Kendi Tavuğumuzun Tilkisi Olmak; Geleceğimizin Avcısı Kesilmek ve Yunusun Karnı
Köşe Yazısı

Kendi Tavuğumuzun Tilkisi Olmak; Geleceğimizin Avcısı Kesilmek ve Yunusun Karnı

AYŞEİ YASEMİN YÜKSEL
AYŞEİ YASEMİN YÜKSEL
24 Jun 2025 8 dk okuma 227

“Düşmanımı aramak için yola çıkmıştım. Gittim. Gittim. Arkamı döndüğümde kendimi gördüm?? denildiğini duyduğumda küçücük bir çocuktum. Sonraları toprak bileşimli insanın başta toprak her şeye düşman olduğunu gördük. Toprağa düşman insan, kendine düşmandı aslında.

Gözü, altın yumurtlayan tavukta olan, folluktaki yumurtayı beğenmeyecektir. Oysa folluktaki dışı kireç kaplı yumurta, altın yumurtanın ta kendisidir. Acıkınca el neye uzanıyorsa, o an için altın odur çünkü. Yani aç birisi için altın, sandıklar dolusu çil çil sarılar değil,  ille karnı doyurandır.  Öyleyse tavuğun altın yumurtlayanı olmaz; olmaz daaa… Tavuk yoksa yumurta  da yoktur dersek bir gerçeğin doğru orantısını basitçe özetlemiş oluruz.

Kumaştan değil, kireçten kesenin sakladığı altın, kimyada “Au” diye simgeleştirilmiş metal halde değil, sarı protein halinde kabuğu içinde. İş ki göz ola da bunu görebilsin; öyle bir sağduyu olsun ki onu algılasın. Altın, insan için bozdurdun mu elin bollaşması demek olsa da ne felaketler, seller, kıtlıklar, yokluklar, tufanlar görmüş tüm insanlık için tok karın altından değerlidir.  İnsanlığı doyuran topraktır. Öyle ki gözü doymazların gözünü doyurması bile dilenebilir topraktan.  

Toprağın büyüttüğü bir yıllıktan kaç bin yıllığa öyle ağaçlar, bitkiler, otlar var ki ilacından gıdasına insan onlar ile tok ve diri. Bitekliğini yitirmemiş, zehirlenmemiş toprağın üstünde biten de, altında yetişen turp olsun, salep olsun, havuç, sarımsak olsun daha daha alttaki altından daha altındır. Altın, çoklukla süstür çünkü; zor günler için paradır en fazla; ama turptan kuzu göbeğine,  domalan mantarına besindir. Para yenmez malum, kıtlıkta, yoklukta.  

Şu sıralar Dünya’nın iklimi şaştı. Yağışların doludan kara, yağmura dengesi, düzeni kalmadı. Bu gerçeklerin fazlası ile etkilediği zeytinden buğdaya, zencefile, lahana, mandalinaya yetişebilmekte iken çölleşmeye yol alan Ülkemizde dağın taşın, toprağın değerini bilip korumak yerine altınından gümüşüne içindekileri çıkarmak için ameliyat edercesine bağrını deşmek onun yüreğini çıkarmak olmaz mı? Toprağın altındaki altını, üstündeki altına yeğlemek, gıdasız kalmayı yeğlemek ile eş anlamlı olmayacak mıdır? Zira hangi ameliyat narkozsuz yapılır? Toprağın narkozu da siyanür. Narkozdan sonra insan uyanır; ama siyanür sonrası toprak ölür. Yolunmuş Kaz’a döner.

Teşekkürümüzün yok etmek şeklinde olduğu besleyenimiz tek toprak mı? Sular da toprak kadar zorda şimdi. Deresinden denizine. Gölüne kadar. Suyu musluktan damla damla akarken görmenin en büyük sevinç olabileceği günlere pek yakın olmak bile gözümüzü korkutmaz oldu nerede ise.

Toprağın hasadı harmanlar dolusu başak, tahıl iken denizlerin hasadı ağlar dolusu balıktır. Tuzlu suyundan tatlı suyuna, alasından mercan renklisine besin zenginliği balıklar ille tavadaki yemek anlamlı kimi insanlar için. Oysa oltaya gelen balık kadar önemsenmiyor o balığın tavaya gelmeden önce sulara kendi yerine yavru balıklar bırakıp bırakmamış olması.  Bir kez olsun yumurta bırakmamış balıkları yeniden suya değil, mangala atar isek  oltayı tutanlar olarak bizler balık avcısı değil,  ola ola geleceğimizi avlayıp yok etmiş avcılar olacağız. Daha boyu beş santimi bulmamış çaydaki balığa tavada yağ kızdırmak, geleceğin altını tutuşturmak demek.

Doğa, hak ettiği sevgiyi, saygıyı görmek şöyle dursun alabildiğine horlanmakta. Yakılıp yıkılmakta. Milyonlarca yılda kurduğu dengesi, birkaç on yıldır yıkılıyor insan eliyle. Kusur samur kürk olmuş da kimse giymemiş tabiatlı insan, bozulan dengede payı yokmuş rolünde kâh. Öyle ki oyuncu bir satıcının, terazi kefesi altına ağırlık ekleyip, sattıklarını hak etmediği nicelikte göstermesince bir pişkinlikle doğaya verdiğimiz zararı önemsemezken her nedenin bir sonuç doğurduğu doğa,  “dede koruk yemiş de torunun dişi kamaşmış” atasözünü gelecekte bize hatırlatırsa ya? Nasıl mı? Her şey kendi koşullarında yeşerip var olabileceğinden yok edilmiş, bozulmuş doğada sonraki kuşaklar bağsız, üzüm salkımsız, zeytin tanesiz kaldıklarında görülecek;  her zaman tohum anlamında değil, insan eli ile zehrin toprağa değmesi anlamında ne ekersen onu biçersin gerçeği.   

Dağın zirvesinden denizin altına darmadağın eden kimi insan, Roma’nın bir günde kurulmadığını aklına getirmeyip, Roma’yı yakan Neron’un sarhoşluğunda yeşili boza boyamakta. Yani insan kimileyin kendi bindiği dalı kesen olmayı yeğliyor. Ani kendine, kendisi canavar kesiliyor. Doğanın bağrına çukurlar açarken kendi kuyusunun kazıcısı belki de. Kestiği daldan düşünce ayağa kalkacak hali olamayacağını anlamış da değil hala.

Yeryüzünün yeşilini, yer altının sarısına yeğlemek yanlışından doğacak sonuçları, yazılar yerine aç midelerin gurultuları anlatacak belki de, gün gelecek. Oysa o sonuca varmadan evvel Dünya’nın açlık çeken yerlerindeki insan görüntülerini hatırlamak daha akıllıca olmaz mı? Başında akbabanın beklediği Afrikalı aç çocuğun resmini bilmeyenimiz, görmeyenimiz kalmamış olsa da bu kare belli ki “vah, zavallı küçük çocuk” denilip, geçiştirilecek bir “o an” olmuş bazılarımız için. Oysa açlığın acı gerçeği olan o görüntü, yalnızca bir kare muamelesi görürse, o karenin özneleri çok yakınlarımız olabilir yakın gelecekte.

Balığın denizin balı olduğu, balık yerine plastik atıklar avlandığında anlaşılabilir tek. Market tezgâhlarındaki tahılın, meyve sebzenin, zeytinin fabrikada üretilmediğini, tarlalarda, dağlarda, zeytinliklerde yetişebildiğini öğrenmenin bedeli ağır olacak ne zamanki tarla, mera kalmadığında. Yeşile yeğlenen sarı yani altın hak getire o zaman. Toprağın altı altın olmuş ne fayda, üstünü kaplayan zeytinin sıkılmış yağını sıvı altın bilmiş köylüye, insana? Olmazsa hayatın da olamayacağı doğa değil de olmazsa koldaki, parmaktaki süsün bir noksan kalacağı altın, elmas mı demek yoksa Dünya kimilerince? Hani “Dünya süsü” diye nitelenenler. Hoş, şimdilerde dili, tarihi, kültüründen habersiz insanlar, suda olduklarını bilmeyen balıklara dönmüş de cennette olduklarının farkında değiller sanki!  

Kendisine “küçük dünya” denilen insan için denge, beyinciğindeki bir işlevden öte anlam taşımadıkça, insan doğa ile beraber kendini de bitirecek kuşkusuz. Elimizdekinin kıymetini bilmeyip toprağından bitkisine, balığına hoyratça çiğnersek etrafımız çöle döndüğünde doğasını korumuşlara gıpta edenlerden olacağız. Pek muhtemel ki sonraki kuşaklar bizi kendi tavuğumuzun tilkisi kesilmişler olarak bilecek.

Oysa uzay çölünde yüzen Dünya adlı bir yunus balığının karnındayız biz hepten. Karanlık, yönsüz, zeminsiz, susuz, ağaçsız sonsuz boşlukta masmavi bir sığınaktayız. Bize kucak açmış o karnı deşeleyip durdukça kara deliklere doğru savrulacağız.

AYŞEİ YASEMİN YÜKSEL'ın Diğer Yazıları

Yorumlar (0)

Yorumlar yükleniyor...