Devekuşu, Sinekkuşlarını Görmemek için Başını Kuma Gömüyorsa?
Köşe Yazısı

Devekuşu, Sinekkuşlarını Görmemek için Başını Kuma Gömüyorsa?

AYŞEİ YASEMİN YÜKSEL
AYŞEİ YASEMİN YÜKSEL
20 Nov 2024 9 dk okuma 225

Başımıza ne işler açan şu senin bencilliğin yok mu? “3 D?? yani düz, doğru, değer taşıyan kavramlardan ırak “1D??lik anlayışın yani “Dünya süsü?? denilenleri baş tacı etme tutkun hele? Lafa gelince dediğin “Dünya geçici?? ama. Nerede bahsediliyordu “Dünya süsü?? denilen üç şeyden; bilir misin bilmem. İşte o süsler için yaptıklarına bakınca… Senin baş tacın “dünyalık?? denen şeylerden başkası değil de ne? Yani senin tek dünyan, sonunda lokma olacağın, lafa gelince “geçici, yalan?? dediğin Dünya.

İçinde akıl değil, akıl dışılık barınan senin başın pembe bulutlarda dolaşadursun da başkalarının başında kara bulutlar dolanıyormuş tatlı canını sıkmaya değer mi hiç? Sen, yere göklerden bak yeter ki!  Ki karınca gibi görünsün yerdekiler. Ah, o karıncalar! Yangını söndüremeyeceklerini bilseler bile yine de karınca yükünce su taşıyanlar onlar.

Söndüren olunamayınca bir şey oldum hissi anca yakan olunarak duyumsanırmış demek ki! Güya atoma kadar çekirdek olunup da her şey kendi etrafında dönsün istenirmiş, Dünya olmadan, Güneş olmadan. Hepsi hepsi de,  aklının erdiği tek hesap kitap olan çıkar peşindelik,  herkesin başına ne işler açmakta olduğundan Kleopatra’nın burnu için edilmiş sözün güncellenme vakti gelmiş belli ki. Kleopatra utanırdı zira senin burnun dururken kendi burnundan bahsedilmesinden.

Ruhunu dalgalandıran hırslarının kamçısında tornavida olup, göğü delip geçmeye, yedinci kata hatta daha dahasına kurulmaya can atmaların… Gerisinin canı mı? Canım, onlar da selin önündeki kütük olmasalardı, değil mi? Canını sıkan varsa da vur başına! Diyelim ki kurşundan oyuncakların ile oynarken onlardan ayak takımı olmaktan en uzakları ayak, ayak bile olamayacakları doruk yap, tepinip dursunlar altta kalanların üzerinde.

Yüzme bilmiyorsan denize düşman kesil. Deniz, sana yüzemediğini anlatır gibi uzanıp gidiyorsa o zaman onu önce göle sonra su birikintisine çevir. Irmakları dereye dönüştür. En sonunda da kurut gitsin ki en iyi yüzücüler kulaç atamaz hale gelsin. Yüzebilen ile yüzemeyen farkı da anlaşılamasın böylece. Sonrasındaki tek derdin de zoraki bir dert olsun; sofrada kuş sütünün eksikliği! Ağrısız baş istiyorsan baş ağrıtanları baştan savacaksın elbet.

Sen,  tartan pist dışında yürümeyi yeğlemezken çıktığın trekkingde grup başı ol da tek, sonda kalanı uğursuzlar kapsın ne gam! Senin başın her an hoş olsun; hoşnutsuzluk da yine senin, ille senin uygun gördüklerin arasında pay edilsin. Kim hoşnut olmalı, kim hoşnutsuz ona kadar sen karar vermezsen olmaz! Sen ne günesin ama, değil mi?

Her şey bir kaynaktan beslenir, malum. Denizler ırmaklardan; ırmaklar derelerden. Dereler, dorukların karlarından, gözelerden. Bulutlar, buhardan. Koskoca gökyüzünün bulutlarından uçsuz bucaksız denizlere kaynak, zerreciklerdir ama, unuttun mu? Kaynak olmak, besleyen olmaktır. Dereden denize uzanan büyümenin dokuyucusu olmaktır. Ya kaynak olunamamışsa bir türlü, sencileyin? Kaynak olamayınca,  kaynaklara hasım olunur o zaman, değil mi? Ta ki onlar kuruyuncaya kadar.

Asla denize evrilecek göze, kaynak; ormana dönüşecek fidan; cevher ocağı olamayacağın gerçeğine kızgınlığından sebep, olamadıklarına pusu kurmaların yok mu? Yani kökten kurutmaların? Öyle ki ocakta kaynayan sütün kesilmesinden ağıldaki sağmal hayvanların sütünün kesilmesine varan kökünü kazımadaki üstüne olmayan oldubittilerin yok mu?  Ateş olsan cürmünü yakabilecek kadarcık olunca hırsından kibrit suyu kesilip,  deryaları kurutmaların yok mu?

Tek senin başın hoş, ağrısız olsun da yere sağlam basmaktan başka bir şey beklemeyenlerin başları sırf senin işine gelmediğinden dertten kurtulmasın isterse. Dert dinlemek başı ağrıtacağından kimsenin derdine de kulak vermemeli, değil mi? Mızmızlanma bu, müzik değil ki, değil mi? Bırak onlar uğraşıp dursunlar önlerine bir bir koyduğun düğümleri, sorunları çözmek için. Sen de kimi başını ağrıtacak bellediysen onları akla gelmeyecekler ile oyalayıp, çatlak seslerden kurtul böylece.  

Diyelim ki dükkânında aşçı olarak çalıştırdığın kadın, çalışanlara öğle yemeği çıkaramadığında yemek yapması için kadıncağızın eline ne yarım kilo soğan ne bir kutu salça hatta tuz bile vermediğini, hiç malzeme almadığını anma; ama aşçı kadın hem de aşçı iken masaya yemek koyamadı diye onu diline bir dola, bir dola! Ne yaklaşım, ne oldubitti ama! Zeytinyağını bile geride bırakacak bir üste çıkış! Sen, zeytinyağı gibi üste çıkarken su gibi altta kalıp, boğulanlara da  “onlar kurbağa mı ki, suda ne işleri vardı?” diyeceksin haliyle!

Zaten kahvaltı edemediklerinden, akşam yemeği belki bir dilim ekmek, bir sap maydanoz olacak aşçı kadın, kalfa, çırak, diğer çalışanlar evvelce söz verdiğin gibi öğle yemeğini dükkânda yiyeceklerini umarak sana güvenmişlermiş, tasa mı o da? Ağrısız başına sivrisinek vızıltısı olma densizliğinde bulunup, yakınırlarsa da kulak tıkamak zor mu?  Dükkân koşullarının her gün daha bir kötüye sürüklenişini görmemek için sen gözünü kaçırır, yumarsın olur biter. Varsın dükkândakiler sızlanıp dursunlar, daaa…  Üstesinden gelemeyecekleri koşullar altında ezildikçe ezilenlere ne olur? Onmazlar elbet! Tost makinesindeki tost ekmeğini geçtim, içindeki kaşar peynir gibi erirler de erirler. Canım, onlar da erimeselerdi, akmasalardı ama, değil mi? Ne işleri vardı tost makinesinde?

Öyle olur olmaz şeyler ile senin başın ağrımasın da tek,  aşçı kadınlar, dükkânın diğer çalışanları, boyacı, tornacı her gün daha bir taşınamaz hale gelen omuzlarındaki ağırlıklardan, yüklerden başını kaldıramasın, ne gam! Sonrasında patır patır hastalandıklarında, tedavi olacak doktor da, hastane de, para da bulamadıklarında sapır sapır hayattan göçüp giderler, değil mi? Geride kalan diriler için ölenlerine mezar almaya kadar paraya bakan harcamaların nasıl yıkım olduğunu dert edecek ne var ki?  Senin başın selamette olsun da tek,  geri kalanlara hayat cehennemmiş, her gün kaç kıyamet kopuyormuş içlerinde dışlarında bırak onlar uğraşsın, değil mi?

Durmaksızın şaklayan kırbaç kesilmiş gözü doymamak karanlığındaki yolculuğunda sen, dört çarpı dörtnala koşarken tek derdin var;  kendi kendine girdap olmuş hırsların. Doludizgin onlara doğru koştukların gibi sırtını dönüp, doludizgin onlardan kaçtıkların da var. Örnek mi? Dükkânındakilerin derdi ile dertlenmemek mesela. Dertlenmek zaten sana göre değil de bari dert açmasan başlarına bir de, öğlenleyin aç bırakıp! Ayrıca yol ücretleri de vardı, unutmadan!

Ne demeli! Şimşekler mi çaksa başında da artık anlasan bir, senin yüzünden dükkândakilere neler olmakta? Su gözesi bile değilken kendini okyanus sanma çapsızlığın sonucunda nelere sebep olduğunu akletsen –akıl etsen- bir böylece! Yani kendini de, etrafındakileri de ne durumlara düşürdün, akıl et!  Neye düşürdün kendini, ota mı kokara mı? Sonuçta insan bu; başa her şey gelebilir elde olmadan, olmayacak hallere düşebilir. Ama Allah, çamura, batağa, yanlışa,  dillere pelesenk olmuş Çin atasözünü doğrulayıcı hallere düşürmesin, değil mi? Çünkü bu gerçek, yürümeyi öğrenmedeki düşe kalkalara hiç benzemez. Çocuk saflığındaki yalpalamalar naiftir, saftır. Hele de kumda.

Devekuşlarının kumda eşindiği olur. Hele korkup, kaçtıkları şeyler ile karşı karşıya iseler. Başlarını kuma sokunca sorunu başından savdı sanırmış devekuşları. Dükkânda aşçıdan, tornacıdan önce başta senin fark etmen gerekenleri görmezden geldiğin işine gelmeyenleri başkaları görmüyor mu sanıyorsun? Ah, başta akıl olacak ki kumun yalnızca ona gömüleni gizlediğini akıl edebilecek!  Kumun dışındaki koskoca devekuşu vücudunu yok saymayacak! Kuş dediysek devekuşu bu, hepi topu dört gram var yok sinek kuşu değil ki!

Ama oldum olası hep öyledir; koşmaya nefesi olmayıp, bir de tutup en hızlılar ile yarışa kalkanlar daha yarışın başlangıç atışında geç kalınca sonuçta kumdan kalelere saklanırlar, değil mi?  Mızrak olup çuvala girmek çözüm müdür, mızrak çuvala sığmaz olsa da?

AYŞEİ YASEMİN YÜKSEL'ın Diğer Yazıları

Yorumlar (0)

Yorumlar yükleniyor...