Hıyarın Sınıf Atlamışı Salatalığın Verdiği Kabak Tadı
Köşe Yazısı

Hıyarın Sınıf Atlamışı Salatalığın Verdiği Kabak Tadı

AYŞEİ YASEMİN YÜKSEL
AYŞEİ YASEMİN YÜKSEL
09 Apr 2025 13 dk okuma 240

Doğduğu kişi olmayı bırakıp, yazdığı kişiyi oynayanlar öyle arttı ki… Öyle çoklar ki… Kimi sınıf atlamak derdinden kimi de burnundan, saçından, lens ile sağlayacağı göz rengine bir prensese benzemekten kendi gibi olamıyor bir türlü. Peki, ne oluyor o zaman? Arapsaçı, kördüğüm!

Her adımda bu hallere rastlanır olduğundan insanlardan örnek verseniz üstüne alınacaklar çıkacak mutlak!  Aklınızdan dahi geçmemiş kimileri alınıp, size “yarası mı vardı da gocundu” şaşkınlığını yaşatacak belki de. O zaman örnekleme insanlardan değil, sebzelerden olsun. Sebzelerin diyelim ki içine salatalığın, kabağın kavun karpuzun da dâhil olduğu kabakgiller familyasının alınganlığı yok, malum. Sebzeler, sebze olduklarını bilir zira. Hıyarlar mesela; kendilerine ne Cennet kuşu çiçeği –turnagagası çiçeği- ne de Cennet meyvesi –Trabzon hurması- demezler. Hayvanlar da öyle.

Diyelim ki metroda düzgün oturmayı dahi bilmeyen içimizden birini kürklü, pençeli bir orman canlısı ile nitelesek yahut kalabalıkta olmayacak biçimde yayılıp oturan o densize biri çıkıp da “eşşeekk” dese bu, eşek diye niteleneni pek kızdırır. Yakışıksız oturuş kalkışına bakmaksızın  “eşek” olarak ünlenişini yani çağrılmasını hakaret, kabalık, uygarlık dışı bulur. Ama birileri de vardır ki… Kırk yılda bir, o da yanlışlıkla küçücük de olsa bir kusur işlemiş hakkıyla uygar biri, o kusurdan ötürü gönül almak için söze “bir eşeklik yaptım” diye başladığında size gerçek uygarlığı, insanlığı göstermektedir.  Olgunluk budur.

Biz insanların çoğunun kafası şimdiye dek de karışıktı mutlak ancak şimdilerde karmakarışık. Kör düğüm. Üstelik de yaşı başı yerinde,  otuzunu, kırkını, ellisini, atmışını, daha daha sonrasını aşmışların kafaları, gemicisinden halatına çözülemeyecek düğümler ile dopdolu. Sanırsınız ki pek narin, küçücük yeşil yapraklardan oluşan bir süs bitkisi olan arapsaçı onların ruhunda yeşermiş.

An geliyor, elinize doğmuşların, birlikte büyüdüklerinizin, çocukluktan, okuldan, hep birlikte olduğunuz arkadaştan ötelerin halleri karşısında ne diyeceğinizi şaşırıp kalıyorsunuz. Ne denilebilir ki kendiniz kadar iyi bildiğiniz birinin kendini olduğundan başka göstermeye kalkmasına?  Hatta hep öykündüğü; ama ne olabildiği ne de olabileceği kişiliği oynamasına? Sonunda düşünüp taşınıp bulabildiğim bir niteleme var onlar için; ‘ruh gelişimi” göstermemiş kişiler onlar. Montajcıları kendileri olan monte ruhlular. Kendilerini geliştirmek yerine farklı yapıdaki komşudan,  gazete sayfalarından, spordan sanat alanından gördüklerinin kötü bir kopyası oluvermişler onlar. Kendileri olmak yerine gözlerinde pek büyüttükleri birilerinin çakması olmayı yeğleyerek kendilerini kendileri yok etme yolunda olanlar. Öyle ki sebzelerden yola çıkacaktık ya örneklemede, hıyar olduklarını çok iyi bilirken tüm beklentileri kendilerine ‘salatalık’ denmesi olanlar diyebiliriz bu anlayışa.

Görmezden gelinemeyecek gerçeğimiz, sanattan başka toplumsal çevrelere kadar bilerek parlatılanların olduğu. Bir de kendini parlatanlar ama. Ancak kendini parlatma çabasındakilerin eli, ruhuna yetemiyor, ulaşamıyor. Ruh bu, beden değil ki giydir, kuşandır olmadı makyajdan estetiğe değiştir, donat. Dışı yamalı bohça olmaktan öte gidemiyor böylelerinin o zaman. Ne kırk yaması ne kırk bin yaması!

Yama tutmaz ruhların iki özgeçmişi vardır ille. Biri gerçekte kim olduklarını ortaya koyan asıl,  diğeri de kendi yazdıkları düzmece özgeçmiş. Öyle ki çocukluk, gençlik çağlarında birileri elinden tutup gezdirmese bir yerlere gidemeyecek bütçede iken bir şekilde, yine hadi evlilik yolu ile olsun, eli para görür olmuşsa birinin… En ünlü çanta markalarına kadar öğrenir ilk. Ki çantadan gözlüğe, saate, arabaya marka onun kartviziti olacak güya. Ve mesela Avrupa’dan başlayıp yurtdışı görmeli ki vaktinde imrendiği şeylere bu kez kendi başkalarını imrendirir olsun.  

Kırsalda yaşayan kesiminin yüzde seksenlerde olduğu zamanlarda gözüne o yüzde sekseni kestirip,  hedefleyen bir parlatma için yerel eski bir taş evde doğmuş birini, ev taş olduğundan mağarada, ağaç kovuğunda doğdu diye parlatmak öyle beklenmedik sonuç verebilir ki yıldızlar şaşar o parlayışa! Ya kendini parlatanlar? Aynı maden ocağında bir arada olduklarına güvenerek kömür iken elmas olmaya sıçrayış düşündekiler ya? Kendi kendini parlatma telaşındakilerinin bir önceleri bir de o önceden sonraları olacak haliyle! Milatları yani!

Kendisinden rahatsızlığı, aslı kömür iken düşü, gözü elmasta olanlar!    Arkalarındaki gerçek ile dillerinden dökülen özgeçmiş örtüşmeyenler! İki öykülüdür onlar. Biri içine doğup büyüdükleri, diğeri içine doğup, büyümüş gibi anlattıkları.  Diyelim ki tek bir akşamı ders çalışarak geçirmediği çağlarında liseyi bitirebilmek için yakın küçük kasabalara kadar kaydı aldırılıp,  biraz da ders gördürülerek sınıf geçmesi sağlanan biri, liseyi üç ayrı lisede eğitim görmüş olarak bitirmiş olsa da okul yıllarını anlattığında kendinden bambaşka bahsedecektir. Zira anlattıkları,  hep öykündükleri;  ama gerçekte asla yaşamadıklarıdır.  

Diyelim ki senaristsiniz; ama şarkıdaki gibi ‘yeni bir ben’ kisvesine bürünme çabasındakilerinin kendine diktiği kıyafete bakınca sizden daha çok senarist kesilmiş olduğunu görürsünüz. Ve düzmece özgeçmişlerdeki belki de en acınası yan, en fenası da birinin kendi uydurmaca, sahte özgeçmişine kendisi de inanır olması. Kendi yalanına kendi inananlardan olması. Ruhun onarılamaz hasarı.  Kolay değil tabii, geçmişini en iyi o biri bilirken tutup özenilesi bambaşka, üste çok bol gelecek sonradan yazılma bir özgeçmişi üste başa uydurmaya çalışmak! Kendisinin inanmadığına başkalarını inandırmaya uğraşmak! “Bakmayın Kül Kedisi halime ben aslında prensesim” masalını oynamak.   Üstelik içten içe kim ve ne olduğunu üstüne bir de kim ve ne olmadığını elbette en iyi kendi kadar çok iyi bilen başkaları olduğunu n farkında iken diken üzerinde yaşamak!  Böylesi kendinden kaçanların kaçtıkları ikinci odak, kendini öteden beri tanımış, yakınında olmuşlardır.

Yaşanmış değil de edinilmiş, düzmece özgeçmişlere başkalarını inandırmak için oynamak gerek elbet. İyi oynamak hem de! Ayten Gökçer’in dediğince. Ankaralı  tiyatro sanatçısı Ayten Gökçer, Ankara’daki bir restoranda tanık olduklarını anlatmıştı bir söyleşisinde. Söyleşiyi dinleyeli yıllar, yıllar olduğundan birebir aynı cümleyi kuramasam da kabaca demişti ki “bizler tiyatrocuyuz, oyuncuyuz. Rol yapmak, bizim işimiz. Ama bir restoranda oturup, oradakileri izlediğimde kendinden başka görünme derdine düşmüş, apaçık öyle bir oynayanları gördükçe asıl oyuncuların onlar, bizim izleyici olduğumuzu düşünüyorum”.

Ruhsal gelişimde olmak yerine ruhi yetersizlik içinde debelenenler zaman içinde boylanırlar belki ama ruhsal gelişimde bodur kalırlar.  Çoluk çocuğa karışmış olsalar bile büyümezler. Zira büyümek, omuzlara sorumluluğun binmesidir. Evli barklı birisi için sorumluluk en basitinden geçimdir öncelikle. Erkek kadın fark etmeksizin bu sorumluluğu üstlenmek ağır geliyor şimdilerde çoğuna. Evi, yuvası, çoluğu çocuğu olsa da o hala anasının kuzucuğunu oynamayı sürdürüyor. Kırk yaşına gelmiş, ne gam! Çocuklarının bakımından, yeme içmelerinden, ceplerindeki paraya kadar anne eli değmeden hayatlarını yürütemiyorlar, yaşayamıyorlar! 

Öyleleri ille annelerine yakın bir ev tutar eğer evleri yoksa. Çocuklarına tek başlarına bakamazlar evde bile olsalar, anneleri bakar. Yemekler annelerde yenilir. O yemeğin içindekiler nasıl alındı, nasıl yıkanıp temizlenip ayıklandı, pişti hiiiç akıllarına gelmez. Bir parmak şıklatma ile yemekler hazır oluveriyor, anneler yalnızca tabakları masaya getiriyor havasındadırlar. Olur ya, anneleri biraz hastalansa ya da yaşlansa, yemek yapamaz olsa o zaman yeni anne internetten sipariştir artık. Tabii bütçe elverirse.

Gelişimi bambaşka yöndeki kimi ruhlar ağır hasarlıdır.  Fazlasıyla hırpalanarak, azarlanarak,  hor görülüp, kafasında neler kırılarak, insan yerine konmayarak büyümüş böyleleri ileride herkese, canlılara saygı duyanlardan göreceği saygı dolu muameleyi yadsır. Kendilerine insan gibi davrananlara karşı yılan bile kesilebilirler hatta. Bakışlarından anlaşılır. Çünkü bildikleri dil insanca değil, zehir saçan dil, vurup kıran tavırlardır.  İnsan yerine hiç konmadıklarından ne zaman insan yerine konulduklarını görseler oksijen zehirlenmesince bir zehirlenme yaşadıklarına rastlayan çoktur.

Böylelerinin hayatı, özgeçmişi sil baştanlar ile dopdoludur. Hayatları yapboz, yazboz tahtası gibidir. Sinsidirler de.  Gizli saklı işleri,  alttan alta işler çevirmeyi, saman altından su yürütmeyi içlerine sindirmişlerdir. Çünkü demiştik ya, insan yerine konup, fikirlerine kulak verilmemişti çocukluklarında, gençliklerinde. Onlar da sinsiliği öğrendiler.  Bir de kaçmayı. Bu yüzden ilerideki yaşamları uyumsuzluklar ile geçer.

Diyelim ki iş yerlerinde o kattan bu kata, koridorun bu başından öbür başına,  yan odaların hepsine ya gönderilirler ya da gürültülü patırtılı biçimde kaçarlar. Kaçıp geldikleri yerde, kendisinden kaçtıkları kim varsa sanki ondan bunca dert yanmamış, sanki düzenini onun yüzünden bozmamış gibi düşman bellediklerine dost olurlar birden. Kendini ilkten kendi sevmediğinden dönüp dolaşıp onu küçümseyip, azarlayacak kişilerin yanında alır soluğu. Ruhları arapsaçı olunca düz bir görüntüden uzaktırlar hep haliyle. Öyle sağları solları belli olmayan, güven duyulamaz halleri vardır ki kendisinden kaçtığı kaç yüz kişi varsa onlar ile dost olurken kendisine anlayış gösterip, kucak açmış o tek kişiye düşman kesilirler. Bu da aslında şunu gösterir ki onların düşmana hiç ihtiyaçları yoktur, kendileri varken.

Kendisi ile barışık olmayanlar her şeye küstür. Koşullara, hatta yardımcı olacaklara. Hadi, yine insanlardan değil kabakgiller familyasından verelim örneğimizi.

Salatalık, toplumun çoğunun ağzında ister gerçek anlamı ile ister kinayeli anlamda hıyardır. Tarlada, toz toprağın içinde hıyar iken temizlenip, parlak parlak market tezgâhlarına çıktığında, salata kâsesine doğrandığında adı artık salatalıktır. Oysa ha hıyar olmuş ha salatalık! Sonuç değişmez adına ne denirse densin. Özgeçmişi kabakgiller familyasına dayanır. Sonuçta botanikte meyve kabul edilen, kabakgiller familyasından bir meyvenin iki ayrı adı hıyar ve salatalık.

Önemli olan salatalığın, hıyarın sınıf atlamış halinin adı olması değil. Tıpkı böcek olmaktan çok hangi böcek olunduğunun önemli olduğu gibi. Öyle ya sivrisinek de böcek, hamamböceği de. Bir de diğer adı ateş böceği olan fener böceği var ki… Koskoca karanlıkta yitmeyen, küçücük, ama kendi ışıltısı ile gökteki yıldızlara yerden nazire yapan bir böcek. Hem de tümden kendi ışıltısı ile.

AYŞEİ YASEMİN YÜKSEL'ın Diğer Yazıları

Yorumlar (0)

Yorumlar yükleniyor...