Eleştiri mi? Ele olursa “Evet??; ama Özeleştiriyse Eğer,  “Hayır??
Köşe Yazısı

Eleştiri mi? Ele olursa “Evet??; ama Özeleştiriyse Eğer, “Hayır??

AYŞEİ YASEMİN YÜKSEL
AYŞEİ YASEMİN YÜKSEL
21 Jan 2025 7 dk okuma 208

“Ben severim eleştirilmeyi. Bir olguda olduğundan daha ileriye götürtecek eleştiriler, damar tıkanıklığının sulandırıcılarıdır zira. Eleştiri, bitti sanılan yontulardaki kabalıkları, biçimlenmemiş noktaları şekle sokan bıçkıdır. İnsan kendi kusurlarına kördür; ihtiyaç, o körlüğün görmediğini görecek kadar keskin başka bir gözedir o zaman. Yani yetkin bir eleştirel bakışa.?? Ayşei Yasemin Yüksel

Başlıktaki yazıma ithaf olarak daha sonra yazdığım 2015 yılında “Ben Severim Eleştirilmeyi” başlıklı çalışmam böyle başlar.

Eleştiri mi? Ele olursa “Evet”; ama Özeleştiriyse Eğer,  “Hayır”

Sırf dışa açılan pencerelerimiz bir de içe açılsaydı da kendimize bakabilseydik, ah! Buna cesaret edebildiğimizde gördüklerimizden hangisi bizi inciten olurdu dersiniz? Pencerenin ötesinde kalanlar mı; kendi halimiz mi? Dış mı keşmekeş yoksa çalkantı, karmaşa, dengesizlikler içte mi?  Ötedeki beridekiler mi daha çok yıpratıyor bizi; kendi kendimiz mi yoksa?

Doğası gereği insan öyle kolay kolay kendine toz kondurmaz, laf ettirmez. Ama kendinden başkaları için öyle bir laflar eder ki! Her yerde rastlanacak örneklerden olduğundan diyelim ki apartman hayatında böyle biri her daireyi gezip, parmağında oynattıklarına parmağında oynatamadıklarını karalar. Suyuna gidenlere gelince iş onları yere göğe sığdıramaz. Eğer işyerindeyse, sabah belki de masası başına bile varmadan kantinden başlayıp sırası ile her katı hem alıcı hem verici edasıyla dolanacaktır. Öyle ya, verici olup, dedikodu ederken bir yandan da alıcı olup, boşalan dağarcığını yeni haberler ile doldurmalı ki elde yeni malzemeler olsun, tekrar tekrar katları, odaları gezdirecek malzeme olsun. Dedikodu, hakkıyla değil, kıskançlık kökenli eleştirinin taş devrinden kalma, ilkel, hiç rötuş görmemiş, çoklukla gerçeğin çarpıtıldığı, dahası bol düzmece katkılı prototipi olabilir mi?

Fazlaca zamanı olmasına karşın kendini oyalayacak uğraşları olmayanların tek uğraşı belli ki dedikodu. Dedikodudan çoklukla karalama amaçlı eleştiriye iş edinmişler, sanki kendileri sütten çıkmış kaşık kesildiklerinden olacak bir kez olsun dönüp de kendilerine bakmaya zaman ayırma konusunda pintinin önde gideni oluveriyorlar. Özeleştiri yoksa eğer, yanlış dahi olsa diyelim ki sayısız “bence”lerin at koşturduğu, toz duman içinde darmadağın olmuş bir meydana dönüşür ortalık. Eskilerin dediğince nedense başkalarının gözündeki çöp hep “mertek” diye anlatılır da dönüp kendi gözünde ne var diye bakılmaz. Malum, artık işe gelmediğinden midir, ipleri ele alınamadığından mıdır ya da kıskanılacak ne varsa kendinde olmayan onlarda görüldüğünden önü kesilmek istendiğinden midir üstü çizilmek istenen kim, ne varsa karalama denilen şey onlara yöneliktir.

İnsan doğası işte!  Kendine yabancı kesilir de yabancılar hakkında konuşurken onları avucunun içi gibi bilir sanki. Oysa göz ucuyla da olsa kendi halini şöyle bir süzebilse insan… Üstelik hiç hak etmeyen birilerini neden ardı arkası kesilmez biçimde karalamaya çalıştığını bir irdelese. Eleştiri kılıfı altında söylediklerinin belki de apaçık karalama olduğunu kendine itiraf edebilse. Malum,  karalamalar adı üzerinde karalamak içindir. İçindeki çatlakları, fayları görse! Kaç şiddetinde deprem oluşturacak onlar; hasar az mı olacak, çok mu anlamaya çalışsa! Bu konuda arkasına bakmadan kendinden kaçar insan.

Ruhun fayları olan yetersizlikler ve bunlardan doğan öfke, içteki kırılma noktalarımız, hatlarımız oluveriyor çoğu kez. Kırılganlığı saklamanın en kestirme yolu başkalarını kırmak olmuş oldum olası. “Kırılma; kır”  ilkesi doğmuş böylece.  Oysa tam tersini yapacaktı insan olabilmişler, değil mi? İncinsek de incitmeyecektik hani!

Bize yöneltilmiş bir eleştiri az da olsa, çok da bizi incitebilir. Böylesi incinmelere karşı çekeceğimiz tek set var; bizi eleştiren başkası değil, kendimiz olmalı. Buna “kendinle barışık olmak” da deniyor. Kendi ile barışık olan, kendini bilenlerdir deniliyor yani. Kusurlarımız olacak elbet, insanız. Ama asıl kusur hatalarımızın olması değil, bunları herkes görürken bizim görmememizdir. Dahası görmezden gelmemiz.

Sürekli yinelendiğinden belli ki hak ettiğimiz yergilere neden olacak şeyleri bulup,  üstesinden gelebilmek kendi kendimize dost olmak demek aslında. Özeleştiri yapabilmek, bizim gözümüzde de çöp olabileceği gerçeğini kabullenmek, yetmedi varsa eğer onun üstüne üstüne gitmekle oluyor kendi kendimize dost olmak. Başkalarına eleştiride fersah fersah yol alınırken özeleştiriye gelince iş, bir arpa boyu yol almak mümkün olmayabiliyor nedense. Biz mükemmeliz çünkü! Benzersiziz ya! Bunlar en eski ödünlemelerdir oysa. Büyümemiş yanlarımız,  başkalarını küçük düşürme tuzağını bize böyle kurar!

Eğer irdelediğimiz el alem ise eleştiri kolaydır; dahası pek eğlenceli bile olabilir. İyi niyetle yapılan hakkıyla eleştiriler, dostluğun, samimiyetin, yüreğin arılığının göstergesidir. Yapıcıdır. Noksanlarımızı, hatalarımızı görüp gelişmemize yardımcıdır. Pek az eleştiri bu nitelikte oysa. Çoğu, sırf yıpratmak için.  Çekememezlikten. Baş edilemeyenleri, alt etmek için. Kızgınca. Fitne karışmış kıvamda. Yetişkinlere, olgunlara, etiği korumada en önde olanlara yakışır cinsten değil.

Önce dönüp de bir kendine sonra başkalarına bakanlar ise yani özeleştiride bulunanlar aslında kendini tanımayı istemektedir. Kendini bilmeyi yani. Hani üstüne irfan olmadığı söylenegelen kendini bilmek var ya, işte onu! Kendini bilmeden başkalarını yerip durmak, çifte standart denilen ikiliğin ağına düşmek olur. Yani;

“Hanım yaparsa kaza,

Halayık yaparsa ceza” 

dendiğince. Kendimiz bir kusur işlersek “ne alâ”, başkası aynısını yaparsa “ne fena” yaklaşımı yani. Oysa kendini bilmek, kusurlarını bilmek olmalı. Yani insan olduğunuzu unutmamak olmalı. Yunus Emre bunu “bencilayın” diye örnekleyerek göstermez mi bunu bize?

Olmayacak kendi hallerimizi değil de olur olmadık her şeyde el alemi dilimize dolamak, tutarsızlığımız olarak üzerimize yapışıp kalmayacak tek, bu etiketin peşi sıra bir de “hangi kuyruk acısı dedirtiyor, yaptırtıyor bunları?” irdelemesi gelecektir!

AYŞEİ YASEMİN YÜKSEL'ın Diğer Yazıları

Yorumlar (0)

Yorumlar yükleniyor...