Lotus Çiçeği Beyazı
Köşe Yazısı

Lotus Çiçeği Beyazı

AYŞEİ YASEMİN YÜKSEL
AYŞEİ YASEMİN YÜKSEL
27 Dec 2025 6 dk okuma 320

Salkımın tek bir danesine leke düşmesin bir kez! Sonrasında diğer daneler de çürüyecektir. Oysa beklenen, tanelerin birbirini çürütmesi değil, üzümlerin birbirine bakarak kararmaları yani olgunlaşmalarıdır.

İster salkım ister bir sepet meyve örneğinden yola çıkalım toplumların çürümesi, kilit taşı
görevi gören değerlerine düşen, ala, ben, iba da denilen o ilk leke ile başlayacak elbet.
İnsanlarda hastalığa sebep, göz ile görülemeyen tek bir virüs, bir mikroptur, malum.
Toplumlarda da ala değmiş her değer hastalanır. Böylesi bozuluşlara “çürüme” denilmiş.

Toplumsal çürümede ala düşen ilk kavram, masumiyet. Tek insanların değil, buğdayın da,
domatesin de, yapılarda kullanılan demirin de masumiyeti var. Öyle ki domates, buğday ne
zaman artık genlerine kadar doğal olmaktan çıkar, demir, olması gereken ölçüde kullanılmaz
o zaman masumiyet kar tanelerine özgü kalacak haliyle.

Ekmeğe un olacak başaklardan çorbanın suyunda şifa olacak tavuğa, pet şişeden yapılma geri
dönüşüm ürünü giysilere kadar her şey o kadar olması gerekenden şaştı ki biz de şaştık.
Domatesin genine kadar işlemiş bir başkalaşım olur da diyelim ki üzüm bağını andıran
toplumda olmaz mı? Güneş altında olgunlaşmayı bekleyen korukları andıran bağımızın körpe
salkımları gibi gençliğe ala düşmez mi diyelim ki? Çocuk masumiyetini, gonca iken solan
çiçekler gibi yok eden bir ala! Öyle bir ala ki gençliği ne hallere düşüren cinsten! Yüzme
bilmeden ağılı denizlere bırakılmışçasına.

Her anılışlarında kendilerinden “geleceğimiz”, “gözbebeğimiz” diye bahsedilmekteki gençlik
de, çocuklar da toplumun en saf, arı yanı değil miydi oysa? Kar taneleri gibi. Oysa şimdilerde
bazen altı, yedi yaşındaki çocuklara kadar masumiyetleri öyle söke söke alınmakta ki
masumiyete çok yakıştırılan kar taneleri bile gökten düşmez oldu.

Arılık anlamındaki saflığın insandan temel her kavrama yitişi tek bir sonuç verir; çürüme.
Görülebildiği kadarı ile gıdadan spora, eğilimlerden, kazanç kaynaklarından gençliğe çoğu
şey balçık balçık batakta. Battıkça da batar halde üstelik. Altın çağındaki kötülüğün sunumu,
yine altın tabaklarda hem de en gösterişli ortamlarda. Dıştan göz boyayan ne varsa insana
kadar, içi baldıran otundan farksız olabiliyor.

Toplum içinde takılan maskeler ile oynanan rol başka, gerçekteki hal bambaşka olunca hiç toz
kondurulamayacak her yan, köşe maskeli balo sahnesine döner. Yani iyi görünen aslında
kötünün önde gideni iken maskesi onu farklı algılatır. Pek öykünülesi gözükenlerin maskeleri
ardında hiç hoş olmayan öyküler barınabilir. Öğrenci maskeli on, on üç yaşlarındaki çocuklar
ne bir çocuğunun ne de öğrencinin yapmayacaklarını yapabiliyor. Suyun bile safı
kalmamışken, hava, toprak bile kirlenmişken çocuklara kadar insanlar da kir tuttu.

Daha çocuk olup da kendi akranlarından öğretmenlerine neler neler yapabilenlere bakılınca…
Böylesi çürümenin kokusu yanında bozuk yumurta kokusu ıtır kalacak gibi. Kiri temizleyecek
kese, çürük kokusunu giderecek koku ne değerli imiş!

“Gözbebeklerimiz” deyip, geleceğimiz görüp, umut bağladığımız gençlik gelecekten
umudunu kesmişse nasıl bir gelecekten bahsedilebilir? Daha ortaokul çağındaki gençlik
geleceğimiz olmaktan çıkıp, başka ülkelere kapak atabilmek peşine düşmüş ise? Ya da en
beteri, gençliğin gözü kolayından zengin olmakta iken geri kalan tüm hayatlarını zehir
zıkkıma çevireceklerin gözü de gençlikte ise? O zaman, şu soruyu mu sormalı kendimize;
“gençliğimizi koruyabiliyor muyuz?” Neyden? Daha dalında ham meyve iken çürümekten
tabii. Yanıt, görünür halde ortada aslında.

Henüz altı yaşındaki çocuklardan on dördündeki, yirmisindekilerin başlarına gelen kötülükler,
en masum yaşlarda masumiyeti yok ederken şu gerçeği de anımsatıyor; “büyük kötülükleri
yapabilenler de vaktinde bebektiler”. İşte, o, vaktinde bebek olanlar, bebeklere kadar el

uzatabilip, her fenalığı yapabilirlermiş! Ruh çürümesin bir kere! Çürük olmak hep meyvelere
atfedilmiş olsa da “çürük elma” dendiğinde elma değil, kişi anlatılır, biliriz.

Böyle olunca da her yol, kendi yolcusunu avlamak için safariye çıkmış gözüküyor.
Şimdilerde, değil uçlarında en akıl çelici zokalar olan oltalar, balık yavrularına kadar denizin
dibini silip süpüren trol ağları ile gençliğimiz avlanmak istenmekte adeta. Gençlik böyle de;
ya kimi yetişkinler? Dünya süslerine kapılıp giderken akıntısında sürüklendikleri sele yeni
yeni kütükler katmak isteyenler?

Masumiyetin rengi beyazdır. Beyaz da en hızlı kirlenen renk. “Bütün renkler aynı hızda
kirleniyordu. Birinciliği beyaza verdiler” dizeleri ile anlatmıştı bunu Özdemir Asaf.
Toplumun renk yelpazesinde her renkten yetişkin olabilirken çocukluğa, gençliğe yakıştırılan
tek renk, masumiyet rengidir. Ne zaman gençlik bataklıklara çekilir o zaman beyaz olmaktan
çıkarlar kaçınılmaz olarak.

Lotus çiçeğine bakmalı bu durumda. Bataklıkta bitip de bembeyaz yaprakları hiç kir tutmayan
çiçeklermiş lotuslar. Bu yüzden ruhun saflığını, ahlaki arılığı temsil ederlermiş. Kir
tutmamak için lotustan ders almalı demek ki. Madem bu çağın gençliğinin bastığı zemin çayır
çimen gözükse de aslında her an onları yutmaya hazır açık - gizli bataklar ile dolu o zaman
gençliği tıpkı lotus gibi yetiştirmeli. Bataklıklar oldukça.

AYŞEİ YASEMİN YÜKSEL'ın Diğer Yazıları

Yorumlar (0)

Yorumlar yükleniyor...