Fıstık Çamı İbreleri Arasında Bir Ateş Böceği
Köşe Yazısı

Fıstık Çamı İbreleri Arasında Bir Ateş Böceği

AYŞEİ YASEMİN YÜKSEL
AYŞEİ YASEMİN YÜKSEL
07 Sep 2025 11 dk okuma 261

Ateş böcekleri, yere düşmüş yıldızlardır belki de. Yerin yıldızları, ateşböcekleridir zira. Yok mu peki insanlar içinde ister “yıldız??, ister “ateş böceği?? diyebileceğimiz ışık saçıcılar? Var! Bazen çok da yakınımızdalar üstelik. Hep “Dünya’nın ağırladığı çok özel ruhlardan biri idi?? diye bahsettiğim Annem gibi.

Topu topu üç kez ateş böceği görmüşlüğüm var. İkisi Karadeniz’de. İlki Ünye’deki ortaokul öğrenciliğim sırasında, kampta. Çamlık’tan az ötede, denize tepeden bakan, fındıklıklar ile çevrili, çadırlardan oluşan bir kamptı Ünye’deki kampımız. Anca yağmur yağınca çamların altında kalan çadırlara girerdik. Çünkü branda bezinden çadıra düşen damlaların sesini dinlemek büyük keyifti. Aksamları herkes gazinoda olurdu, çoluk çocuk.  Annelerimiz boncuk işi bilekliklerden örgüye neler işlerken biz çocuklar da kendimizce eğlenirdik. En büyük eğlencelerimizden biri, iki yanı da eğrelti otları, ısırganlar, böğürtlenler, çiçekler ile kaplı patika yoldan sahile inip, Karadeniz’in kara kumlarında, dalgaların kıyıya taşıdığı kütüklere oturarak göğe bakıp, yıldız kayması izlemekti. O zaman yıldız kayarken dilek tutmazdık; ama zaten kayan bir yıldız gören, onu gördüğü için dileği gerçekleşmiş çocuk sayılırdı.

Hava karardıktan sonra, beş yaşından on beş yaşındakine kampın tüm çocukları, başımızda birkaç büyük ile yine patikadan, eğrelti otları arasından sahile inerken görmüştüm ateş böceğini ilk kez. Nasıl parlıyordu! Sanırdınız ki gökten bir yıldız kaymış da oracığa düşmüş. Gökte beklerken yerde rastladığım yıldız, yeşil renkte bir ateş böceğiydi. Durup epeyce izlemiştik onu. Ortaokul sonrası yeniden Ankara’ya dönünce zor alışmıştım fındıklıklar, çamlıklar olmadan,  arka bahçedeki incir, limon, portakal, mandalina çiçekleri kokusundan yoksun halde bu çiçek açmaz, limon çiçeği gibi kokmaz beton görüntüsüne.

Ünye’den sonra yıllarca bir daha ateşböceği görmedim. Ta ki iki binli yıllardaki bir Doğu Karadeniz gezisine kadar. Üstelik bu kez gündüz vaktiydi. Doğu Karadeniz dağlarında, rehberimiz bir yaprağa konmuş ateş böceğini gösterivermişti. O zaman anladım ki ateş böcekleri benim için yerdeki yıldızlar. Onların adlarını beğenemedim tek. Neden yalnızca sanki yerin yıldızları gibi ışık saçarken, hiçbir şeyi tutuşturup, yakmadıkları halde onlara “ateşböceği” denmiş ki? “Yer yıldızı böceği” denebilirdi mesela.

İkinci kez ateşböceği gördüğüm Doğu Karadeniz turundan sonra da onlara rastlamamıştım. Ta ki bu yılın, iki bin yirmi beş yılının Temmuz ayının son haftasına dek.  Sabaha Ankara’ya döneceğimiz geceye kadar.

Bundan seneler önce, bir ucumuz olan Çeşme’deki sitede ilk iki yıl boyunca elektriksiz yaşamıştık. Haaa, elektrik de,  televizyondan elektrikli her cihaza kadar vardı o senelerde elbette, çok daha öncesinde de olduğu gibi ancak bizim sitenin etrafı tümden birinci derece doğal SİT alanı olduğundan hem yerleşim yoktu ki elektrik direkleri dikilmiş olsun hem de oralar bozulmasın diye, doğal SİT alanını korumak için asfalt yol bile yapılmıyordu. Elektrik de bile isteye getirilmemişti bu yüzden. Yangın filan da çıkmıyordu böyle olunca. Doğa da bozulmadan kalıyordu.

Elektriksiz iki yıl boyunca, gece karanlığında ay ışığı ile aydınlanmıştık. Ay ışığı ne güçlü imiş meğer.  Çevrede yapılaşma dolayısıyla ışık kirliliği olmadığından sanki gökte asılı bir avize gibi aydınlatan Ay’ın parıltısında her yanı enikonu görebiliyorduk. Sanki pek güçlü bir floresan ışığında oturmaktayız hissini veren o ışığın altında, her akşam, siteye taşınmış olanlar, nüktedan mı nüktedan Annem ile sohbet edebilmek için bizim bahçeye doluşurlardı.

Temmuz sonunda Çeşme’ye giderken orada çok uzun boylu kalamayacağımızı biliyorduk. Zira şu son yıllarda akla gelmeyenlerin başa gelmesi yüzünden koşullar farklılaşmıştı. Yetmezmiş gibi İzmir bölgesine, haliyle Çeşme’ye elektrik sağlama hizmeti özelleşmişti. Bu yüzden mevcut elektrik hatlarımız iptal edilip, yerine özelleştirilmiş elektrik dağıtım hizmeti üstlenecek şirket, bizlerin ödeyeceği para karşılığında kendi hattını döşeyecekti.  Bu işler yapılırken herkes Çeşme’de değildi, bulunmuyordu elbette. Biz Ankara’da idik diyelim ki. Kimi İstanbul’da, kimi Kanada’da, kimi Avrupa’da idi.  Çeşme’de sık sık yaşanan elektrik kesintilerinden sitedeki komşuların yıldığını duyuyorduk.  Gittiğimizde, kesinti yaşamamayı umuyorduk.

Uzun yolculukta hız sınırının çoğu yerde altmış kilometreye düşmesi, bazı yerde seksen kilometre olması nedeni ile Ankara İzmir arası uzadıkça uzadı. Yol uzadıkça sıcaklık rekorları kırılan Temmuz ayında yolculuk pek bezdirici ve yorucu geçti. Ankara İzmir arası ne kadar zorlu ise tampon tampona ilerleyen Çeşme otobanının trafik yoğunluğunda otoban çekilmez haldeydi.  Aşırı hızı kendilerine sanki ekmek, su, hava bellemiş kural tanımazlar da cabası. Hava kararırken anca varabildik Çeşme’ye.

Kırk beş derecenin üzeri sıcaklıkta, çoklukla atmış kilometre hız sınırı ile alınan yol bitmek bilmedi. Oysa daha eve varılacak. Ev, ocağından fişi çekilmiş buzdolabına, kepenklerine kadar kapalı ev. Açılacak. Havalandırılacak. Her şey toparlanmış halde, onlar kullanışlı hale getirilecek o yorgunluğun üzerine. Yükler var bir de. Tek tek taşınacak. Diş macununa kadar da çantalardan, bavullardan çıkarılıp yerine yerleştirilecek. Magazin sayfalarındaki Çeşme beklemiyor yani bizi. Hiç öyle olmadı, dahası tatil bile denemez benim bunca yıllık Çeşme yolculuklarıma. “Tadilat-tamirat işbaşısı” denebilir ama.  

Sonunda evin kapısını açmak bir “oh” demek olmalı. Kapalı pencerelerden ötürü içerisi karanlık olduğundan ışığı açmalı önce. Ama… Düğmeye basar basmaz elektrik göz kırpıp, gidiverdi. Elektriksiz kaldık daha kapıdan içeri girmeden.

Ufak onarımlar yapılan bitişik yani ikiz evin de elektriği gitmiş bizimki ile. Şalterden kaynaklanmayan bir arıza olduğunu anlayınca sokağın girişindeki trafoya gidip, kaçak akım rölesine baktık ilk, o yorgunluk ile.  Sorun, elektrik sağlayıcı özel şirketin döşediği, sokak taşları altında kalan kablolarda imiş. Meğer ikiz konutlardan oluşan sitenin sokak taşları altında kalan kablolar, bizim ikiz evlerden her biri için ayrı ayrı çekilmemişmiş. Tek bir kablo olarak çekilip, kapılarda ayrılmış hat.

Kablolar daha yeni döşenmişti ve parasını da bildirilen hesaba yatırmıştık site sakini olarak. Gel gör ki ödediğimiz paranın karşılığı olan hizmet yoktu yani elektrik yanmıyordu. Daha da kötüsü yanacak gibi de değildi.  O sıcakta buzdolabı çalışmayacaktı mesela. Ki yanımızda ille buzdolabında saklanması gereken gıdalar vardı. Zira yol yorgunluğu ile sabah markete gidip alışveriş yapamayacak olduğumuzdan mutlaka birkaç günlük peynirden evdeki sebzeye kadar beraberimizde getirmenin şart olduğunu biliyorduk bunca yıldır.

Çeşme deyince herkesin aklına muhteşem bir tatil gelebilir magazin görüntülerinden dolayı; ama şimdiye kadar hele de bu yıl bizim başımıza gelenler hiç de öyle olmadı. Öyle ya, çamaşır makinesinden elektik süpürgesine, buzdolabına kadar her şey elektrik ister. Biz de masrafını karşılayıp, ödediğimiz elektriği kullanmak bir yana, hem de çok yüklü tüm masrafı bize ait gösterilen yeniden kablo döşetmek gibi akıl almaz bir durum ile karşı karşıya idik bir de. Özel elektrik şirketi, döşediği elektrik hattı çalışmasa da sorunun giderilmesine karışmıyormuş nedense! Sanki başkası döşedi kabloları, sanki sorun başkasından kaynaklı? Gelen ustalar, sokağın başındaki trafodan sokağın sonundaki bizim eve kadar tüm yolun bizim tarafımızdan boydan boya yeniden kazdırılması gerektiğini söylemez mi? Sanki elektrik sağlayıcısı şirket biz miyiz?  Üstelik kazıdan önce de bazı ölçümler yapılmalı imiş, ustalara göre. Bunun için de İzmir’den ölçüm cihazlarının getirtilmesine kadar daha neler neler söylediler.

Madem şirketin döşediği kabloların hayrını görmeyecektik, bir dakikacık olsun hizmet alamayacaktık, iş buraya varacaktı o zaman o özel şirkete ne gerek vardı? Hizmet alacağız, diye onlara yaptığımız ödemenin karşılığı hizmet nerede?  Bunu baştan bilseydik ya? Dahasını yazmayayım! Malum!

Bir anda, olmaz sanılan şeyler olmuş olunca koşullar farklılaştığından dördüncü günün ardından Çeşme’den Ankara’ya döndük. Bin yedi yüz elli iki yılında, elektrik,  yaptığı bir deneyin ardından Benjamin Franklin tarafından keşfedilmiş olsa da iki bin yirmi beş yılında biz,  karanlıkta kalıp,  taş devrinden beter koşullara gömülünce bayram edercesine döndük! Dönüş yolu bol boyunca hava sıcaklığının geliş yolundaki gibi kırk beş derecenin üstünde olacağına aldırmadan.  

Sabaha yola koyulacaktık. İçerisi karanlık olduğundan Ay ışığı altında, fıstık çamının gölgelediği ön balkonda oturuyorduk. Evi toplamış, bavulları kapatmıştık. Eşim, bahçe girişindeki fıstık çamının altını işaret edip, “bak, ateşböceği” dedi. Başında bulunmayınca eliniz değmediğinden bahçe, çamın ibreleri ile kaplanmıştı. Hele de fıstık çamının altı! İbrelerin içinde soluk maviye çalan bir ışıltı vardı. Bana kalsa “yer yıldızı böceği” ya da “ışık böceği” diyeceğim bir ateş böceği. Annemin sohbetlerinin herkesi bizim bahçedeki masaya çektiği elektriksiz ilk iki yılımızdaki Ay ışığı ne renk idi ise o renkte.

İki bin yirmi beş yılının on iki Nisanından beri artık aramızda olmayan Annem de yoktu o an Çeşme’de, elektrik de.  Ama sanki Annemin muzipliğinde bürünmüş bir ateşböceği, karanlıkta kalmış bize yardımcı olmak için kuru çam ibreleri arasından tüm gücü ile ışık saçıyordu.

AYŞEİ YASEMİN YÜKSEL'ın Diğer Yazıları

Yorumlar (0)

Yorumlar yükleniyor...