Koçaş Ovası’nın Ayakları Soğukkuyulu Köy Çocukları
Köşe Yazısı

Koçaş Ovası’nın Ayakları Soğukkuyulu Köy Çocukları

AYŞEİ YASEMİN YÜKSEL
AYŞEİ YASEMİN YÜKSEL
12 Jun 2025 10 dk okuma 291

Kendine işe yarar bir öykü kurmakta pek geçerli bir yaygaraya dönüştü “mağarada doğdum?? demeceler. Oysa ya taştan ya da kayaya oyma evlerdi mağara diye dinlediklerimiz. Öykü tuttu ama. Çünkü böylesi mayaların kolayca tuttuğu saf bir yanımız var. Nasıl olmasın; irdeleme, “acaba??? diye düşünme olmayıp, sunulanı peşinen kabullenmeye eğilimli isek?

Kimileri kendilerine düzmece hikâye uydurur kimileri de çıplak ayakla çıktıkları yolların
ardından kendine gerçek bir öykü yazar. Çıplak ayakların sonunda potinli, iskarpinli, pabuçlu
olduğu öyküler. At arabasından, kağnıdan inip, bisiklet binmeye başlayan bozkır çocuklarının
öyküsünden bahsedeceğiz.

Kimi kesme taştan, bildi bileli tüm dedelerinin orada oturduğu evlerden, kimi hasır ile kaplı
tavanı kavak ağacından kirişli, çamura saman eklenerek yapılmış toprak evlerin çocukları idi
onlar. Belki tarlada doğmuş, yedi yaşında artık çiftçi, çoban olmuş çocuklardı. Evin tek
ineğini güderken bir kaya dibinde uyuyup kaldıktan sonra hava kararmakta iken gözlerini
açıp, yola düşmüş, karanlık çöktükçe de yolu bulamaz olunca kendisi değil ama onun evi
bulacağını bildiğinden ineğin kuyruğuna yapışıp, bu kez ineğin çobanlığında eve gidebilmiş
çocuklardı. Hepsi de, evet, hepsi de savaş yorgunu, yoksulluktan kıvranan, elde yok avuçta
yok köylerden, en tokunun karnı yarı aç, sırtı açık köy çocukları idiler.

Cumhuriyetimizin kurulmasının hemen ardından çoklukla toprak evlerinin tahta kurtlarının
delik deşik ettiği kapılarından ayakları yalın çıkıp, bambaşka birilerine dönüşecekleri tabelalı
kapılardan içeri giren çocuklar idi onlar. Yoksulluğa, cehalete meydan okuma olarak. O halde
Cumhuriyetimizin kurulması ile başlanan eğitim seferberliğinin adımları, durakları olan
yuvalar nereler idi? Ve oraya analarının yamayacak bez bulamadığı lime lime üst başla gelen
o köy çocukları bugün ne durumdalar?

Hemen hepsi permeperişan haldeki o çocukların tepeden tırnağa donatıldıkları, bugün dahi
imrendiren eğitimler aldıkları okullardan en bilineni köy enstitüleri, malum. Tümümüzün
gözünde bir köy çocuğunun eğitilirse nereden nereye varacağının tek göstergeleri hala köy
enstitülüleri. Ben, bilinmeyen olarak kalmışı anlatacağım; “Kurtuluş Savaşı’nın unutulmuş
kaleleri” diye nitelenen ziraat mekteplerini. Onlardan biri de İç Anadolu bozkırlarında,
Koçaş’ta idi; Koçaş Ziraat Mektebi. O ana kadar tek dünyası köyü, köyündeki yoksulluğu
iken saçları tıraş edilip, tepeden tırnağa giydirilip, kendi ürettikleri sebzelerden pişirilmiş
yemekler yiyen köy çocuklarının yaşamlarını sıfır noktasından hiç durmaksızın yükselen bir
ivmeye kavuşturan sihirli değneklerden biri de köy enstitüleri kadar anılmayan, bilinmeyen
ziraat mektepleridir.

Köy enstitülülerden başka, sınıfı tarlalar, bağlar, bahçeler olan çocuklar, gençler vardı
vaktinde. Onlar, ziraat mekteplerinde hem yatılı olarak okuyor hem de binlerce dönümlük
okul topraklarını dersleri gereği ekip biçiyorlardı. Köylerinde, yazları, çalı çırpıdan, sazdan,
asma dallarından yapılma gözcüklerde yani kulübelerde geceyi geçirerek bağlarına bekçilik
yapan bu çocuklar bekçilikleri sırasında tüm gece ottan bir döşek üzerinde uyurdu en çok.
Ziraat mekteplerinde yatılı öğrenci olduklarından beridir yatakhanelerindeki temiz çarşaflarla
kaplı, yepyeni yün, pamuk döşekli karyolalarda, ranzalarda uyumakta, hastalandıklarında
revirde bakılmakta idiler. Hepsinin öğrenci olduklarını anlatan şapkalı düzgün giysileri,
ayaklarında da sağlam ayakkabıları vardı; okul tarafından kendilerine verilmiş. Yetiştirdikleri
meyveleri yer, sebzeler de tabaklarına yemek olarak gelirdi. Satılanlardan elde edilen bir
miktar da harçlık olarak ceplerine giriyordu.

Sınıfta işlenen dersleri de vardı, bahçecilik, bağcılıktan, çapalamadan sulamaya, ağaçlardan,
toplanan fazla elmaların kazılan çukurlarda yani toprakta saklanmasına okulun uçsuz bucaksız
arazilerinde yapılanları da. Hepsi de tarlaya giderken eşeklere binerlerdi. Öğrenci olduktan
sonra en merak ettikleri şey, okulda gördükleri bisiklete binmeyi de öğrenmekti. Çalışmaları
karşılığında elde ettikleri harçlıklarını biriktirip, “velesbit” dedikleri bir bisiklet almak düşü
kuranlar çoktu içlerinden.

Cumhuriyetin ilk yıllarında, temelleri kaç on bin dönüm toprak üzerine atılarak kurulmuş
ziraat mekteplerinde hiçbir şey eksik bırakılmamıştı. Futbol sahasından, spor alanlarından
atölyelere her şey düşünülmüş, her şey yerli yerinde yapılmıştı; öğretmenlerin, çalışanların
lojmanlarına kadar. Öğrenciler içinden okullarına öğretmen olanlar da çıkmıştı sonraları.
Ziraat mektebini bitirmesinin ardından hukuk, ekonomi ve başka fakültelere devam edenler de
olmuştu. İçlerinden biri milletvekili seçilmişti.

Bugün, Koçaş Ziraat Mektebi’nin futbol sahası da kalmamış atölyeleri de. Yıkılmış.
Açılmalarının hemen ardından kapatılan köy enstitüleri kadar kısa bir süreç tutmasalar da
başlangıçtaki heyecan sonraları azalmış anlaşılan. Ziraat mektebi olarak kurulsalar da şimdi
farklı tabelalar altındalar zira. Vaktinde köy çocuklarına değen sihirli değnek değiller artık.
Belki bazısında hala süt, peynir, yoğurt üretiliyor; ama tarım tekniklerini, makinelerini
kullanmayı öğretecek, hepsinin de traktör ehliyeti olan yatılı okumuş köy çocuklarını, tarım
insanları olarak topluma kazandırır haldeler mi hala? Samanın, yemin, tohumun bugününe
bakmak yetmez mi anlamak için?

İnternetten değil ama bireysel iletişim sayesinde diğer bazı mekteplerden daha sonra, 1943
yılında kurulduğunu öğrendiğim Aksaray’daki Koçaş Ziraat Mektebi öğrencilerinden kara
kuru bir köy çocuğu, okul lojmanında oturmaktaki eşi doktor kendisi de hukuk fakültesi
mezunu bilgi dolu öğretmenine gıpta ile bakarmış. Anası ile kıyaslarmış öğretmenini. Daha
sonra kendi alanı hukukta hayli ilerlemiş kadın öğretmeni ile Ankara’da, Çankaya’da, aynı
apartmanda altlı üstlü oturmuş yani komşu olmuş o kara kuru köy çocuğu. Öğretmeni artık
hayli yaşlı olduğundan oğlu ile çok işine de koşturmuşlar, yardımcı olmuşlar. O kara kuru
öğrenci, ziraat mektebinden sonra okumuş ve bir düzeni olmuş. Çoğu ziraat mektebi
mezununun çocukları da tıpkı o kadın öğretmenleri gibi ya hâkim olmuştu ya da yargıç,
avukat. Çünkü elde yok avuçta yok gerçeği içindeki köy çocuklarına “oku!”mak, eğitim,
öğrenim sihirli değmeği değmişti bir kere.

Kir toz içinde, darmadağınık, annelerinin kırpık kırpık kestiği saçları ile daha on yaşlarındaki
çocuklar olarak Koçaş Ziraat Mektebi’ne girdikleri andan başlayarak tıraşları, giysileri,
sosyal hayatları ile Dünya’yı öğrenme, eğitim ile biçimlenme sürecine de girmişlerdi. Kimisi

yalınayaktı, kimisinin ayağında en fazla soğukkuyu denilen kara lastikler. O da paramparça
halde. Yine de okula kadar yürüdükleri zor yollar boyunca soğukkuyularının yırtık, delik
yerlerinden giren taşların ayaklarını yara bere içinde bırakmasına aldırmayan çocuklar hayata
ilk adımı attıkları kara lastiklerini değil belki ama tüm yaşamlarındaki açıkları, gedikleri ziraat
mektepleri sayesinde yamadılar. Bir şey oldular, meslek edinip. Biri oldular, kartvizitlerinde.
Çoğu, emekliliklerinin ardından istedikleri yerlerden aldıkları topraklarda, kendi köylerindeki
tarlalarında, bağlarında evler yapıp, küçük çiftlikleri andıran düzenlerinde yaşadılar. Ne ekip
biçmekten vazgeçtiler ne de toprak ile haşır neşir olmaktan. Ne köylerini unuttular ne de
özlerindeki çiftçiliği.

Trakya’dan, Koçaş’tan Muş’a kadar her yanda, kimi daha önce kimi daha sonra ama
ülkemizin dört bir yanında açılıp, zaten doğuştan çiftçi olan köy çocuklarını ilkokuldan sonra
altı, ortaokuldan sonra üç yıl eğitim vererek mektepli çiftçiler yani ziraat teknikerlerine
dönüştüren ziraat mektepleri de, öğrencileri de bir yerde Cumhuriyet tarihinin mucizeleridir.
Yine de tüm bunlara karşın diyelim ki Koçaş Ziraat Mektebi’nin kuruluş tarihi de, tarihçesi de
internette bulunamıyor nedense. İnternet bugünler için değil miydi oysa? Diyeceğim, o denli
unutulmaya yüz tutmuş şimdilerde ziraat mektepleri!

Bugün bambaşka bir hale, okul olmaktan işletmeye dönüşmüş Koçaş Ziraat Mektebi’nin
ülkemiz nüfusu daha on beş milyon bile değilken binlerce dönüm üzerine kurulduğuna dair
tek bir bilgiye dahi rastlanamıyor ise o zaman o mekteplerin mezunları canlı birer tarihçedir.
Hem ziraat okulları hem de hala hayattaki mezunları için hiç gecikmeksizin belgeseller
çekilip, televizyonlarda gösterilmelidir. Oysa ne gösteriliyor belgesel niyetine çoğu sefer
ekranlarda? Güya doğa üzerine olanlarda bile ille yemek, ille yenip içilme teması. Yemek
masasında kavgalı dövüşlü yarışlar! İlle!

Yemekten, kebaptan başka kültür kalmadı mı bizde? Ya da izlettirilecek başka bir değerimiz?
Her şey akla ziyan arabesk tınılı kebap buğusuna, kokusuna mı indirgendi? Ama kebabın bile
ucu ister eti, ister yanındaki soğanı, patlıcanı, domatesi, közde biberi ile ille tarıma dayanmaz
mı? Yani o herkesin delisi olup çıktığı mangal ya da kebap için önce tarım gerek ki mangalın
üstü ızgara olacaklar ile dolsun, ateşinden o malum koku yükselsin.

AYŞEİ YASEMİN YÜKSEL'ın Diğer Yazıları

Yorumlar (0)

Yorumlar yükleniyor...