Köşe Yazısı
Etikten söze kadar “doğru?? olmayı, “doğru?? ve “doğru parçası?? tanımlarını ilkten öğreten geometriye bırakırsak yaşam, U dönüşü yapılmaz işaretinin her seferinde çiğnendiği bir zemine dönüşür. Doğru, geometri tanımından ibaret kalırsa üzeri zikzaklar çizilerek karalanır. Doğrunun beli nerede kırılırsa, orada ortaya zikzak çıkar.
Doğrucu kesilmişlerin başına nedense gelmeyen kalmadığından başını hep hoş tutmak isteyenler kendilerine “aklımı seveyim?? rotasında bir yol haritası çizmiş belli ki; “akıllı, söylemekten kaçındığını başkasına söyletir?? diyerek. Artık bu tutum hangi tür akla girer; her öğreti, yaklaşım, bakış, akım dahası inanç “emrolunduğun gibi dosdoğru ol?? demiş iken? Dahası “doğru karşısında susan dilsiz şeytandır?? olarak anlatılmışken. Öğretiler ne derse desin belli ki onlar kapsamında gözükenlerden dahi konuşmaya gelince vurguladıkları doğruluğu yapmaya gelince önemsenmez olmuşlar çıkabilmekte; bu esti mi söze gelince dilden düşmeyen değerlere kadar unutturabilen işe geldiği gibi rüzgârına kaptırmışlıkta… Hoş, varılacak sonuç, “sussam gönül razı değil, söylesem faydası yok?? çıkarımının bir kez daha doğrulanması olsa da insanın komuta merkezi sayılabilecek vicdan ile barışıklığın tek yolu şeytanlaşmamaktır.
Başı ağrımasın, arada kalmasın diye kendi söylemeyip söyletenler bir anlamda taş atmazlar ki kolları yorulsun. Ama taşlanacak olanları, taşlamaları hem de derenin taşı ile derenin kuşunu avlatarak yaptırırken maşa varken ateş elle tutulmaz kurnazlığının tadını çıkarırlar. Eğer sinüzitleri yoksa hiç baş ağrısı da çekmezler böylece.
Taşı atan el olarak gözükmedikçe karşıdakilere kendini hep şirin gösterecek böylesi bir iletişim yan yolu varken “yanlış karşısında susan dilsiz şeytandır?? gerçeğini, ruhunun omurgası kabul etmişler var bir de. İşte burada “ya olduğun gibi görün ya da göründüğün gibi ol?? sınavı bir yol ayrımı haline gelebilir. Doğru yolun çatallaşması, yolun artık dosdoğru olmadığı anlamına gelmez mi? Aklımın erdiği ilk andan başlayarak ağzını fikir alanlarında verilmiş en büyük yapıtlardaki beyitlerden, dörtlüklerden açan, İstanbul’da okumuş, otuz yılı bulacak doksanını geçkin kaybettiğimiz Ziya dedemden duyduğum birkaç değişmez öğütten ilki, “çatal değnek yere batmaz??dır. Çocukken her seferinde duymayı kanıksadığımız; ama gerçek anlamını büyüdükçe öğrendiğimiz bu söz, bir değneğin yalnızca bir yere saplanabileceği, sabitlenebileceğini anlatıyor haliyle. Başı da ucu da dümdüz değnekler yere saplanırken çatal uçluların bir ayağı bir yerde öbür ayağı bambaşka yerdeki olduğundan sağlam değildir. Kadimden gelen öğüt hep ağaç gövdesi gibi dümdüz oluş iken benliğin ağır basması sonunda dümdüz olmak değil, düz ne varsa dümdüz etmenin yeğlenebildiği görülmüyor değil, malum! Öyle ya çatalın sapı da dümdüzdür ta ki ucu diken diken ayrışana kadar.
Sesin çatalı olur daaa… Sözün çatalı olursa ya? Çatallaşmak söze kadar bulaşmasın bir kere… Dilin çatalı deyince ağızdan tıslayarak çıkmış zehirli sözler akla gelse de sözün çatalı, apaçık ki kaypak ifadeler olmalı. Her denklemin, toplama işleminin tek bir sonucu olmalı iken sonucun o an işe gelen ne ise ona göre bambaşkalaşması gibi. Yahut toplama işleminin sonucunun artı değil de sanki çıkarma işlemi sonucu gibi her defasında eksi göstermesince. Çatallaşmanın nasıl bir kirlenme demek olduğunu en güzel şair anlatmış;
“Bütün renkler aynı hızla kirleniyordu,
Birinciliği beyaz verdiler??
Burada “beyaz??, doğru ve ona götürecek ne kadar kavram varsa onlardır.
Oysa tüm yanlış sonuç veren hesaplar, annemin çocukluğunda yaşadığı anısı gibi olsaydı keşke! Annem okuldan eve dönmüş, ev ödevini yapıyor. Yanında bir de çok yakın bulduğu kendinden büyük misafir bir kız çocuğu var. Annem ödevini çarçabuk bitirmesinin ardından öbür kız çocuğunun çözülecek tek bir matematik problemi başında oflayıp pufladığını görünce yanına gidip, ödeve bir göz atıyor. O güzel, koyu yeşil gözleri bir açılıyor ki sonucu görünce! Diyelim ki iki artı iki dört edecekken sonuç üç!
Hemen uyarıyor ödevinin başında pek bunalmış halde oturan öbür kızı. Parmaklarını gösteriyor, bu elin bu kadar parmağı ile öbür elin şu kadar parmağı bir arada kaç parmak eder diye. Her sayışında sonuç kızın deftere yazdığı değil, olması gereken çıksa da diğer kız ikna olmuyor annemin yaptığı hesaba. “Olsun?? demeyi de henüz beceremeyen kız “osssuuun. O da hesap, o da hesap?? diyerek kendi çıkardığı sonucu savunuyor. Aynı kız daha önce de reçel yapılmak üzere dalları meyveden yere sarkmış komşu bahçenin kayısı ağaçlarından meyve toplama gönderildiğinde de elindeki sepet erik dolu hale geldiğinde “ cevabı “osssuun. O da sarı meyve, o da sarı?? olmuşmuş.
Çocuk hesaplarındaki hatalar pek şirin gözükse de gerçek yaşam düzleminde hesaba kitaba soyunmuşlardan ev ödevlerini hakkıyla yapması, ya hesabın üstesinden gelmesi ya da bu işlere hiiiiç kalkışmaması beklenir. Çünkü hesap denilen olgu, yapmaktan vermeye çok ciddi bir iştir. Çatallanmayı sevmez. Çatallanmış akıllardan, yaklaşımlardan da doğrusunu beklemek ne kadar akılcıl ve doğru olur?
Yalnızca ve yalnızca tek bir sonucu olacak her denklem için eşittirden sonra sonuç kısmına ne yazılırsa yazılsın o bir hesap mıdır yoksa hesabın şaşması mıdır? Galiba doğrudan şaşmanın ne demek olduğunun yanıtı da biri ikinci sınıf, diğeri üçüncü sınıfa giden iki küçük öğrencinin ola ola ilkokul ikinci sınıfta olabilecek, büyüdüklerinde yalnızca bir çocukluk anısı olarak hatırlatıp gülünecek halleri eğer kimilerinde büyüdükçe üstelik belki de kendince hesaplı kitaplı halde bilinçli şaşarsa o zaman hesap da şaşar! Doğrular haydi haydi şaşar! doğrular da
Yorumlar yükleniyor...