Çömlekçi Güneşi, Çiftçi Yağmuru İster
Mizah, bir tür izahtır, malum. Güldürmece maskeli üslubun düşünmeye itenidir. Kendimizi de irdelediklerimiz arasına koyanlardan isek, mizahın hakkını vermiş oluruz. Bu yüzden herkesin kotaramayacağı zorlukta, akıl kıvamlıdır. Mizah, zekâ işi imiş zira. Gerisi olsa olsa esip gürleme olur.
Hele de çetin bir konuyu anlatmada tüm yollar tükendiğinde mizah can yeleği olabilir; ya bir yol bul ya da bir yol yap son çıkışı gibisinden. Güldürmek olgusu katman katman. Bir şaklabanlığa kaçanı var bir de okkalısı. Okkalısı yani Nasreddin Hoca gözü, dili, zekâsında olanı.
Mizah güldürür de neye güldürür? Hepten kendi hallerimize tabii. Ancak kendimizi kendimize güldüren söz, başka üslup ile, başka yaklaşım ile söylenmiş olsa idi ortalığı yıkıp geçerdik belki de. O halde akıl içeren bir konuşma sanatı olan mizahı izah mı etsek biraz? Karasına kadar.
“İzahı olmayanın mizahı olur” denmiş. Bazen akıl almaz şeylerin ne denli akıl dışı olduğunu anlatmaya her çaba yetersiz kalabilir. Gülünecek, acınacak hallere düşüldüğü ne yapılsa edilse de bir türlü anlatılamaz. Diyelim ki uzun uzun dil dökmeler fayda vermez; yanlışları, hataları göstermede çaresiz kalınır. İşte o zaman tek yol vardır; ayna tutmak. Mizah da bir aynadır. Her zaman başkalarına değil, sırası geldiğinde kendimize tutulur üstelik. Portreler, tablolardaki dış görüntümüzdür. Ancak mizahın tuttuğu ayna, o portrenin kendini bu kez başka gözlerce değil, kendi gözü ile seyridir. Tüm yanlışları, noksanları, aşırılıkları, -mış gibi yaptıkları ile.
Dillere dolanmış, herkesin bildiği; ama nedense dillendiremediğinden bilmezden geldiği büyüklü küçüklü durumlardan zevzeklere ağzının payını incitmeden vermeye en kestirme yol mizahtır. Ancak her kestirme yol herkesçe bilinmez; mizah da herkesin elinden, dilinden gelmez. Gelenlerin de nerede ise her dediği, her paylayışı bile fıkra olur. Fıkra deyince akla ilk kimin geleceği de malum; Nasreddin Hoca.
Hangi konuda olursa olsun tutulan işin akışı, geleceği tümden bizim kontrolümüzde olmaz da işi başkalarına, şansa bırakırsak o zaman dizginler kendi elimizde olmaz. İşimizin geleceği bizim belirleyeceklerimizden başka dış koşullara bağlı olduğunda da işimiz, bizim yönlendirmemizde değildir haliyle. Bunu anlamak kimileyin pek zor olmalı ki kendi işini başkalarının keyfine teslim edebilenler çıkıyor. Onlardan ikisi de Nasreddin Hoca’nın oğulları imiş meğer.
Nasreddin Hoca, o gün, önce çömlekçilik yapan oğlunun yanına varmış. Tüm parasını yeni yaptığı çömleklere yatırmış oğul, hava güneşli olsun, yağmur yağmasın da çömlekleri kurusun beklentisinde imiş. Hoca çömlekçi oğlunun yanından ayrıldıktan sonra çiftçi oğlunun tarlasına uğramış. Tüm parasını tarlaya yatırmış çiftçi oğul, ektiği tarlası başında günler kurak geçmesin, yağmur yağsın da tarlasında ekinler boy versin, ürün alsın diye bekliyormuş.
Eve gittiğinde karısı Nasreddin Hoca’yı düşünceli görüp, derdini sormuş. Hoca, karısına “dert senin asıl hanım, yağmur yağsa da yağmasa da oğlanlardan birinin anası ağlayacak” demiş.
Ağızlardan “duruş” lafı da ona benzer beylik büyük sözler de düşmez nedense. Ama dediğinin aksi yapılarak öyle durumlara düşülür ki… Gülünç durumlardır onlar. Onlara iyilik olsun diye böylesi hallere düşenlere uyarıda bulunsanız bile kavgaya tutuşacaklar çıkar içlerinden. Ancak, ağızdan çıkan her şeyin bizleri bağlayıcı olduğu ve yalnızca dün denilen ile bugün denilenin örtüşmesi halinde tutarlı, güvenilir, emin kişiler olabileceğimizi unuttuğumuza çokça rastlanır. Her alanda ama; tek sıradan insanların sıradan konuları değil söz konusu elbet. Bizim toplumun balık hafızalı olarak bilinmesi de bu yüzdendir ya! Ama bir de sözünün arkasında durmak var. Ticaretten daha dahasına kadar. Nasreddin Hoca sözünün arkasında olmayı nasıl da anlatmış!
Komşusunun Nasreddin Hoca’ya yaşını sorası tutmuş. Hoca da “kırk yaşındayım” diye cevap vermiş. Komşu sakalını şöyle bir sıvazlamış, “ama Hocam, on yıl önce yaşını sorduğumda da kırk yaşında idin” deyince Hoca “komşum, ben sözümün eriyim. Sözümden dönmem. On yıl sonra yine sorsan yine aynı cevabı veririm” demiş.
Mizah ile verilen derslerde zaman aşımı yoktur. Onların geçerlilik süreleri tüm zamanlardır. Aralarından biri bugün daha bir geçerli bile olabilir. Hele de süt içemeyen, yumurta yiyemeyen, eti hiç tatmadığından beden ve zekâ gelişiminde gerilik göstermekteki çocuklar.
Nasreddin Hoca’yı pazarda gören çocuklar etrafını sarmış. Biri kendisine düdük almasını isteyince diğer çocuklar kendileri için de düdük istemiş Hoca’dan. Ancak içlerinden düdük için para veren yok, biri dışında. Hoca da bir düdük alıp, parasını ödeyen çocuğa vermiş. Diğerleri mızmızlanmış bunu görünce. Nasreddin Hoca da o hiç unutulmayan sözünü etmiş ders ağırlığında; “parayı veren düdüğü çalar”. Şimdi olsa çocuklar pirzola, çikolata, bal, süt, muz, oyuncak gibi şeyler isterlerdi sanki.
Yeterlilik bambaşka bir nitelik iken onu gösterişte yani süste püste arar olduk. Kılık kıyafete indirgedik. O yüzden “akçe, akıl getirir; çul, yürüyüş öğretir” bile demişler. Rağbet çula çaputa oldu da içindekine olmadı ama çoğu kez. Bu hal, Nasreddin Hoca’nın da ağrına gitmiş.
Gittiği davette üst başı diğerlerinden partal kaçtığı için kenarda köşede kalıp, yemek sinisine yanaşamayan Nasreddin Hoca bağırıp, çağırıp daveti terk etse mi iyi idi? Üstelik durduk yerde gürültü patırtı çıkardı diye de suçlu olacaktı. O ne yaptı? Evine gidip, samur kürkünü kuşanıp geldi davet yerine yeniden. Başköşeye oturttular kürklü Nasreddin Hoca’yı bu kez. Belli ki verilmesi gereken bir ders vardı, kürksüz hali ile kürklü halinin gördüğü iki ayrı tavır, çifte standart karşısında. Nasreddin Hoca siniye uzandı; ama yemeğe sokumunu çalmadı, kürkünü uzattı. Ve dersini de verdi ; “ye kürküm, ye” diyerek.
Zevzeklik ruhun kusurlarından olsa da ruhunun hasta olduğunu kabul eden çıkmaz pek. Yersiz zamansız, olur olmaz her şeyi matah bir şeymişçesine konuşan birine, onun başkalarında uyandırdığı hissi söyleseniz bir araba dolusu laf dinlemek zorunda bile kalabilirsiniz. Ama mizah ile özdeşleşmiş kişiler için bir araba dolusu dinlemek şöyle dursun tek bir sözleri ile boş konuşanı başlarından savmaları işten değil. Tıpkı Hoca’nın baklava hikâyesindeki gibi.
Yolda Nasreddin Hoca ile karşılaşan bir adam, Nasreddin Hoca’ya bir büyük tepsi dolusu baklava götüren birine rastladığını söyleyince Hoca “bana ne” demiş. Adam da “ama Hocam, baklava senin evine gidiyormuş” deyince de Hoca “sana ne” demiş. Yani sınırı bilmek, aşmamak, her şey burun sokmamak ya da üzerine düşmeyen şeylere karışmamak gibi ifadeler ile uzun uzun bildirilecek haddi, Nasreddin Hoca kısadan vermiş her zamanki gibi.
Mizah, hır gürsüz, kavgasız dövüşsüz, yarasız beresiz düğüm çözücüdür; çözülmedik ne varsa, kördüğümden hırt düğüme. “Günlük hayatın içindeki Gordion düğümlerini çözen İskender’in kılıcı gibidir” desek abartı olmaz yani. Eleştirinin kızdırmayanı, güldürenidir. Çoklukla katıla katıla, sarsıla sarsıla güldürürken aslında bir anlamda içten sarsmak da ister şöyle bir. Çuvaldızı kendine, iğneyi başkasına batırmak imalı.
Mizah, kendisi de eğlenir biz gülerken. Zira çoğumuz güldüğümüz şeyin aslında ta kendimiz olduğunu, kendimize güldüğümüzü bilmeden başkasına gülüyormuşuz gibi güleriz bizzat kendimize. Bu da kara mizah sayılır bir yerde.
Yorumlar yükleniyor...