Dilinde Atalar -Ecdat- Lafı, Kulaklığında Arabesk, Elinde Burger, Pizza
Mutfaktan müziğe kadar bugün, atalara hiç mi benzemeyip bir de tutup atalar / ecdat lafı ettiğimizde ne kadar gerçeğiz? Dahası atalar, tek dilimizde kalmış iseler ne kadar inandırıcıyız? Öyle ya, bugün üzerinde kuleler yükselen köylerine kadar onlara dair izler tek tek silinmiş ise? Cumalıkızık’da olduğu gibi adında “Kızık?? geçen, adı Dodurga, Üreğil olan köyler mahalle olmuş da dibeğinden sokusuna, yelinden suyuna değirmenlerin, taş duvarlı bağların, kavaklıkların yerlerine AVM’ler bile diki
Kim olduğumuza kadar kökten anlatan isimler vererek kurdukları köylerini bile koruyamamış isek atalarımızdan geriye ne kalır? “Ecdat” da denilen eskilerin oturduğu hayatlı yani bahçeli evlerde değil, üst kattakilerin aşırılıklarını, gürültülerini hatta sifon seslerini dinleyerek bloklarda, kulelerde yaşamakta iken atalar ile ortak yanımız kalmış olabilir mi? Ne yediğimiz domates atalarımızın yediği domatesin tohumundan ne de buğday ata tohumundan değil iken hem de... Ekmek bile tandırdan çıkan tarlanın has buğdayının ekmeği değil artık, malum! İçinde beyazlatıcıya kadar yok yok halde. Kaldı ki tuz bile bozuldu. Tuz bile! Tuzluktan şelale gibi, su gibi akması için içine akıcılık sağlayıcılar ekleniyormuş bildiğimiz kadarı ile. Şimdi ekmeğe kadar atalarımızın yediğini yiyemez olmuş, onların bize mirası mutfak kültürümüzde pideyi pizzaya, mantıyı nugatlara, köftelerimizi burgerlere yenik düşürmüş iken hangi yanımız ile atalarımıza benzemekteyiz şimdi? “Benzemezsek benzemeyelim; ama onları anmadan da durmayalım” yapmacıklığına mı düştük yoksa? Halimize bakınca… Atalarımıza benzer ne kadar yanımız, özelliğimiz kalmış ki komşuluğa kadar onlardan bahsederken ne kadar inandırıcı olabilelim? Armut dibine düşer idi ama… Biz, ayva ağacının altına düşmüş gibiyiz şu an, her halimiz ile!
Giderek onlara benzer halimiz kalmayan atalarımızı anmak kadar sevdiğimiz bir şey daha var; başta Avrupa, Amerika olmak üzere yurtdışında yaşamak. Yoksa pek bir merak sardığımız diyelim ki Avrupa’yı Avrupa yapan sosyal yaşamı sağlayan düzen olmasın sakın bizdeki yurtdışı hevesini kabartan? Öyle ya, mahalleleri bloksuz, kulesiz Avrupa kentleri, kasabaları çok eskilerden kalma mimarisi korunmuş yapıları ile göz alır ilkten, malum. Hollanda mesela. Oradaki balıkçı köyleri. Masal gibi Macaristan kasabaları. Diyelim ki tabloyu andıran Prag. Ortaçağ’dan bugüne yıkılmadan, korunarak bozulmadan kalan Brugge, Gent. Paris. Hatta Avrupa’dan daha uzaklarda, Kafkaslar - Asya’daki Tiflis. Daha nicesi. Hala atalarının köylerinde, kasabalarında ve atalarının evlerinde yaşıyorlar oralılar. Yani atalarının yaşadığınca yaşıyorlar.
Bugünkü sığ bile denemeyecek çaptaki bakış açısı ile ister “ecdat” ister “ata” derken biz ille bunu insandan insana geçen genetik yapı olarak algılasak da gerçekte kültürel genetiğimiz var bir de. Mimariden mutfağa, dokumadan demirciliğe, deri, taş baskı işlerine. Nelere nelere. İşte tüm bu gen bütünlüğünü tek beden olarak görememek, paramparça olmak demek. Sığlaşmanın ta kendisi demek. Sığlaşan göller ne olur sonunda? Kurur. Tabanı çatlak çatlak görünümde kurur!
Güneş gören pencerelere gölge yapması için dikilecek yerine kadar eskilerin ezbere bildiği manolyasından bir dalda hem burcu burcu kokan çiçeği hem tomurcuğu hem de yeşili, olgunu olan limon, portakal, turunç ağaçları içinde, kırmızılı beyazlı güllerin mise boğduğu bahçelerde yaşamış atalarımızın gerçek sanattan yani müzikten, yediklerinden içtiklerinden, ekip biçtiklerinin tohumundan artık uzaklaşmış isek atalardan da uzak kalınmamıştır da nedir? Birbiri üstüne yığılı kutucuklar halinde bloklarda, kulelerde üst kattaki sonradan görmelerin her türlü gürültüsüne katlanmak dahası sifon seslerine kadar işitmek gibi bir yaşam tarzına gömülmüşken şimdilerde, bambaşka yaşamlar sürmüş atalarımız gülmez miydi onlardan bahsettiğimizi duysalar?
Yusuf Nalkesen’in tek bir bestesinin olsun adını bilmez; hadi adını bilmiyor ama o besteleri mırıldanamaz ancak bir bakarsınız iç yağı kokusunun ellere işlediği lahmacunları ya da üzeri salam, sosis ile pespembe görünen pizzaları hüpler iken ağzı onlar ile dolu biri, atalardan bahsederse ne düşünürdünüz? Karşınızdaki tablo, ecdat diye anılan kültüre ne kadar uygun kaçardı? Yanıt belli elbet.
Yemeden içmeye, müzikten demir işçiliğine, el sanatlarına, zanaata, her bir deseni bir tamga, motifleri öykü olan, anlattıkları kitap gibi okunabilen halı, kilim anlayışından giydikleri pamuklu, yünlü, aba, keçe, ipek, keten kumaşlara kadar bugün her anlamda atalardan çok ayrı bir hale bürünmüş iken biz kime benzemekteyiz? Ecdada mı? Ecdat, bugün, pideye burun kıvırıp pizza yerken, kadına, çocuğa şiddet uygularken, ormana, içindekilere acımazken, müziğin duman tütenini dinlerken görse kendinden mi bellerdi bizi yoksa “hangi acayip elden bu yabancılar?” diye mi düşünürdü? Yanıtlar soruda gizli zaten. Dahası onların yedikleri et ile bugün 3D yazıcıdan elde edilebildiği söylenen yapay ete kadar et bile değişmiş halde. 3D yazıcıdan çıkma etten döner ile masada atalar sohbeti yapanlar neyin, ne kadar farkında, bilincinde? Yediği içtiğinden habersizken atalarından ne kadar haberdar olabilir biri, biz?
Atalardan bahsedip de evinde atalarından tek bir halı yastık, kilim, yaygı olmayanlara inanasım gelmez hiç. Hadi halıları fare yedi de atalarından geriye kilim dahi kalmadı… Bunca alım gücü elinde iken neden el dokuması gerçek bir halı alıp, sermez evine? Çünkü her şeyimiz lafa dönüştü. Ki bu hali yine atalarımız anlatmıştı kestirmeden değil mi? “Ainesi iştir kişinin, lafa bakılmaz” atasözümüz ile. Lafta pek iyiyiz de ya uygulamada? Ettiğimiz lafları uygulamada ne haldeyiz ortada, değil mi? Şimdilerin hem de fiyatta en cep yakanları alabilenlerin salonlarında, odalarında üzerinde gezindikleri pofuduk yaygılar, pet şişelerden geri dönüşüm ile elde edilmiş ipten. Hasından plastikten yani. İpekten, yünden değil. Onlara halı denilemez. Desenleri de birkaç çizgi, halkadan öte gidemiyor, kaldı ki anlam taşısın.
Hadi bu kez de yemek olsun örnekleme desem… Mantıyı bulamaz olmuş, makarnayı görünce pek sevinenlere nasıl anlatacağız kuzu kapamayı, bilmem kaç türlüsünden köfteyi? Böreği, tahinli, kaymaklı, Antep fıstıklı tatlıları? O halde örneğimiz, her an, her yerde en kolay rastlanan tek şey olan müzik olsun. Ecdat, atalar hani, “müzik diye neyi dinlerdi?” diye sormak yeter de artar. Hasından gerçek müzik sanattır; müziğimsiler ise kâğıttan kaplan. Malum, akledene –akıl edene- sivrisinek saz imiş.
Atalar mı biliyordu müziğin hasını yani gerçek anlamda sanat yapıtı olanını yoksa sırf çığırtıdan öte gidemeyen, ruha zehir etkisinde bulunan, arabalardan etrafı gürültüye boğan cıs tak, dım tısları dinleyenler mi? Yoksa şöyle mi desek; “şimdikiler yani bizler, müziğe kadar eskilerin sahip olduğu seviyenin neresindeyiz; boynuzun kulağı geçmesi yolunda? Onları geçmek şöyle dursun bugün onlar kadar olsun değilsek kimi alanlarda eğer, neden? Bunun farkında mıyız en önemlisi?
Gelmiş geçmiş en değerli bestecilerimizden Itri, hangi makamda vermekte idi eserlerini? Arabesk kokar mıydı besteleri mesela? Ya da o türden bir parça duysa Türk Sanat Müziği yerine neler dinleniyor diye içi yanar mıydı ecdattan Itri’nin? Onun bestelerini dinleyenler kendilerine zarar veriyor muydu? Yoksa o besteler ile yani hasından sanat ile besleniyorlar mıydı tek? Hani müzik ruhun gıdasıdır ya! Hangi müzik ruha gıdadır; hangisi zehirdir o halde? Ki her an karşılaşılan örnek olduğundan müziği konu etmiş olsak da sanat, sanat olmaktan çıktı gibi artık her dalda. Diyelim ki heykelin heykel olmaktan çıkıp, kumda oyun oynayan beş yaşındaki çocukların el öğrenciliğine dönmesine yontu sanatı diyebilir miyiz? Bu hal, neyin göstergesidir? Diyeceğim, yozlaşma her kavramda alabildiğine artık. İnsana kadar.
Besbelli ki sergilediğimiz tablo, müziğe kadar acı. Biz, türkülerimizin içtenliğini, yalınlığını neden kaybettik? Debelendikçe daha da batılan bugünün yozlaşmasında ecdat da deseniz fark etmez sonuçta ataların dinlediğince sanat eserleri değil, çoğu kez kendini çizik çizik yaralayıp, zarar verdirten çığırtıları müzik diye dinleyenlerin çokluğu ortada. Yozlaşma, ayrık otu gibi her yanı sarmasın bir kez, o zaman her şey olması gerektiğince olmaktan çıkıp, “güya” yani -mış gibilere dönüşmeyecek de ne olacak?
Yediklerimizden dinlediklerimize günümüz kültürü nereye geldi dayandı, nereden nereye vardık öyleyse? Bu varış, yol alış mı; alınmış yolu kaybediş mi? Her yerde uluorta göz önündeki birkaç ana unsuru göz ardı etmez isek bu soru sorulmaksızın bile yanıt ortada. Denmişti ya “ne yerseniz osunuz” diye. Ruhun gıdası olarak ne dinlersek oyuz, yediklerimize ilaveten.
Mantıyı görmez olmuş gözlerin vazgeçilmezi hamburger olduğunda, mantının başına gelen şey, geri kalan her şeyin de başına gelecek haliyle. Diyelim ki o güzelim bahçeli evlerin başına gelenler! Blok, kule bilmeden, bir köşesi kümesli, girişi çiçek dolu, maydanoz, tere, sebze, lahana tarhlı, bahçelerine her mevsimin meyve ağacından dikmiş atalarımız, köylerindeki, kasabalarındaki, kentlerindeki evlerinin yüksekliğinin ne kadar olabileceğini çok iyi bilirlerdi. O bilgiye de uyarlardı. Yani bir düzen, planlama dâhilinde idi yerleşimler. Rastgele değil. Öyle ki tek evlerde değil, tüm kasabada, kentte de işlerdi bu düzen. Nasıl mı?
Öncelikle kasabanın, kentin camisinin minaresi, cami yüksekliğinin en fazla bir buçuk katını geçemezmiş. Datça’nın kurulduğu çekirdek ilk yer olan Reşadiye’deki camilerde, Çeşme’nin eski camilerinde, tüm eski camilerde apaçık görülür bu özellik. Kentin geri kalan yapılarının yüksekliği de caminin minaresini geçemez imiş. Böylece herkes, ağaç gölgesine kaçtığı bahçesinde yazın rüzgârı duyumsayıp, serinler, gökyüzünü alabildiğine seyredebilirmiş. Önünde gün ışığını, gökyüzünü, rüzgârı perdeleyip, önleyen blok blok, kule kule setler yokmuş çünkü.
Kentleşme atalarımızda bir ölçü, düzen üzerine idi. Ya şimdi? Şimdi atalarımızın bu yerleşim anlayışının neresindeyiz bizler? Yenilerin kulelerinin altındaki adları yabancı kafelerde atalardan bahsetmeye ne demeli ya? “Bir ölçüye göre yaratılmış yeryüzünde şu an hangi ölçüye göre yaşamaktayız?” diye düşündüğümüz oluyor mu hiç? Ölçüde tartıda ne haldeyiz peki? Şaştık mı yoksa onlarda da? Şaşıp, saptık isek ölçüde tartıda, neden? Tüm bunların yanıtı, düğme ilik işleminde olmasın sakın?
Ceketler eğer iliklenebilenlerden ise düğmelerinin nasıl iliklendiği çok şey anlatır. Üst düğme ile iliğe bakmak yeter de artar aslında daaa… Tümden emin olmak için daha etraflıca bakmalı bir! Pide iliği, pizza düğmesine mi; mantı iliği, lahmacuna; sucuk iliği de sosis düğmesine mi ilikli yoksa? Yani düzgün iliklenmemiş mi? Galiba öyle!
Yorumlar yükleniyor...