Gelincik Şurubu Kırmızısında, Ada Yelinde
Tarihin ‘geçilmezi’ Çanakkale denilince akla ilk gelen tarihten çok turizm artık. Doğa, kültür düşkünleri için Kaz Dağları ve adalar oksijen dolu fotoğraf kareleri anlamında. Şimdilerde kimi sanat atölyesine dönüşmüş, bahçe içinde, ahşap kepenkli, şirin eski taş evli kareler… Taş evlerin oya gibi işlenmiş demir korkuluklu balkonları ayrı güzel, kimilerinin üzeri zeytin dalı desenli seçkin işçilikteki tokmaklarıyla demir ya da tahta kapılar ayrı güzel. Perdeler ya beyaz iş, ya ucu dantelli amerik
Gökçeada ve Bozcaada meydanlarındaki masalımsı evler çoktan dükkânlara dönüşmüş. Dibek
kahvesinden sakızlı muhallebiye, patlıcanlı börekten domates reçeline, gelincik şurubundan
reçeline, kurabiyesine kadar oraya özgü şeyleri satan aile işletmeleri olmuşlar. Arnavut
kaldırımlı sokaklar asmalarla, sarmaşık çiçeklerle kaplı. Oksijen solunuyor doyasıya. Adaların
yerleşim yerleri dışında kalan kısımları çoklukla tarım alanları. Öylesine güzel tarım yapılıyor
ki betonsuz, kulesiz o topraklarda. Yakınlarda organik tarım için çiftlikler kurulmuş ancak
gençlerin bu konuya hevesli olmamaları nedeniyle sürdürülememiş.
Adalardaki akış, kıyıcı kent hayatından çok uzak. Öyle ki ille okuyarak para kazanılabileceği
görüşünün aslında ne kadar yavan olduğu geliyor akla orada. Toprağı işlemenin ve zanaatın
aslında kaç eğitime bedel olduğu geliyor. Bir zanaat edinerek, yöresel yemekleri bilerek çok
daha fazla kazanılabileceği apaçık göz önünde orada çünkü. Taş kırarak ya da kızgın güneş
altında asfalt dökerek kazanılan bir günlük yevmiyenin kaç katı gelir, diyelim ki herkesçe
yapılabilecek gelincik yahut kiraz domates reçelleri ile haydi haydi sağlanabiliyor. Çünkü
kentten usanmış insanlar soluğu bloksuz, trafiksiz, betonsuz adaların köylerinde alıyorlar.
Gökçeada’da hakkıyla domates reçeli yapan bir evin kapısına, reçeller tezden kapış kapış
satılıp tükeniverdiğinden “Tatlılar bitti. Yarın bekleriz” yazılı bir kâğıt iliştirilmişti. İsteseler
çarçabuk, uydurmacasından reçel yapabilirlerdi; ama kaliteyi düşürmek yerine adlarına
yaraşır ürün yapmayı yeğlemekteydi notu asanlar. Bu yüzden de kaç yıldır domates reçeli
sevenlerin mutlak uğradığı mutfaktır orası.
Pek tatlı bir dersti kapıdaki not. Kaz Dağları’ndaki molada karşılaştığımız savsaklamalar gibi
bir kerelik kazanca tamah değildi. Adatepe’deki kır bahçesinde patlıcanlı gözleme siparişi
verenler, dörde ayrılmış gözlemenin her bir diliminden sadece ufacık tek bir patlıcan parçası
çıkınca şaşıp kaldılardı da. Yine otlu gözleme isteyenler, gözlemenin hangi otlarla yapıldığını
sorunca “çeşitli” cevabını alıyordu. Ki bu da olağandı. Çünkü mevsim otları dışında
gözlemeler için her yanda, evin bahçesinde yetiştirilen pazı ile ıspanak bile vardı. Ancak
azıcık çökeleğin katkısıyla yapılan harca yalnızca bir sap dereotu doğrandığından kimi otlu
gözleme otsuzdu; ama yine de pahalıydı. Patlıcanlı denilip de patates harçlı, otlu denilip de
tek dereotlu gözleme sunanlar, kendilerine güvenen müşterilerine daima en iyi reçeli satmak
fikrindekilerden ne kadar uzak bir yaklaşımdaydı.
Baharda her yanda gelincikler biter. Ama Gökçeada ve Bozcaada dışındaki yerlerde
gelincikleri toplayıp şurup yaparak satana rastlanmaz. Oysa narin gelincikler toplanıp
yapraklarının dibindeki siyah taban makas ile kesilip -yoksa acı oluyormuş- tadı damakta
kalan gelincik şerbeti yapılsa keşke her yerde, adalardaki gibi… Gelinciğin al yaprakları
hamura konduğunda esmer bir kurabiye çıkıyor ortaya. Gelincik kurabiyesi, ağızda kıyır kıyır
dağılıyor; kokusu ve nefis lezzeti bambaşka. Gelincik, kırmızıdır. Kan kırmızı. Domates de.
Çanakkale’de her şey tarihin renginde, al gelinciklerin şurubuna kadar al bayrağımız
renginde.
Adalarda yaşayan aileler elbirliği ile çalışıyor. Kimin elinden ne gelirse onu üretiyor. Midye
kabuğu toplayan onlardan, olmadı kuru dal parçalarından rüzgârgülü yapmış satmak için.
Yaşı haylice kadınlar, ördükleri yün çoraplardan, dokudukları heybelere kadar satıyorlar. Kaz
Dağları’nın her bir yanından toplanmış limon kokulu kekikleri bazen on iki yaşlarında bir
oğlan satmakta.
Çanakkale’yi anlamak, daha karnınız doyarken başlıyor. Sokak tezgâhları başındaki
kadınların, onların kızlarının, gelinlerinin, torunlarının dağdaki otları, bahçelerindeki
bademleri, keçilerinin, koyunlarının yününden dokudukları küçük heybeleri, etraftan
topladıkları gelinciklerden yaptıkları reçelleri raflarda, tezgâhlarda görünce anlamaya
başlıyorsunuz. Fransızca, İtalyanca adlı yemeklere, soslara kurban etmedikleri
anneannelerinin büyük büyük anneannesinin de yaptığı börekleri, kurabiyeleri hala yapıp
sattıklarını görünce. Ancak anlamak için baktığını görmek şarttır önce!
Elbette Çanakkaleli ailelerin, kadınların, çocukların yaptıklarını yapabilmek için öncelikle
elverişli ortam gerekli. Yani kültürleri yutmaya doyamayan, bir telefon sonrasında yirmi
dakikada pizzaların kapıda hazır olduğu, ayaküstü atıştırmaların, diyelim ki kabak çiçeği
dolması gibi yöresel yemeklerin önüne geçemediği bir ortam gerek ilkten. Hangi metropollü
kadın, adalı kadınların yapabildiklerini kent ortamında kolayca yapabilir? Gelinciği nereden
bulacak, kır otlarını kulelerin beton duvarlarından mı toplayacak? Çanakkale ve çevresi işte
metropol gerçeğini tatlı tatlı; ama dost acı söyler içtenliği ile anlatıveriyor anlayabilene. Ama
dağlara çıkınca dağlar soluveriyor artık kimi zaman!
Kuşkusuz böylesi zengin ortamlar tek Çanakkale’de yok. Her yerde var. Erzincan’da mesela.
Daha bile fazlası var hem de. Ama zanaat öğrenmek yerine hiçbir beceri kazandıramasa da
kolayından işe girme yolları anlayışı geçerli oldukça Çanakkale’yi anlamak yerine gezmek
yeğlenecek gibi. Açık hava sınıfında öğrenilen bir ders Çanakkale ve adaları. Sadece görmeyi
bilenlerin alacağı bir ders. Çanakkale’yi anlamak; ama her şeyiyle! Tarihiyle, doğasıyla,
tarımıyla, bugünüyle.
Gelibolu sahili boyunca uzayıp giden yolda açık camlarından bangır bangır müzik yayılan
arabalarıyla sanki rallicilik oynayanları görmek çok düşündürücü. Böylelerinin tarih bilgisinin
olup olmadığı -ki yokmuş gibi gözükmekteler-, o topraklardaki yaşı sekizden seksen sekize,
kadın erkek, çoluk çocuk yatmaktaki sayısız şehidimizin bu pervasızlık için mi az önce şehit
düşen arkadaşlarının ardından kendilerinin de şehit düşeceklerini bile bile, her değerimiz için
on beşindeki bedenlerini iki dakika sonra siperlere attıklarını düşünüyor insan. Öyle bir
olağanüstü geçmişin olduğu yerde, yeri göğü gösteriş için müzikle inletmek neyin nesi? Ve ne
amaçla? Kurşun sesi ile vınlamış o havda başka başka havaların ses duvarını delercesine
arabalardan yükselmesi ne demek?
Çanakkale’yi anlamak, şehitlikler gezilirken ağlamak değil tek! Şehitliklerde yatanların orada
yatmayı seve seve istemelerinin nedenlerini de anlamak demek! Toprağın üstündekiler kadar
altındakileri de görüp kavramaktır Çanakkale ve Çanakkale’yi anlamak!
Yorumlar yükleniyor...