Bütün kuşlar uçar; devekuşu da bir kuş ama neden uçmuyor?
Şimdilerin en uygarlarından diye bilinen ülkelere gidip, oranın sembolü olmuş bir köprünün, çeşmenin, saat kulesinin, heykelin, nehrin, yapının önünde fotoğraf çektirmek, “ben de oradaydım. Madem oralar pek uygar o halde ben de uygarım?? göstergesi olamaz. Olsa olsa artık çoklukla öyle göründüğünden olacak “para çooook, para çooook. Para çoook olunca da harcayacak yer ararım. Sırası gelince insanı da harcadığım gibi. Uygarlık, yetkinlik para ile satılmıyor ki sayayım parayı da alayım ama. Kaktım
Önce… Bütün kuşlar uçmuyor bir kere. Kuş olmak dahası kanat sahibi olmak bile yetemiyor uçabilmeye. O yeti olmalı ki uçabilsin bir kuş. Kivi kuşu uçamaz mesela. Devekuşu ya? Kuşların devi devekuşu, hayatını uçarak değil, koşarak geçiren bir kuş. Martı da kuş, karabatak da. Çok yükseklere uçamayan yani uçuşta mükemmelliği tutturamayan martılar üzerine kitap bile yazılmıştı. Martı Jonathan, mükemmelliğe ulaşmak istiyor. Diyelim ki kuşgözünde mükemmellik, bir kartal gibi zirvelere ulaşmak. En yükseklere uçmak. Martılar, kartalların erişebildiği doruklara asla çıkamaz, malum. Martı Jonathan Livingston, kartala yani mükemmelliğe öykündükçe öykünüyor. Ama göz ardı ettiği gerçek, kendinin yalnızca bir martı olduğu. Martılar, kartallar ile boy ölçüşebilir mi? Asla! Jonathan da boyunun ölçüsünü acı biçimde alıyor romanın sonunda. Bir martı kanadı ile çıkılabilecek en iyi yükseklik, denizdeki balıkları görebileceği yüksekliktir oysa. Martının erişebileceği mükemmelliğin sınırı o kadardır.
Kuş olarak anılmaktan çok ‘kümes hayvanı’, ‘kanatlı’ olarak anılan tavukların da kanadı var. Kümeslerde komşuları olan kimi kazların akrabaları göç yolculuğuna çıkar. Ki kazların göçleri romanların, belgesellerin de vazgeçilmezi. Filmi de çekilmiş romanlardan birisi, “Snow Goose -Beyaz Kaz-” okul kitaplarımdandı. Kümes hayvanı sayıldıklarından kazlar, ördekler, tavuklar uçan kuşlar arasında görülmüyorlar. Okul öncesi çocukluğumda, Aksaray’a anneannemi ziyaretimizde, Ulu Irmak boyunda bir tavuğun uçtuğunu görmüştüm. Epeyce kalabalık halde yukarıdaki bir mahalleye gezmeye gidiyorduk. Yakalanmaya çalışılan bir tavuk, akşam sofraya getirileceğini anladığından olacak yolu geçip, ırmak kıyısına kadar koşarak geldi. Kaçmaya devam edebilmesi için o zamanlar gürül gürül akan, çevresi taş konaklar, üzeri taş köprüler ile süslü Ulu Irmak’ı ya yüzerek ya da uçarak geçmesi gerek. Ne kenarında betondan çirkin apartmanlar dizili ne de su yatağı betonlanmadığından sanki bir kanalmış görüntüsüne bürünmemiş haldeki ırmağı aşmak için tavuk, kanatlarını çırpıp havalandı. Sudan en az on beş metre yüksekten uçup, karşıya geçmişti.
Diyeceğim, tavuklar da uçar, uçar daaa… O kadar kısa mesafe uçabilirler ki uçmaktan çok uzun atlama sayılsa yeridir onların havalanışı. Bu kadarı da kanatları olsa bile tavukları uçucu kuşlar sınıfına sokamaz. Ki uçmada en yetkin kuşların kimileri uçaklara model oluyor iken tavukların bir uçağa model olmaları olası mı? O halde kanatları olmasına karşın martı olsun, tavuk olsun kartala kafa tutamaz. İnsan dünyası değil ki onların dünyaları çap kavramını hiçe saysınlar! İnsandan başka canlıların doğasında önce kendini bilmek vardır zira. Oysa o özellik en çok güya akıl sahibi insandan beklenir.
Serçeler de uçar. Daldan dala, ağaçtan ağaca. Yerden pencere önlerine. Ama kalkıp da Afrika’dan Türk ellerine, Avrupa’ya göç eden leyleklere kafa tutmazlar. Çünkü kendinin serçe, leyleğin leylek olduğunu iyi bilirler. Kendi anca kurtçuklar, böcekler avlarken saksağana kadar av olabileceğini de bilir. Hayvan deyip geçtiklerimiz bizimle kıyaslandığında kim ve ne olduklarını bizden daha mı iyi biliyor ne? Aslında en çok bizim bilmemiz gerekenleri?
Uçmanın onlara oyun gibi geldiği kerkenezleri seyretmek pek heyecanlıdır. Kırsal, açık bir bölgede daireler çizerek, döne döne o günkü yiyeceklerini ararlar. Bazen avın orada olduğundan emin olmak için havada asılı kalırcasına dururlar. Alenen havada, boşlukta yere düşmeden dururlar. Yani kerkenezler adeta havaya park edebilen kuşlardır. Biz insanlar daha sitelerimizin otoparklarında kendimize ayrılan park yerlerine olması gerektiğince park etmekten çok uzakken!
Yalnızca tek bir anakarada rastlanan, bir buçuk ile üç gram ağırlığında, rengârenk tüylü sinekkuşuna bu ad boşuna verilmemiş olmalı. Boyu beş santim belki biraz daha uzunca sinekkuşu uçup, uzun gagası ile özünü çekeceği çiçekler ararken yem olabiliyor. Hem de bir böceğe. Bir belgeselde izlediğimde çok şaşırmıştım.
Nedense kimileyin ‘mantis’ de denilen peygamberdeveleri en çetin avcı böceklerden imiş. İzlediğim belgeselde peygamberdevesi böceği, sinekkuşunu yakaladığı gibi yem yapıyordu kendine. Üstelik sinekkuşu, devekuşunun kulağı kadarcık belki. Ama onun yapamadığını yapıyor, uçuyor.
Göçmen kuşların yuva kurup, yavruladıkları yerlerden göç etmelerinin tek bir nedeni var, malum; bulundukları ortamda koşulların artık yaşamaları için uygun olmaması. Yoksa durup dinlenmeksizin, avlanma fırsatı bulmadan belki susuz kalarak koca denizler üzerinden onca yorgunluğa katlanıp neden başka bir anakaraya uçsunlar? Ki içlerinden güçleri tükenip, artık kanatlarını çırpamayacak hale gelip, denize düşenleri de oluyor imiş. Buna karşın baharın karakışa dönüştüğü yerlerde hayatta kalabilmek mümkün olamaz hale gelince kalkıp, göç ediyorlar en uzaklara. Uzak; ama yaşam için uygun olan koşullar, artık yeni yerleri yurtları oluyor. Ta ki koşullar yeniden değişene dek. Bahar can verir. Buza kesmiş ya da kurak, kupkuru ortamlarda yaşammış, canmış ne gezer?
Her kanat ile hakkıyla uçulamaz. Uçulsa da kaçmaya yetmez bu kez. Havada manevralar çizebilen kuşlar bile av olabilir. O yüzden insan dışındaki diğer canlılar gibi kuşlar da çaplarını pekiyi bilirler. Bununla da kalmayıp, karşılarındaki diğer kuşların çaplarının da farkındadırlar. Bu yüzden anne serçe dışında hiçbir serçe, kuş ne yılana ne saksağana ne de başka bir avcıya kafa tutmaz.
Güvercinler dallara, tellere, ağaçlara yuva yapmaz. İnsana yakın yaşarlar, sıklıkla balkonlara yuva kurarlar. Hatta bizim işyerinin lavabo aynaları üzerindeki çıkıntıya nasıl olmuşsa gelip, yuva yapmış bir güvercin ailesi epeyce yavru çıkartmıştı. Soğuk, yağmur, kar, saksağan dertleri de yoktu haliyle. Ta ki artık havalar iyice ısınıp, ortalık güvercin gübresi kokusundan geçilmez olana kadar da ellenmemişti suyun başına yaptıkları yuvalarına.
Serçe de, sinekkuşu da, şahinlere bile saldırdıklarından diğer kuşların çekindiği, aile yapıları pek güçlü saksağanlar da, göçmeni de, kümeste besleneni de kanatları olduğundan kuş türü sonuçta. Ancak kuşlar arasında kartallar var bir de!
Şimdi artık kentin merkezindeki semtlere dönüşmüş hatta kuleler ile daha da ileri gitmekteki eskinin tarlaları, seksenli yılların ortasından sonra da yerleşim yeri olmuş bir bölgede yaşamakta iseniz eğer, oralara geldiğiniz ilk yıllarda şehrin göbeğinde görülemeyecek neler neler görür, belgesel izler gibi izlersiniz. Etrafta hala tarlalar var, ekinler hasat ediliyor iken. Kurbağasından kaplumbağasına, sürüngenin en irkilticisinden kertenkelelere, yaban tavşanından tilkilere, kirpisinden köstebeğine, kızıl şahinlere, başınız üzerinden göç eden leylek sürülerine, göçmen kuş türlerine kadar. İçlerinden biri vardı ki… Önce duyuyorsunuz onu, sonra görüyorsunuz. Öyle bakar bakmaz da görülemezler arada birkaç yüz metre mesafe olunca. Ancak onları seçmeye alışmış gözler görebilir. Buradaki ilk yıllarımızda, iki ayrı göç mevsiminde gördüğüm o kartalın bir çığlığı vardı ki!
Arka kayalıklardan yükselen bir çığlık işittiğinizde bunun çok özel bir kuşa ait olduğunu zorunlu olarak anlıyorsunuz. Yeri göğü çınlatıyor o ses. Öyle ki bir anda her yandan dallardan, çatılardan, pencere önlerinden havalanan kuşların, güvercin sürülerinin kanat sesi kaplıyor ortalığı. Hepsi de duydukları o sesten kaçışıyor. Belli ki bir yırtıcı kuş yakınlarda. Kuşlar da dağlar, ağaçlar, bitkiler gibi en düşkün olduklarımdan olunca çığlığı atan hangi kuş, hemen görmeli.
Bir kartal tabii gördüğüm. Ancak daha önce gördüğüm sarı gagalı kartala benzemiyordu baş yapısı. Gözleri keskin mi keskin. Yılan kartalı imiş. Bir kayaya tünemiş, kanatları kapalı halde iken bile çığlığı ile kartal olduğunu anlatan bir kuş.
“Yüksek uçar” diye bilinen, üç bin metrelik doruklarda yaşarken açık kanat uçları arasındaki uzunluk üç metreyi bulan kartallar, çığlıklarına kadar kartal. Boşuna kartal olunamıyor. Dahası yüreklerine kadar kartal onlar, malum.
Kimilerine göre kişisel gelişim üzerine kurmaca bir anlatı olduğu söylense de kartalların yeniden doğuşu örneği, kartal olmayı en iyi anlatan öyküdür. Elli yıl yaşayabilen kartallar otuz yaşını bulunca gagaları, pençelerindeki sivri tırnakları körleşirmiş. Yaşamlarını sürdürebilmek için yetersiz hale düşerlermiş. Böyle olunca da avlanamazlar, kaçınılmaz sona yakalanırlarmış. Yenilenmeleri gerekirmiş bu yüzden. Bu yenileniş pek acılı olurmuş ama. Bunu göze alabilen kartallar, gözden uzak bir yere yani inzivaya çekilirlermiş. Bu süreçte tırnaklarını, tüylerini ve gagalarını söküp, yerlerine yenilerinin gelmesini beklerlermiş. Yeni pençe ve gagaları ile artık avlanabildiklerinden otuz yaşından sonra yirmi yıl daha göklerde uçabilirlermiş. Kendini böylesi yenileyebilen başka bir canlı var mıdır? Akıl sahibi olanlardan bile?
Tümünün bir çift kanatları olsa da kuşların hepsinin yeri gökler değildir, kümestir hatta. Kimi kuş yerin, kimi yükseklerin, göğün kuşudur. Yerini bilmek, kuşlarda zor değildir o yüzden. Gökte uçarak, zirvelere yuva yaparak değil de yerde, çatılarda, deniz kenarındaki yamaçlarda, dallarda, elektrik direklerindeki yuvalarında yaşaması gerekenler ne olduklarını da, yırtınsalar da ne olamayacaklarını da bizden iyi bilmiyorlar mı o zaman?
Yorumlar yükleniyor...