“Benzeme, Benzet?? Limanı Gemileri
Köşe Yazısı

“Benzeme, Benzet?? Limanı Gemileri

AYŞEİ YASEMİN YÜKSEL
AYŞEİ YASEMİN YÜKSEL
30 Mar 2026 7 dk okuma 254

Her âdetinden eğilimine hayatı cehenneme çevirdiğinden oralardan kaçılan yerler, yöreler var öteden beri. Birinin, cehennem gibi bir yerden onun gözünde Cennet gibi başka yerlere, yörelere kaçması az çok anlaşılır, daaa… Anlaşılamayan, arkalarına bakmadan içinden kaçtıkları ortamlara ait yakındıkları, bunaldıkları ne varsa bu kez onları geldikleri yerlerdekilere yaşatır olmaları! Dahası kapağı attıkları yerleri, kaçtıkları yerlere benzetmeleri. Öyle ki evvelce cehennemden kaçanlar iken şimdi ceh

Bu yaman gerçek belki de çok başka amaç için söylenmiş bir sözü akla getiriyor; “benzeme, benzet”. Tarihte koskoca anakaralara, yarımada şeklindeki kocaman kara parçalarına kim, gemiler ile gezgin olarak gitti ise o koskoca anakaralar, onların eli ile bir dönüşüme uğramış. “Benzeme, benzet” hedefi koyanların uygulama alanına çevrilmiş.

Nasıl olmuşsa olmuş, bir gemiden inen birkaç gezgin, anakaralara kadar yabancısı oldukları yerleri büyük çapta kendilerine benzetmiş. Pek kabarık bir top kumaşa dökülen yalnızca bir damlacık boya, tüm kumaş topunun rengini değiştiremez, olsa olsa ufacık bir yerinde, minicik bir leke oluşturacak iken tüm topun rengini değiştirmesince! Böylece kaç kıta dolusu insanı kendilerine benzetirken kendileri aynı kalmış, kimseye benzememişler. O yüzden denişmiş olmalı ‘Afrika’nın, Hint Yarımadası’nın, Avustralya’nın daha ne çok yerin tarihi, aslında bir “en uzak, her şeyi ile yabancı, kaynakları zengin mi zengin yerlere hatta çöllere bile git. Git, yaşa orada; ama onlara benzeme. Ancak onları kendine benzet”  gerçeği üzerine’ diye.

Kimileri de gemi ile değil, başka ellere kaçtıkları kendi ilkel ellerinden denklerini sırtına vurup çıka gelmiş. Ve geldikleri gibi de gittikleri yerleri, kaçtıkları yerlere benzetmeye koyulmuşlar. Sonunda öyle bir kendilerine benzetmişler ki yemesinden içmesine, müziğinden eğlencesine, adından hitabına oraların gerçek sahipleri olan uygarlıklar, kendilerinden önce sanki tarihte hiç olmamışlar gibi hiç anılmaz olmuş, unutulmuş. Yükünü sırtına vurup gelenler ne kadar ilkel, yoz, vahşi olsa da sanki çıkageldikleri yerlerde kendilerinden önce gerçek ev sahibi olan uygarlık yokmuş, o uygarlığın üstüne konmuş oldukları gerçeği sanki yaşanmamış gibisinden her şeyi sahiplenmişler. Tarihin böylesi kesitlerini araştıranlar, uygarlık yutan karadelikleri andıran böylesi olayları araştırıp, yazsalar da başlarına gelen kalmamış. Onlardan biri de artık bilmeyenimizin pek kalmadığı bir isim; Black Athena-Kara Atena-  kitabının yazarı Martin Bernar.

Kalkıp nerelerden taa nerelere, sırf ayak basılan yeni topraklardakileri kendilerine benzetme uğruna yapılan gemi yolculukları sonunda çıkılan karalardakileri kendilerine benzetme çoklukla kolay olmamış. Ancak koşullar eşit olmayınca önünde sonunda gelenlere benzemiş gidilen yerlerdekiler. Koşullar hiç denk değilmiş. Gemileri karşılayanların atı,  gemiler ile gelenlerin  demir atı varmış. Ellerindekiler de farklı imiş tabii. Bir de gemilerin yanaştığı karalarda hiç bilinmeyen virüslerin gelenlerce yayılması olmasaydı!

Yine de benzetme konusunda kaç bin yıldır başarılı olamadığımız bir olgu var. Dünya’yı, kovulduğumuz yer Cennet’e hala benzetemedik; ama Cennetlik olmaz da cehennemlik olursak diye ödümüzün sıddığı cehenneme çevirmek kimimize pek kolay geldi.

Hadi ilişilmemesi gerekene ilişip, Cennet’ten kovulduk! En azından Cehennem değildi kovulduğumuz yer; Dünya idi. Neden Dünya’yı Cennet’e çevirmedik de tutup bir de Cennet’in zıddını oluşturmaya kalktık burada? Öyle ya, Dünya, başkalarına Dünya’yı cehenneme çevirerek kendi cennetini kuranların öyküleri ile de dolu kitap bir yerde. Burayı kendimize ikinci Cennet yapamamamızın elbette bir yanıtı var. O da buraya kovulup, geldiğimiz andaki tam olarak bilemediğimiz Dünya koşulları, ortamı, ne ile karşılaştıklarımız üzerine. Sonrasında da savruluşlar olmalı.  

Şu “benzeme, benzet” yol haritasında kolayca ilerlemek bugün, bu çağda özellikle medya sayesinde pek bir kolay gibi. Öyle ki birilerine, kendi kendilerini unutturmak bile olası medya ile. Yedikleri içtiklerine kadar. Hele de reklamlar ile algılatılanlar. Reklamlar, diziler ile verilen subliminal mesajlar… Hele hele diyelim ki Kapadokya üzerine bir dizi yapılıp da Kapadokya’yı Mardin ile karıştırmışçasına Kapadokya yaşantısına, adetlerine başka temalar eklemeler…  Eğer istenilirse, medya, benzeme benzet sihirli değneği olabilir ki belki de olmuş da çıkmış bile çoktan.

Medya eli ile öne çıkarılan, “medyatik diye namlanmış figürler sayesinde çoğu çocuk, genç, yaşı başı yerinde birileri, o öne çıkarılanlara benzemek için çırpınabilir. Dizilerde gördüğü gibi yaşamaya, dizi kahramanlarının yürüdüğünce yürüyüp, konuşmaya öykünenler artık sıradanlaştı.  Her yerdeler. .

Pek ünlü bir futbolcu,   haberlere kadar adı geçen bir müzisyen, moda ikonu gibisinden tiplemelere benzemek de var,  kökü hangi ağaç olursa olsun gövdesine yapılan aşı ile kökünden habersiz, başka meyveler veren bir ağaca dönüşmek de var. O halde sonradan ulandıkları yerleri kendilerine benzetenler ile ana gövde olmalarına rağmen kendilerine ulananlara benzeyenlerin farkı ne? Bu da şu demek oluyor o zaman; birilerini kendilerine benzetenler ne yaptığını biliyor, bilinçliler. Kendilerinden vazgeçip de birilerine benzeyenler,  kendinden bile habersiz, bilinçsiz, rüzgârın önüne katıp savurduğu kuru yapraklar gibiler. Böyle olunca da adlarına kadar da değişim içindeler.

Hal böyleyken kendi kendimizi bir sınasak mı; ne kadar kendimize benzer kaldık, ne kadar dayatılan profillere benzer olduk diye? Pizza çıkınca pideyi unuttuk mu mesela? Hamburger için bilmem kaç tür köftemizi elimizin tersi ile ittik mi? Alım gücümüz yerinde olsa bile reklamlarda gözümüze fabrika halısı sokuluyor diye el dokuması, kök boya has halılarımızdan olduk mu?  Yemek deyince akla tek iç yağ buğulu kebaplar, mangal mı geliyor?  Sarmasından dolmasına, tencere yemeklerine değil de… Mantı deyince akla ilk kendi mantılarımız diyelim ki biri, bir kaşığı dolduran üçgen biçimli Aksaray mantısı değil de falancaların mantıları gelmekte ise artık… Kahve deyince tüm dünyanın bildiği Türk kahvemizi bilmez kesilmiş, filtre kahveyi kahve bellemiş isek… Adlarımız bile yabancılardan devşirme olmuş, başkalaşmış ise…  

Eğer öyle ise… O zaman benzeten değil, benzeyen olup çıkmışızdır çoktan. Benzeyen, kaybeden; benzeten, kazanan olacağından kaybetmişiz demektir. Neyi? Kendimizi ve bize ait ne varsa onları.  Özümüzü, benliğimizi kısaca.

AYŞEİ YASEMİN YÜKSEL'ın Diğer Yazıları

Yorumlar (0)

Yorumlar yükleniyor...