Histen Sise
Bir gazeteci, katıldığı televizyon programında “yeni kuşak kitap okumuyor, dizi izliyor?? demişti hayli evvel. Bir gerçeği kısa ve öz halde özetleyen bu çıkarımı hepten bilsek de es mi geçer olduk ne? Es geçmelerin bir sancısı olmaz mı önünde sonunda?
Romanların, öykülerin seyirciye dizi halinde sunuluyor olması, o eserin kitap sayfalarından gözle değil, görsel okunması anlamına geliyor. Dizi ya da filmler, kitap okumanın verdiği tadı verebilir mi, yerini tutar mı?
İlkin, bir kitap ile o kitabın filmi ya da dizisi elbette birbirine benziyor; ama asla aynı olamıyor. Çoğu kitabın tadı, Hele de o kitap okunmuşlardan ise filme dönüşmüş halinde yavan da olsa tat bulunamıyor. Bunu, eski bir kürek mahkûmunun kendi hayatını anlattığı ‘Kelebek’ romanını liseli iken okuyup, üstüne de filmini izleyince apaçık fark etmiştim.
Kelebek de, devamı Banko da okuyanı mutlak etkileyen romanlar idiler. Kürek mahkûmu olarak bir adada geçirdiği mahkûmiyeti boyunca yaşadıklarını anlatan yazarın evvelki hayatında medeni kanunlar geçerli iken hapisteki hayatı pek çileli idi. Orada tek yasa vardı; ayakta kalabilmek. Adadaki yaban kanunları içinde geçen yaşamı biraz da Robinsonvariydi.
Kelebek, nefes nefese bırakan olayların birbiri ardınca aktığı bir romandı. Masumken suçlu damgası yemiş bir kürek mahkûmunun nasıl da doğduğuna pişman olduğunu öğreniyordunuz romanın her satırında. Sonra kaçışının heyecanını yaşıyordunuz sayfalarca. Okyanusta bir adaya ayak basıyordunuz kaçak ile. Denizin tuzunu tadıyordunuz. İstiridye avlıyordunuz. İstiridyede saklı inicinin kabuklarından sökülüşünü an be an görür gibi oluyordunuz. Sanki ayaklarınız ılık deniz suyunun köpüklerine değiyordu. Hindistan cevizi ağacının gölgesinin vurduğu kuma basıyordunuz. Açık deniz balıklarının lezzetini damağınızda hissediveriyordunuz. Kulağınıza yerli danslarının müziği geliyordu. Satırlar sizi yerlilerin yaşadığı bir adaya alıp götürüyordu. Sayfaları çevirirken kitabı okumuyordunuz; yaşıyordunuz adeta.
O denizi, kumu, hindistancevizi ağaçlarını, istiridyeleri, incileri ve masumken mahkûm olmuş bir kaçağın gerçek yaşamını okumuş biri olarak filmini dört gözle beklemiştim. Ancak sinema salonundan çıkarken bir film mi izledim, bir belgesel mi kararsızlığında kalmıştım. Bir mahkûm üzerine işlenmiş sanki kaba saba bir belgesel izlemiş gibiydim. Hiçbir duygu katılmamıştı filme. O güzelim Kelebek romanından fersah fersah uzaktı Kelebek filmi. Kitaptaki coşku, duygular, heyecan filmde bir tutam da olsa yoktu. Yüzeyseldi. Kelebek romanının ruhu olan suçsuz mahkûmun hisleri, acıları duyumsanmıyordu. Kelimelerin gücü yoktu, duyguların es geçildiği filmde.
Romanı Türkçeye tercüme eden çevirmenin belki kitabın aslından bile başarılı anlatımı filmden beklentimi arttırıyordu; ancak Kelebek romanı ne kadar duygu yüklü ise Kelebek filmi o denli hissiz bir filmdi. O film, seyrin, okumanın yerini alamayacağını; seyrin bazen çok yavan kalabileceğini en okkalısından anlatıyordu. Bir kitabın okuyanda oluşturduğu etkiyi, film ya da dizi veremeyebiliyor imiş yani.
Johann Wolfgang von Goethe için “bir kitap yazmış ve hayatı değişmiştir” denilmekte, malum. Yetmemiş o kitabı okuyanların pek çoğu için de “bir kitap okuyup, hayatlarının değiştiği” tanımlaması yapılmış bir de. Pek çok okurun, Lotte’ye vurgun genç aşık Werther ile kendilerini özdeşleştirerek mavi ceket sarı pantolon giymelerine bile vesile olan bu kitap, Genç Werther'in Acıları.
Goethe, Almancayı olağanüstü kullanan, üslubu, anlatımı ile okuyanı esir alan bir yazar. Sözcükleri kullanmakta bir dahi. Almancayı öylesine iyi kullanıyor ki Almanca bir hamursa Goethe o hamurdan her tür ekmeği, acı, tuzlu, tatlı her tür lezzeti üretebiliyor. Almancayı alabildiğine ustaca kullandığı bu yapıtı daha yayınlanır yayınlanmaz okuyucu sayısının çokluğu bir anda dikkatleri çekiyor. Kitap o kadar etkileyici ki intihar edenler bile oluyor okuduktan sonra.
Roman başka dillere de çevriliyor. Ancak şu görülüyor ki kitabın Almanlarca okunan Almanca baskısının etkisi başka dillerdeki basılanlarda görülmüyor. Çok şükür ki kitabın farklı dillerdeki baskılarını okuyanlardan intihar eden olmuyor. Bu da dilin gücüne, dili mükemmel kullanmanın etkisine bağlanıyor. Genç Werther’in Acıları, başka dillere çevrildiğinde bir bakıma Goethe’den değil de başka ağızlardan anlatılmış olduğundan Almancada sahip olduğu etkiyi kaybediyor. Eser aynı olsa da anlatım, dilin kullanımına, kimin ağzından anlatıldığına bağlı olarak farklılıklar kazanabiliyor ya!
Şimdilerde okumak, seyir yani izlemek ile yer değiştirdi. Tarihimize, geçmişimize kadar en yetkin tarihçilerin kaleminden anlatılanlar ile değil de senarist yaklaşımından anlatılan diziler sayesinde ilk kez duyulur oldu bile. Yalnızca Türk romancıların kitapları değil; yabancı yazarların kitapları da dizileştiriliyor, uyarlanıyor. 19. yüzyılda yaşamış İngiliz romancı Jane Austen kitaplarından epeyce dizi çekildi mesela, bize uyarlanıp. Türk Edebiyatı’nın hayli eski romanları dizi oluyor, kapış kapış.
Romanlar hatta kısacık öyküler dizileştirilirken kahramanlar, olay aynı elbette aynı olmasına daaa… Ancak satır aralarını doldurmak olgusu var dizilerde. Satır araları doldurularak konu alabildiğine genişletiliyor, uzatılıyor böylece. Bir kahraman romanda ayrıldı ve gittiyse o kahraman nereye gitti, ne yaptı, ne yedi içti, gittiği yerlerde kimlerle tanıştı gibi eklemeler ile bölümlere bölüm ulanıyor. O küçücük, birkaç günde okunan romanlar da birkaç senelik dizilere dönüşüveriyor böylece. Başarılı da oluyor kimileri.
Eskilerde okuduğumuz bir romanın dizisi konu olarak tanıdık; ama dekoruyla, ortamıyla başkalaşmış olarak çıkıyor karşımıza. Eski romanlar yeni diziler olurlarken köşkler, konaklar villaya dönüşüyor; atlı arabalar yerlerini lüks otomobillere bırakıyor. Bir de ucu yanık kâğıtlarda mektuplaşmak yok şimdilerde. Mesajlaşıyor kahramanlar, son model cep telefonlarıyla. Teknolojinin dizilere etkisi, yapay zekâ üretimi görsellere kadar el atmış halde.
Eski eserler dizi haline getirilmek üzere allanıp pullanarak, yaldızlarla sıvanıyor; olabilecek her olanak seferber edilerek yapılıyor çekimler. Giysiler için bir ekip, makyaj için ayrı bir ekip, dekor için bir başka ekip yani her bir iş kalemi için ekipler oluşturularak eskiler, yenilenerek çekiliyor. Bu tür bir çalışma, belirli bir izleyici kitlesini de haftanın belli günlerinin belli saatlerinde televizyon başına çekiyor besbelli.
Kapak resmi bile kendine has bir ayrıntı olan kitap, kâğıt kokusu duyularak satır satır okunmadıkça okunmuş olmaz! Bir roman, öykün dizi ya da film olmuş ise biraz yavan çokça katıklıdır. Yavandır; zira betimlemesizdir. Satırların uyandırdığı göz önüne getirip, düşte canlandırmadan uzaktır. Zira okumak, okurken kendi görsellerinizi düşlemek iken diziden izlemek, betimlenen her şeyi kendiniz düşlemek yerine hazıra konmaktır. Herkes, okuduğunu kendi hayalindeki gibi algılar çünkü. Bu, dizi izlerken olmaz ama. Kitaptaki koltuk, okuyucunun hayalindeki koltuktur; kitaptaki sokak, okurun hayalindeki sokaktır; kitaptaki soğuk, okuyanın düşlediğince üşütücüdür. Sayfalara dokunmak, kelimelere dokunmaktır. Kitaplar hissettirir, diyeceğim. Çünkü hislidir!
Kitaptaki bir kişi, bir ev, bir yol okuyanın anladığı, düşlediği neyse o haldedir. Oysa bir film kaç kez çekilirse o kadar başkalaşır koltuk da, ev de, yolda. Böyle olunca da her seferinde okuyanın düşündekinden aykırı durur filmin her uyarlaması. Bir kitap kaç kez film ya da dizi olarak çekilirse o kadar başkalaşır o kitabın köyü, kasabası, taşı, toprağı. Kitapta değişmese, hep aynı kalsa da.
Diziler katıklıdır zira dizileşmiş eserlerde görüntü yönetmeninden, karakterleri yorumlayana kadar katkılar vardır. Elli yıl önce filmi çekilen bir roman bugün yeniden çekildiğinde elli yıl önceki ve bugünkü film, çok benzeyen konuları olan iki ayrı film gibi durabilir. Eski yapıtların şimdilere uyarlanmış hallerinde eserin yazıldığı çağda henüz keşfedilmemiş olan her türlü teknolojik gereç yer alır. Aynı konu ile zamanda yolculuk da izlenmiş olur böylece.
İyi dizileri izlemek hoş, eğlenceli. Ancak bir kitabı, kâğıdın kokusunu duyarak okumaya benzemez onun filmini ya da dizisini izlemek. Filmler, kitapların yerini alamaz. Bir saatte, en fazla iki saatte biten bir film, kaç geceler uykusuz okunan kitaba benzer mi? Filmde hiç hissedilmeyen ince ayrıntıları sadece kitapta yakalayabilirsiniz.
Dizi ya da film izlenecek elbette; ama kaç yılda yazılmış bir roman, kaç haftada son haline gelmiş bir öykü, dizisi izlenerek okunmuş olamaz. Hele de tarih, dizi bölümlerinden öğrenilemez. Okumak kitapladır; kitabın görselleşmiş hali yani diziler, evde akşamları vakit geçirmek içindir. Kitap, ruhun şelale gibi dökülüşü denebilecek içten dışa akış olan sözcükler ile tablolar çizmek iken diziler, ayrı yaklaşımlardaki birçok kişinin el birliği ile görselleşmiş öyküleri her göze sunmasıdır. Bir romanın uyandırdığı izlenim, bir dizide altüst olabilir. İster roman, ister öykü, ister tarihi bir kitap, sis altında kalabilir.
Yorumlar yükleniyor...