Dar Ufuklara Yelken Açmış Büyük Beklentiler
Köşe Yazısı

Dar Ufuklara Yelken Açmış Büyük Beklentiler

AYŞEİ YASEMİN YÜKSEL
AYŞEİ YASEMİN YÜKSEL
08 Jul 2025 11 dk okuma 275

Belki beş, altı, dokuz çocuklu aileler iken çocuklar yine bugünkü kadar seviliyordu; ama o zamanın yedi çocuklu ailesi, şimdinin en çok iki çocuklu kentli, kasabalı ailesi gibi yetiştirmiyordu çocuklarını. Kırk, elli yıl öncesinde aileler, çocukları doğduğunda onun mürüvvetini görmekten başka bir şey dilemezlerdi. Çocuklarını kucaklarına aldıklarında nasıl yetişecek, nasıl okuyacak, nasıl iş bulacak, yediği içtiği hasından mı olacak yoksa hormonlu mu, GDOlu mu, zehirlenmiş toprakların kirli sula

Otuz hadi elli yıl önceki şartların üstünden iki kuşak geçmeden çok çocuklu bile değil iki
çocuklu aile olmak, başta dar gelirliler, aylıklılar için hayal oldu. Her bölgede böyle bir sorun
olmasa da büyük kentlerde hele de kira bedeli göz önüne alınınca ailelerde çocuk sahibi
olmak, yetersiz bütçenin baş edemeyeceği bir olguya dönüştü. Kira, faturalar, yol parası, gıda,
eğitim giderleri, giyim kuşam ve daha nicelerini döndüremeye yetecek parası olmayanlar için
zorlukların başında büyümesinden okumasına, eğitiminden everilmesine para demek olan
çocuk sahibi olmak gelmeye başladı.

Hele de tek aylıkla geçinen, evi kira olan daha çok büyük kentlerdeki aileler için çocuk,
sütüyle, pirzolasıyla, meyvesi, sebzesiyle, doktor parasıyla başlayan hatırlı mı hatırlı bir
harcamaya dönüştü. Maaş tıkandı kaldı bu oluk oluk para akıtmak gereken giderleri
karşılamada. Yetmeyen maaşlarla ola ola bir çocuk sahibi olmak bile büyük sevinç iken tek
maaşla kira veremeyeceği, ev geçindiremeyeceği için evlenip, çoluk çocuğa karışamayan,
yalnız yaşamak zorunda kalanların sayısı kabardıkça kabardı. Karınlarını doyurma gayreti
içindeki dar gelirliler için birikim yapmak, erişilemeyecek bir düş oldu, giderleri karşılayamaz
iken. Zira ne kadar çabalasalar, girdikleri yazılı sınavlarda dereceler alsalar da ellerindeki iş
asgari ücretli bir işten öteye gidemedi çoğu kez. Hastalanmaya korkar oldular. Ve giderek
borçlandılar. Kredi kartı sayısı arttıkça borç da arttı. Borçlanılan bir kredi kartı ile diğer kredi
kartının borcu ödenir oldu. Kısır döngüde Ali’nin külahı Veli’ye, Veli’nin külahı Ali’ye

giydirmekten öte bir çözüm olmadığından kredi kartları külah oldular. Hayat, borç harç bir
kavgaydı onlara.

İki yakalarını hiçbir zaman bir araya getirmeyen borçları ödemek için bazen parmaklardaki
alyanslar bile bozduruldu. Yetiminden daha kırkında ağzında dişi kalmamış babasının evleri
sıvasız yoksul çocuklar, üç evlek tarlaları olsa bile kaldırdıkları ürün, yaptıkları masrafı
çıkaramayınca ellerindeki üç küçükbaştan sonuncusunu satmak da içine düştükleri durumu
düzeltmeye yetmeyince kimisi büyük kentlere göç etti, kimisi birilerinin eline düşüp, yoldan
saptı. Kiminin aklı yurtdışına gitmekte kaldı, kimi cebinde birkaç diploma ile motor kurye
oldu. Şikâyeti de yoktu yaptığı işten ta ki ehliyetsiz bir türedi zengin velet –evlat sözcüğünün
tekilidir- kendince kural ihlali oyununda, makas atmada ona çarpıp canından edene dek. Kimi
askerde kaldı. Ve gittiği yerden geri dönemedi, şehit düştü.

Oysa maaşa, gelire, işe bakmaksızın çocuk sayısı kırkı bulanlar, ince eleyip sık dokumadı
çocuklarının gelecekleri hakkında. “Kendi kendine büyür nasıl olsa” deyip, geçer gibiydi
halleri. Yirmisine gelmesine daha birkaç yıl var bir kızın sürdüğü bebek arabasında bir,
karnında bir, yanında yürüyen en az bir çocuk vardı daaa… Olmayan tek şey o çocukların
özenle yetişme kaygısı idi. Belli ki babalar her bir çocuğa hakkıyla gelecek sağlamak
derdinde değillerdi; ama çok çocuk, kendilerinin geleceğidir bakış açısında idiler.

Gelirlerinin azlığına, tek maaşlı olmaya aldırmayarak yine de evlenmiş, yine de bir de olsa
çocuğu olmuş aileler, o tek çocuğun gözünün içine baktılar büyütür iken. Çocuk yetiştirmenin
beslenme, eğitim, onu hayata hazırlamak gibi emek ve para isteyen bir olgu olduğuna
aldırmayanlar, bunlara aldıranların titizlenmelerini anlayamazlardı elbette. Dar gelirli ya da
geliri iyi olsa bile artık iş, geçim, koşturma nedeniyle tek çocuklu kalmak zorunda kalan
aileler, çocukları üzerine öyle titizlendiler ki ellerinde olmadan belki de neredeyse pamuklar
içinde büyüttüler biricik altıntoplarını. Tek çocuk, çok çocuklular gibi hissettirmez. Dahası
yoktur o tek gözbebeğinin. Ardı arkası yoktur. Olan biten biricikleri odur.

Tek çocuklular, biriciklerini hayata hazırlarken tam anlamı ile saçlarını süpürge ettiler,
yemediler yedirdiler. Ne varsa ellerinde, döktüler önlerine. Kendilerine değil, ona pirzola
aldılar her gün, tek bir tane. Kurslara gönderdiler, donanımlı olsun diye, saçarcasına para
harcayıp. Kurulu bir düzen bırakamayacak, iş kuramayacaklardı zira tek evlatlarına. O halde
tek çıkar yol, okuyup iyi bir işe girerek kendini kurtarmasıydı.

Okuttular onlar da yavrularını, beklentiler içinde. O çocuklar, kendilerine bir gelecek
kurabilmek için trafik kirliliği yetmezmiş gibi bir de kışın kentin üstüne çöküp en az dört beş
ay kalkmayan zehir gibi havada, sabahın köründe yollara düştü. Bu yollar onları hayata
götürecek yollardı güya. İstedikleri ya da en azında isteyebilecekleri bir okulu, sonrasında da
üniversiteyi tutturmak, işe girebilmek, kazanç sahibi olup, anne babalarının sırtından yüklerini
almak, kendi yağlarıyla kavrulup, evlenerek kendi geçtikleri yollardan geçecek yeni kuşaklar
yetiştirmekti sabah akşam yollardaki tek çocukların hedefi, beklentileri. Belki ileride kendileri
de bir çocuktan daha fazlasına sahip olamayacaklardı; ama tek çocuk da olsa sonuçta çocuğu
olacaktı ya. Çok çocuk sahibi olup da hiçbiri ile yeterince ilgilenmeyip, besleyemeyip, saldım
çayıra Mevlam kayıra aymazlığında olmaktansa tek çocuk sahibi olup ona adamakıllısından
eğitim verip, sosyal etkinliklere, spora getirip götürebileceği bir çocuk yetiştirmek yeğdir
düşüncesi daha akılcı ve topluma faydalı idi zira.

Böyle büyüdü işte büyük kentlerde birkaç kuşak. Kurslarda, sınav salonlarında tükendi
gençlikleri. Onca para dökülerek bitirdikleri eğitim hayatları sonrasında bir hatta birkaç
diplomaları oldu olmasına da bir işleri olmadı ama mesela çoğunun. Kurabildikleri yuvaları
olamadı. Ceplerinde ya para olmadı ya da o para kaç başlı canavar olan giderlerin birini dahi
doğru dürüst karşılamaya yetmedi.

Hayatın çıkmazlarına doğru yürürken, büyürken yani, düşler kurulur pembesinden. Hele de
anne babanın düzgün yetişmesi için üzerine titrediği çocuklar, birer prensestir, prenstir. Kendi
çatıları altında tabii. Ama Dünya çatısı altında o prensesler ve prensler pek sıradandır. Herkes
gibidir.

O geniş çatı altında ne prensesler, prensler gibi büyütülmüş olmak ne de onca emek
dökülerek, para harcanarak alınmış eğitimler anahtar olabilir bazen kapıları açmaya, yolları
kolay kılmaya. Bir çocuk, şartları neyse kapı dışında da odur zira. Zengin ya da fakirdir
diyelim ki. Kurulu bir işin başına geçecektir hazırından mesela ya da hazıra konacak bir düzen
olmayınca ucuz, suni deriden ayakkabıları içinde ayakları rahatsız, ayakkabının tabanı delik
halde iş peşinde koşacaktır. Hayal ettiği işe değil, bulabilirse o da, bulduğu işe girecek.
Düşlediği ücrete değil, uygun görülen ücrete çalışacak. Daha en başta, bu işi istemediği
takdirde isteyen yüz binlerin sırada olduğunu duyarak yaşayacak ilk mobingi.

Şimdilerdeki gençlik gerçeğinin bunlar olduğunu ayaklarından daha çok ruhunda duyduğu
ağrılarla, sızılarla öğrenecek. Ne ummuş olduğu değil, ne bulduğunun yani umduğunun
kırıntısını bile bulamamanın gerçekliğinde yaşayacak. Elinde avucundaki beklentileri değil,
güç bela edindikleri olacak. Haz alınan bir ders değildir bunu öğrenmek.

Ana babalar, dişinden tırnağından arttırıp büyüttükleri çocuklarından, hayalleri olan çocuklar
da hayattan beklenti içindedir, malum. Çocuklar, evin tüm imkanlarıyla büyürken hayatın
onlara değil oluk oluk fırsat akıtmak belki de üzerine fırtınalar salacağını bilmezler. Hayaller,
gerçekleşecek bilinip de kurulur. Yoksa kurulur mu?

Kurulan hayaller, sıklıkla kırılan umutlar olarak düş kırıklığına sebep olduğundan olacak
şimdilerde çoğu gencin hayali bile yokmuş. Hayal kurmak diye bir şey kalkmış çok gencin
umutlarından. Hayatın ilk gerçeği, hayallerin gerçeğe dönüşemediği acısıyla yüzleşmek
olabilir artık. Düş kırıklığı demek, beklentilerin suya düşmesi demektir.

Hayallerin hep hayal olarak kalacağının anlaşılması boşluğa itiyor genç yürekleri. Koca bir
yalan olarak görebiliyorlar onca emeği. Ana babalarının onca fedakârlıklarının hiçe gittiğini
anlamanın katı gerçeğinde kaskatı kesiliyorlar. Gerçeklerle baş edilemez. Olsa olsa baş eğilir
onların karşısında. Baş eğiyorlar mecburen. Gururları kırık, kişilikleri yaralı, içleri buruk
halde. Onların burukluklarıyla karşılaşmak hepimizi buruyor. Yakınlarda yine karşılaştım o
gerçeklerden biri ile.

Geçenlerde, üniversiteyi bitirmiş hatta mastır yapmış, birkaç yıldır da çalışmakta olan
gençlerin sözlerine rastladım sosyal medyada. Aralarından bazıları hayattan derslerini
şimdiden almıştı. Ve hatta aldıkları dersleri, ders olarak vermekteydiler.

Onca özenle büyüyüp de orta halli bile sayılamayacak, mütevazının da ötesinde görünen
öğrencilik sonrası hayatlarında kendilerini şımartacak tek şey olarak ara sıra bir kupa kahveyi,
beş, on kahve paketi parasına içmek olarak görüyor olmalılar ki pek ünlü bir kahve zincirinde
buluşmuş asgari ücretli o çocuklar. Gençlerden birinin hat çaklıtı yani sıcak çikolatası masaya
geldiğinde adı ile fazlasıyla zıtmış. Oldukça soğukmuş. Sıcak çikolatası soğuk gelen kızın bu
duruma sinirlenip, parlayacağını, ortalığı birbirine katacağını düşünmüş masadaki arkadaşları.
Oysa kızın bekledikleri gibi davranmadığını hatta sesini bile çıkarmadığını yazıyordu
arkadaşları.

O pek ünlü ve pahalı kafelerde sıcak çikolata beklerken, beklentisinin aksine çikolatası soğuk
gelen kızın yanıtı, hayatın gerçekleri karşısında öğrendiklerini anlatır gibiydi. O kız diyordu
ki cevabında “hayat, bana beklentilerimi azaltmayı öğretti. Mesela sıcak çikolata beklerken
soğuğuyla karşılaşmak gibi.”
Beklentilerin çok uzağında seyreden hayatı tanımak başka nasıl anlatılabilirdi ki?

AYŞEİ YASEMİN YÜKSEL'ın Diğer Yazıları

Yorumlar (0)

Yorumlar yükleniyor...