Vurulmasaydı!

AYŞEİ YASEMİN YÜKSEL
AYŞEİ YASEMİN YÜKSEL
15 Apr 2025 23 dk okuma 330

Yapraklar sararınca düşer. Ağaçlar yapraklarını toprağa döker. Soyağacına kadar değişmez toprağa düşüş. O ulu ağacın, ona yaraşır altın değerinde yaprağına olduğunca. Nisan pek güzeldi; 12. gününe kadar! Annemin koyu yaprak yeşili gözleri bu baharda, Nisan’ın 12’sinde, ortalık yeşerir, leylaklar açarken kapandı.

Ömrün kışı denilen yaşlarda da olunsa baharda göçmek! Nisan karı, çiçeklenmiş elma ağacında yabanıl çiçekler gibi donup kalırken.  O zaman baharın rengi dona çalıyor.  Her bir damla gözyaşı da ayaz yemiş baharın beyaz çiçekleri gibi dalından düşüyor. Çiçeğe durmuş ağaçlar çiçeklerini dökerse artık o ağaç için meyve mevsimi yazın anlamı kalmaz…

Bir yaşında, on bir yaşında, yirmi bir yaşında en zor şey, anneyi kaybetmek.  Ama otuz birinde de, kırk birinde de sonrasında da anne demek hep üstte olan el demek. Arkadan edilen dualar demek. Hep bir düşünenin olması, adını en candan anan demek. Naza oynayan, kusurları görmeyen; ama yüz biraz ekşise ilk gören olmak demek.

Pilli bebek ile oynayan bir nesil değildik; ama bir rahatsızlık nedeni ile genç yaşlı pil takan insanları yakından tanıdığımız bir kuşak olduk. Titremeli türden parkinson hastalarına pil takıldığını öğrendik diyelim ki. Derken Annemin kalbi pile gereksinim duydu. Öyle bir yürek ki herkesi güldürürdü; ama derdini Annem’in yanında unutan o herkes içinden acaba hiç “sen nasılsın?” diye ona içten soran çıkmış mıydı? Ben rastlamadım bu candanlığa, Annem de hiç yakınmadı zaten bundan. Nasreddin Hoca gibi düşündürerek güldürmek, acıya atılan yumruktur. Hazırcevaplık, kandırmacalardan saptırmacalara ne varsa her şeye okkada ağır tutan yerinde lafı edebilmektir. Tıpkı Nasreddin Hoca gibi. Ki Hoca Nasreddin ile de aynı kökten değil miyiz zaten? Dünya’nın aynı noktasından değil mi beş yüz yıldan biraz fazlası tutan önceki kök yer? Eee, kimden geldi bu nüktedanlık, hazırcevaplık, espri gücü ortada o zaman. Annemdeki bir nüktedanlık ki benim diyen, izlemek için kaç bin lira ücretler ödenen stand-up uğraşısındakiler o ele su dökemez.

Uzun zamandır, iki yıl ya da biraz daha fazladır Annemin kalp pili eskimiş, pil kontrolü süresi üç aya inmişti. Kalp pilinde uzman bulmak çok zor. Birkaç yıl önce kapatılmış olan Yüksek İhtisas Hastanesi, Ankara’nın kalp hastalığında uzman hastanesi olarak bilinirdi. Ama çoğu hastane gibi o da kapatılanlar arasında yer aldı. Kapatılan hastanenin uzmanları, yeni açılan, alanı kocaman ancak ismi henüz Yüksek İhtisas gibi nam salamamış bir hastaneye taşındığından Annemin kontrolleri de artık o yeni hastane bünyesinde yapılmaya başlandı. Her üç aylık kontrolü sonucunda pil bu kez yenilecek beklentisi içinde idik. En son 16 Nisan gibi bir tarihte idi Annemin yeni hastanedeki randevusu. Ancak Annemin kalp pili, 8 Nisan’da bitmiş çoktan. 16 Nisan’ı da göremedi zaten!

Son bir buçuk aydır yorgundu, en sevdiklerine kadar pek bir şey yiyemez olmuştu. Kız kardeşim, yeni hastanenin randevu tarihini fazlaca geç bulduğundan başkentin adına yaraşır bir üniversite hastanesinden randevu alıyor. Tam da 8 Nisan tarihine. Randevu gününde, randevu alınan bölüme değil, acile gidilmek zorunda kalınıyor ama. Çünkü Annemi izleyen şimdiki hastanedeki randevu günü olan 16 Nisan’dan önce kalp pili tükeniyor.  Babamın İzmir’deki bir ayı geçkin hastane döneminde de kulaklarında çınlayan Volkan Konak’ın “hey gidi Cerrahpaşa” ezgisi kulaklarımda çınlamasın da ne olsun şimdi yeniden?

Annem acil serviste ama benim bundan haberim epey sonra oluyor. Neden mi? Bir e-devlet sorgulaması ile ayıkla pirincin taşını durumuna düştüğümüzü öğrendiğimden! Ben ve eşim meğer bir yerlere hiç haberimiz olmaksızın üye kaydedilmişiz. Ve hiç ama hiç olmayacak bir yere, kitleye dahil edilmişiz. Şaşkınlık bir yandan bunlar nasıl olabilir, bu da oldu ise daha neler neler olabilir o halde kaygısı, kızgınlığı ile bir an önce pirincin taşını ayıklamaya kalktık haliyle. İstifa edilmeli imiş; bizi, bizden habersizce düşürdükleri durumdan kurtulmak için. İstifa? Neden? Biz üye olmadık ki! Islak imza atmadık ki! Kapılarından içeri adım atmışlığım yok ki! Bilgimiz dışında üye yapıldığımız Etimesgut’taki o yerin önünden bile geçmişliğim yok dahası! Al başına belayı!

Biz, düşürüldüğümüz bu sorundan, aklımıza gelmeyenin başımıza geldiği bu halden nasıl kurtulacağız telaşı, koşturmacası içinde iken meğer Annem kalp pili tükenmiş halde acillerde imiş. Bana ulaşılamamış haliyle. Annemi, acile kaldırıldığı gün sırf bu yüzden göremiyorum. Ziyaretçi saatini kaçırdım, danışmaya kaydolamadım çünkü. Gel de kahrolma! Gel de neler neler düşünme! Gel de “ah, insanlık!” ve dahasını deme. Ankara’da yaşayan büyük evladı olarak ben Annemin yanında olamamışım! Ama neyse ki üstelik de yeni hastanedeki  16 Nisan tarihli randevunun çok geç olacağını fark edip, 8 Nisan için başkente yaraşır adlı hastaneden gücün randevu bulan İstanbul’daki kızı ile oğlu yanında. Acile yatışının ikinci günü Annemin başındayım anca… Ah!

Annem hemen yoğun bakıma alınmış. MR çekilmiş. Geri kalan her şey yapılmış. Tansiyon rahatsızlığı olduğundan Annemin tansiyonu ölçüldüğünde çoklukla yüksek çıkarken bu kez çok düşük. Beyne atan pıhtı, sağ yanını etkilemiş. Karaciğer değerleri sıkıntılı.

Yoğun bakım ünitelerinde her şey yoğun. Başta duygular. Dünya gerçekleri kendini bir kez daha en katı haliyle gösterir yoğunlukta orada. Annemin yüzünü daha ne kadar görebileceğim korkusu evet, alenen korkusu, öyle yoğun ki! Filmler geliyor aklıma. Komadaki yakınlarının kulağına sevdiği şarkıları söyleyenler, bir kokuyu, ismi, tadı anımsatanlar. Annem limonu çok sever. “Çayım, çorbam, suyum limonlu olsun” der hep. Aklıma limon geliyor. Hadi uyan güzel Annem, limonlu çay içelim. Çeşme'de limon ağaçları çiçek açmıştır, burcu burcu, mis gibi kokuyordur, Çeşme’ye gidelim” diyorum. Deee, kendi dediklerime kendim inandım mı? İnanmaktan çok inanmayı istemek yoğun,  o an yoğun bakımda.

Yoğun bakım hastalarının yanında refakatçi kalmıyor. Ertesi gün yeniden Annemi ziyaret için hastaneden hep birlikte ayrılıyoruz, kardeşler, yeğenler, eşim ile.  Bu seferki iple çekilen ertesi günlerden oluyor. Hem Annem geceyi nasıl geçirdi hem de gördüğümde onu daha iyi bulup bulmayacağım kaygısı içinde.

Ertesi gün Annem dünkünden farklı. Tansiyonu öyle düşük ki… Altıya dört. Çok ilgili, her soruyu dinleyip, cevaplayan, asla baştan savma tavır göstermeyen genç doktor yüzümüze bakarken tedirgin bu kez. Onlar da insan. Onların da anneleri var. Hastasının hali kadar hasta yakınının da halini anlıyor. O da üzgün. Ne zor işi var! Yoğun bakımdan müjdeli haber pek ender çıkıyor belli ki. Bana bir şeyler çıtlatıyor kısık sesle doktor. “Tansiyonu yükseltemedik. Çok düşük. Her an, her şeye hazır olmak gerek” diyor. Çok açık bir anlatım bu aslında. Çok da iç yakıyor duyulduğunda.

Ziyaret sonrası Annemin yanından ayrılıyoruz. Kimimiz dev bir kent olmuş Ankara’nın Çankaya, kimimiz Çayyolu bölgelerine gitmek üzere yolumuzu tutmuştuk ki… Tam Buz Pateni Salonu yakınlarında telefonum çalıyor. Asla duymak istemediğim ses telefon sesi şu an. Biliyorum, neden arandığımı, biliyorum! Arayan kardeşim. “Abla, çok uzaklaşmadı iseniz geri dönün, kalp masajı yapıyoruz Annenize diye aradılar hastaneden” diyor. Ah, kimi haberleri verecek telefonlar hiç çalmasa! Ama çaldı…

Annesini, çok yakınlarını kaybetmiş çoğu kişiden hatta bu tür şeyler söyleyeceği hiç umulmayanlardan yaşadıkları bazı olağanüstülükleri duyardım. Doğrusu masal dinler gibi dinlermişim kayıpların ardından yaşadıkları olağandışı şeyleri. On bir yıl önce kaybettiğimiz babamın vefatı öncesi ben de öylesi bir şey yaşayana, tanık olana kadar.

Babamın yanından çıkıp, eve gelmiştik. Üst baş alıp, faturalara bakıp yine babamın yanına varacaktık. Ankara o sıralarda da çok genişlemiş halde olduğundan Çankaya Çayyolu arası yol yarım saati buluyordu. Eve geldiğimizde ilk işim arka balkona çıkıp, koruluğa doğru nefes almak oldu. Sonra başımı yukarı kaldırıp, göğe baktım. Ben ne görüyordum gökte, bulut halinde öyle?

En az yetmiş katlı bir kule büyüklüğünde, koyu kurşuni renkte bir bulut, babamın çok zor olan profili halinde tam tepemizdeydi. Babamın profili, başka şekiller ile karıştırılamayacak kadar kendine özgü ve bulut da birebir babamın yan duruşu. Önce yorgunluktan öyle gördüğümü sandım. Yoksa eve gelirken arabada uyuya mı kaldım da rüya görüyorum diye şöyle bir elimle öbür koluma vurdum. Yok, duyuyorum. Rüya filan değil. Gerçek. Bu arada gördüğümün gerçek olduğunu kabullenmek birkaç dakikamı aldı. Bulutların uzun süre aynı kalmadığını bildiğimden hemen içeri, eşime seslendim. Fotoğraf makinemi kapıp, yanıma gelmesi için.

Eşim balkona geldiğinde ona yukarıda ne gördüğünü sordum. Baktı. Bakar bakmaz da yüzünü bir şaşkınlık kapladı. Bana dönüp, “baban” dedi. O zaman artık tümden emin oldum, çektiğim karede gördüğüm şeyin çıkacağından. Babamın kurşuni renkli buluttan profili, bir karede şimdi.  Bulutu gördükten birkaç gün sonra babamı kaybettik.

On bir yıl sonra, bu kez haberci olan bulut değildi. Küçük bir kuş idi. Hani Ayşe Kulin’in yanılmıyorsam Füreya adlı romanında, Füreya ölüm döşeğinde iken odanın penceresine gelen beyaz kuş geldi aklıma.  Malum, ruhun bedenden ayrılışı kuş olup uçmak ile özdeşleştirilir.  

Kardeşimin telefonu üzerine geri döndüm. Hastaneye az kalmışken yakınlarda kentsel dönüşüme girecek, Bahçelievler’in çoğu üç katlı eski apartmanlarından birinin önünde idim ki tam gözümün önünden ve çok yakın denecek bir mesafeden bir kuş süzülerek geçti. Ne kadar kuş meraklısı olsam,  çoğu yerli, göçmen kuş türlerini tanısam da hiç bilmediğim, resmine hiç rastlamadığım bir kuştu bu.  Kaldırıma çok yakın apartmanın ikinci katında balkon demirlerine dolanmış, henüz yapraklanmamış, asma mı, hanımeli mi dikkat etmediğim dallara kondu. Bana bakıyordu. Beni izliyordu.

Karnı beyaz, kanadında hayli kalın, kopkoyu kahverengi bir şerit vardı. Serçe değildi. Serçeden iriceydi. Büyük bir kuş da değildi. O esnada aklıma ilk düşen o romandaki o an oldu. Ki yaşanmış mıdır, kurgu mudur bilemiyorum; ama ben bunu yaşadım. Üstelik on yılı buldu bulacak, ani bir kalp krizi ile eşini kaybeden alt komşumuz, eşini kaybetmeden birkaç gün önce rüyasında arka balkona yusyuvarlak, büyük olmayan beyaz bir kuş konduğunu gördüğünü anlatmıştı. Yusyuvarlak, beyaz kuşun ne cins olduğunu bilmiyordu. Rüyadan sonra bir iki gün içinde eşini kaybetti.

Bana kendini göstermek için tam boyun hizasından uçtuğu yetmezmiş gibi başımı uzatsam çarpacağım yakınlıkta önümden uçup, balkonu sarmış dallara konup bana bakan kuşun mesajını almıştım. Şimdi nasıl da ağırdan almak istiyordum hastaneye varışı; ama tezden de yetişmeli idik. Çağrılmıştık. O an gelmişti! O haber duyulacaktı, emindim artık. “Her an, her şeye hazır olun” denmekle hazır olunmuyormuş oysaki! Günlerden 12 Nisan 2025. Saat de öğleden sonra dörde yedi, sekiz dakika kala.

Hastane girişinde bizi karşılayan görevliden belli ki bekleniyoruz. Haberin alıştırılarak verilmesi evresindeyiz sanki. İlk sorduğumuz Annemin durumu oldu. Kalp masajı yapılıyor deniliyordu. Bekledik. Kalp masajı saatlerce sürmez ki! Sonra üst kata alındık. Ve penceresiz, içeride üzerine su şişesi bırakılmış bir küçük masa, iki sandalye olan, koridorun bir kısmı kapatılmış da böyle bir bölüm oluşturulmuşa benzeyen küçük; ama belli ki özel bir bölmeye alındık. Bize rehberlik eden görevli, doktorun birazdan geleceğini söyleyip kaçarcasına dışarı çıktı. O bekleyiş! O bekleyiş sonunda ne duyulacak belli aslında da yine de hala duyulmadığından bir umut taşıyoruz. Ama umutsuz bir umut!  

Bekleme süresinde eğer çok önemli bir şeyden haberdar edilmeyecek olsa idik çağrılmazdık,  telefon ile haber verilerdi yine düşüncesi yoğun bu kez aklımda, yoğun bakım katında. Ve genç, çok çabalayan, ilgili doktorumuz geldi. Bana bakıp, “demiştim ya, her an, her şey olabilir” dediği an zaten geri kalanı söylemesine hiç gerek kalmamıştı. Ve doktorumuzdan önce o kuş bana haberi vermişti zaten, herkesi güldüren Annemin bu kez ağlatacağını.

Hastanenin kapısından girerken “kuş gördüm” dediğimde kardeşlerim ve yeğenlerim sanırım her an pencere önlerine konan güvercin, serçe, kumru ve birkaç başka kent kuşlarından birini gördüğümü düşünmüş olmalılar. Oysa hiçbir kuşa benzemeyen, çok başka, hiç bilmedik bir kuştu gördüğüm. Azrail ile, ruhun bedeni terk edişi ile anılan bilinmedik kuşlardan bir kuşun verdiği mesajı tam şu an yaşıyordum işte. Annemi, o her hali ile çok özel, kırk yılda bir bile onun gibisi gelemeyecek o çok özel insanı kaybetmiştik. Sayılı nefesin sonuncusunda. Dünya, ağır gerçeğini bize gösteriyordu bu kez. Aklıma o dizeler geldi;

“sen doğarken ağlarsın, biz güleriz sana,

Sen göçerken biz ağlarız, sen niye gülmezsin ama”

Ölüm belgelerini hazırlamaya başlamamız saat altıyı buldu. Birkaç saatimizi de aldı. Ardından mezar yeri konusu için açıldı telefonlar… Sabah saat 8:30’da da hastane önünde olacaktık. Annemi almak için.

Tüm işlemler bitince yeniden yollara düştük. Park yeri olmayan buralara araç ile gelinemediğinden metroyu kullanmak daha akıl karı idi artık Ankaralılar için. Taksi ile bile dönecek olsanız eve, o trafikte çile çekeceksiniz zira. Ama metro öyle değil. Annem aslında şakalarına metrolarda başlamıştı. Yine rakamlar ile. Hem de fark edilmemesi olanaksız biçimde rakamlar hep bir şeyler anlattı bana.

Metronun yürüyen merdivenlerini bozanlar giderek arttığı için yürüyen merdiven çalışmıyor. Herkes bildik taş basamaklı merdivenlerden inip çıkıyor o yüzden. Basamaklar bitti, metro sahasına girmiştim ki… Bir keman sesi yeri göğü inletiyor. Belli ki harçlık çıkarma peşindeki konservatuvar öğrencisi şirin bir kız kemanını ağlatıyor. Öyle bir parça ile inliyor ki ortalık, dalgalanıyorum. Zaten iyice kızarmış gözlerim koyu gözlükler ardında saklı. Bu kez gözlük filan yetmiyor. Alenen hıçkırıyorum, keman “benim bütün dualarım seninle” diye nota nota konuşurken. Kızın önünde serili yaygıya bakıyorum.  İki üç tane beş lira, birkaç on lira ve biraz da bozuk para var. Kredi kartı kullanmanın getirisi olarak yanımızda fazla para bulundurmuyoruz, malum. Cüzdanımı nasıl açtım bilmiyorum. Gözümden akan yaşlar iyice ıslattığından gözlüğümü çıkardım. Üzerinde en yüksek tutar yazan kâğıt parayı çıkardım. Ne on, ne de yirmi liraydı çıkardığım para. Yaygıya koyarken “bütün dualar Anneme” demeye çalışıyordum. Ama ne dediği anlaşılamıyor insanın, boğaz düğüm düğüm iken. Bana ilk kitabımı alan, kültürü, kitap okumayı, insanlığı, doğruluğu, hayatın kir tutmaması hep temiz kalması gereken bir süreç olduğunu daha neleri neleri öğreten, birkaç saat öncesinde makine desteği ile de olsa nefes alan Annem hayatta değildi artık.

Kemancı kız, eğilip, yaygıya bıraktığım parayı görünce şaştı. Tutara inanmak istercesine, üstünü istemeyeceğimden emin olmak istercesine bana bakıyordu; ben alenen ağlaya ağlaya yanından ayrılmak üzere doğrulmuşken. Kemancı kıza arkamı dönmüştüm ki genç bir anne ve en çok yedi yaşındaki kızı tam karşımda. Pek mutlu görünen küçük kız, gülerek onu izleyen annesinin bir elini yakalamış, yakaladığı kolun altında kendi etrafında dönüp, vals yapıyor. Bakakalıyorum. Ah küçük kız… Anneler çocukken oyunlar oynadığımız ilk kişiler. Ama sonrasında hayatın da oyunu var diye geçiyor içimden. Öyle dalgalandım ki durulamıyorum. Üstelik artık koyu gözlükler ile gezilebilecek bir ortamda da değilim. Kim ne dersin desin, ben Annemi kaybettim. Ağlayacağım tabii. Ağlıyorum!

13 Nisan, Pazar gününe denk geliyor. Ankara trafiğinin en rahat olduğu günler Pazarları. Sabah daha da bir rahat hem. Annem, o şakacı, herkesi gülmekten kırıp geçirirken bu kez ağlatan Annem ne ince düşünmüştü yine. En kolayını istemişti bizler için. Trafiği bile düşünmüştü kendisinden sonra. Kolayca geldik başkentin adaşı hastaneye. Çok geçmeden de Annemi nakledecek araç geldi. İlk gördüğüm plakası oldu. Harf kısmı “Y” idi. Adımın baş harfi yani. Annem hala mı şaka yapıyor yoksa? Benim Annemin babasına “çağın Nasreddin Hocası” denir Aksaray’da. Annem de çağın Nasreddin Hocasının kızı. Ki Nasreddin Hoca ile kök çıkış noktamız aynı. Kök bir yani. Yüzyıllar öncesinden bir akrabalığımız, ortak genimiz var Nasreddin Hoca ile. Besbelli. Hele de Annemde süren nüktedanlığa bakınca.

Sonunda Karşıyaka Mezarlığı’ndayız. Nasıl büyüyor bura her gün. Hep yeni kısımlar ekleniyor. Öyle ki en yukarıda,  yüksekte kalan kabirlerin hemen üstünde yükselen, manzarası koskoca Karşıyaka Mezarlığı olan bloklar var dizi dizi. Ah, şu her şeyi bitiren kentleşme!

Karşıyaka Mezarlığı’nda yapılması gereken şeyler yapılıyor. Öğle namazını bekliyoruz sonrasında. Bu kez de Annemin tabutu üzerindeki sayı dikkatimi çekiyor. Yok, bu kadarı asla tesadüf değil. Annem defalardır, tesadüf olmadığını kanıtlarcasına üst üste şakalar yapıyor hala. Sözlü olamasa da. Sayıları kullanıyor bu kez!  Tabutta yazan sayı, benim kurum sicilimdeki rakamlar.  Aynı dört sayıdan oluşuyor. Ve başlangıçta tekrar eden sayı,  hem kurum sicilimde hem kimliğinde her yerde beni bulan o aynı sayı.

Ne çok seveni varmış Annemin. Duyan herkes arıyor. Hakkında duyduklarım öyle sıra dışı ki! Dedim ya, çok özel bir ruhtu. Bilgelik onda babadan geçme, doğuştandı. Kimseler istese de olamaz öyle! Hemen herkesin telefonu kapatmadan önce söylediği son cümleler Annemin sohbetinin bulunmazlığı. Bilgisi. Onu tanıdıkları, sohbet edebildikleri için ne kadar mutlu oldukları. Şimdi de İzmir’den kuzenim telefonda. Baş sağlığı diliyor. Beş kardeşin en küçüğü olan Annem, annesini kaybettiğinde henüz bir buçuk yaşında imiş. Tek ablası, çocuksuz bir teyzesi yanında, Annem de çocuksuz diğer teyzesi yanında büyümüşler. Annem öyle el bebek gül bebek büyümüş ki çoğu kendi annesi yanında büyümekteki arkadaşları anneme imrenir, öykünürmüş. Ayrı çatılar altında büyüyen iki kız kardeşten abla olan, beyin kanaması ile acile kaldırılıp hayattan göçeli yirmi beş yılı buldu belki de geçti. Annem de beyne pıhtı atması ile acile kaldırılmıştı. Meğer Annemin ablasının, teyzemin vefatı da 12 Nisan, defni 13 Nisan imiş, Annem gibi. Yine sayılar ile gönderme yapıyor sanki Annem;  ama bu kez tarihi kullanarak.

Annem, matematiği nasıl da iletişim dili yapmış. Nüktedan olmak için ille sesli söz değil, yazılı rakamlar da yeterli imiş meğer. Meğer anneleri ya da çok yakınlarını kaybedenler, kaybın hemen ardından böylesi sıra dışı şeyler yaşadıklarını anlatırken ne kadar haklı imiş. Benim Annem kendi üslubu ile yaşatıyor sıra dışı şeyleri. O, hala en acılı anda bile yüzümüzü olmasa da ruhumuzu gülümsetiyor, kendini belli ederek.

Nisan, bahar dalı demekti deee… 12’sinden vurulmasaydı! 12’sinden vuruldu 2025 yılında. Yüreği de 12’den vurdu.

Not: Bu yazımı bitirdiğim an, bilgisayarımın saatine baktım. 13:--'den sonra gelen o iki sayı, kurum sicilimden kimliğime tekrar eden aynı o sayı idi yine. Bunun tesadüf olmadığını biliyorum. Nur içinde yat Anne. Burada güldürdüğün kadar orada gülümseyen ol. Allah, kabrini genişletsin, nur ile doldursun.

AYŞEİ YASEMİN YÜKSEL'ın Diğer Yazıları

Yorumlar (0)

Yorumlar yükleniyor...