Ham İğde
Keşke Ülkemiz bir futbol sahası, yaşam da futbol maçı gibi algılansa! Belki anca o zaman tıp, inşaat mühendisliği gibi en hayati dallarda bile ısmarlama diploma edinmek de başta hakkın, erdemin, kuralların çiğnenmesi de yaşanmayacaktı. Zira kurallara sıkı sıkıya uyulup uyulmadığına dikkat edilen tek yer futbol sahaları artık, malum. O dikkat de hakem düdüğü bizim takımın lehine mi çaldı yoksa aleyhine mi dikkati. Rakip takımın aleyhine ise yum gözünü gitsin!
Duvarda asılı diplomaların internetteki satış ilanı ardından gömlek alırcasına bedeli ödenerek alınmış sıradan bir kâğıt olabileceği gerçeği herkesi altüst etmişken gidilen doktorun essahtan doktor mu yoksa satın alınan diploma ile öyle imiş mi gözüktüğüne aldırış edilmiyor, hakemin neye düdük çaldığına dikkat edildiği kadar. Böyle olunca da kurallara uyanların tek hakemler, kuralların geçerli olduğu yerlerin de tek televizyon deyişi ile “yeşil sahalar” olarak benimsenmesi giderek büyüyen bir bataklığa dönüşüyor. Ama daha beteri de var…
Daha beteri şu; varsayalım ki tutulan takım bir haksızlığa uğradığında gösterilen tepki ile aynı haksızlık rakibin başına geldiğinde ortaya koyulan tavır aynı mı? Haksızlık yani kural çiğneme karşısında her defasında aynı duyarlılık gösterilebiliyor mu? Bu ince ayrıntı düğüm olursa geri kalan her şey kördüğüm olur, malum.
Yoksa her şey statta kalıyor, stat çıkışında bir sonraki maça kadar tüm duyarlılıklar askıya mı alınıyor? Ki daha maçı izlemek üzere gelirken yolda trafik işaretlerini görmezden gelip, trafik kurallarını defalarca ihlal edenler maç çıkışı döndükleri evlerinde de kural dışı davranışların en sivrilerini, uçlarını sergileyebilirler. Bu işine geldiğinde başka, işine gelmediğinde bambaşka yaklaşım çifte standarttır. Hani anlatılmıştı ya vaktinde; “hanım yaparsa kaza, halayık yaparsa ceza” denilerek.
Maç da bitti, eve giden yol da bitti diyelim. Çifte değerli yani standartlı böylesi anlayıştakiler, altlı üstü oturulan apartmandaki dairelerine adım attıkları andan başlayarak ortak yaşam alanları kurallarını umursamayıp sanki Himalaya eteklerindeki yak sürüsü gibi istediğince koşturmaktan, tepinmekten, sabahtan gece yarısını geçe uyuyana kadar gürültünün dayanılmazını dinletmekten geri kalmazlar çoklukla. Yetmedi metro ile bile bir saati bulan uzaklıktaki falancasını filancasını, oğlunun, kızının çocuklarını kreşe çevirdiği eve doldurup tepindirir, kırıp döktürür, zıp zıp zıplatır. Etrafta en çok beş dakika uzaklıkta en az üç, dört çocuk bahçesi varken çocuk bahçesine götürmez; ama evde basket oynatır veletlere. Tüm bunları yaparken aklına ne kendisinin de uyması gereken kurallar olduğunu getirir ne de onları umursar. Futbol maçı dışında umursadığı tek kural vardır o da işine geldiğinden; “ben istedim, oldu” anlayışı. “Kendine yapılmasını istemediğini başkasına yapma” sözünü de sosyal medya hesaplarında belki defalarca paylaşmış bile olabilir çifte standartlı anlayıştakiler! Bu, tedavisi olası gözükmeyen ağır bir bakış hastalığıdır.
Hayatın akışını sağlayan düzen belli kurallara bağlı olduğundan düzgün işleyişin sürdürülebilirliği için onlara uyulup uyulmadığı konusundaki duyarlılığı tek futbola indirgemeyip, geri kalan her şeye de gösterebilseydik keşke! Hiç oluru bulunmayan şeylerin nasıl aniden olu oluverdiğini irdeleyip, usulüne uygun mu yoksa bir yolu bulunmuş da kuralına mı uydurulmuşlar hakkındaki gerçekler, maçtaki kararlar kadar aklımızı kurcalasa keşke! Eğer böyle olsa idi sorunlar daha doğmadan önlenmiş olmaz mıydı?
Dikkat mi etmiyoruz yoksa farkında olmadan dikkatler başka yöne mi yoğunlaşıyor çoğu olguda? Söz gelimi televizyon kanallarının kimisinde saatler boyunca havadan sudan konular ile geçiyor vakit. Ya da dizilere kadar alenen yanlış bilgiler aktarılıyor hatta, dezenformasyon nedeniyle. Bilgisizlikten midir, cehalet nedeni ile akıl edememektendir bilemeyeceğiz doğrular değil de kafada kurulanlar senaryolara kadar girerse o zaman habere, doğru bilgiye erişim kuralı yara bere almaz mı? Güvenilirliğini kaybetmez mi?
Diyelim ki dizi İstanbul’da çekilse de temeli Kapadokya kültürü üzerine kurulmuş bir öyküyü anlatıyor ise seyrettirilen elbette Kapadokya kültürü olmalıdır. Gerçek kültürü ama ekleme yakıştırmacalar değil! “Aman canım sen de, Peri Bacaları Diyarı’nda ne aşiret ne de öylesi töreler olmasa da ben diziye koyuvereyim, ekleyivereyim bunları, heyecan katar” diyebilmek alenen dezenformasyondur. Bilgi çarptırmasıdır yani. Hadi göstersinler bir tane Kapadokya’da köklü, yüzyıllara dayanan aşiret, adını versinler de biz de öğrenelim. Verilemez, çünkü yok. Böyle olunca doğruyu yansıtma gerçeğine, kuralına kulak tıkayıp, dezenformasyon yani bilgi çarpıtması içeren senaryoların çekilmesi doğru mu? Ayrıca bu durum neden kaynaklı, cahillikten mi? Yoksa?
Doğru iş yapmanın ilk kuralı, işi bilenin yapmasıdır. Bu kapı da yeterliliğe, yetkinliğe açılır haliyle. Anca yetkin olabilenler işini doğru sıralama ile kuralına göre ortaya koyabilir. Biri keresteleri diğeri insanı iş edinmişlerden marangozun işini hiçbir cerrah yapamaz, cerrahın yaptığını da marangoz. Demir döverken çıkan ses müzik gibi gelse de beste yapmak müzisyenin, demirden nal yapmak da demircinin işidir. İşte kuralına uygun iş ile uygun kaçmayan işin yama tutamayacak açığı bu inceliktedir!
Kural denilen olgu, kısıtlama değildir. Karmaşanın önüne geçmek, günlük yaşamdan her şeye akışın yolunda ilerlemesini sağlamak içindir. Kuralsızlık, sosyal heyelan getirir. Heyelan ne idi, başa koskoca taşların, kayaların düşmesi idi. Sosyal, toplumsal heyelana uğramamanın kuralı da heyelan bölgesine ev yapılmaması gerektiğince yanlışlara yer açmamak, sorunların doğacağı ortamlar oluşturmamaktır haliyle. A’dan Z’ye ne varsa her olguda olması gerekene, kuralına uyulursa çatılara yani başa taş düşmeyecek elbette. Diyeceğim kuralsızlık, boğaza oturan ham iğdedir.
Yorumlar yükleniyor...