Aslı Yok Yaylası’ndaki Kırk Bin Koyun
Deyim yerinde ise türküler kuş uçuşu anlatımlar gibi görünür bana. Malum, “şiiri öldüren, şairaneliktir?? denilir. Böyle tasası olmayan türküler, en kestirmeden, en az söz ile sağlanmış en yoğun anlatım odaklarıdır. Hani çıkılan yokuşlar, varyantlar, virajlar, bozuk yollar yüzünden karayolu ile kat edeceğiniz bir mesafe ne kadar uzarsa, kuş uçuşu alınan mesafeler bir noktadan diğerine düz bir çizgi çekmek kadar kısalır ya, işte anlatımda kat edilen en kısa mesafe türkülerdir benim gözümde. On
Türkülerimiz kadar kem küm etmeden, doğrudan anlatabilmek zor mesele, kıvrandıran her sorunu! Ya, doğrudan, apaçık söylemek sorunun ta kendisi olarak gözüküyorsa ama? O zaman söylesen bin bir dert, sussan dilsiz şeytan olmak kıyıları arasındaki gelgitlerce dövülmek var. Kaya da olsanız bundan kaçış yok; dalgaların huyu bu.
Suyu bulanık olmayan anlatımlarda yüzmek kimi zaman pek zorlamış. Farklı farklı nedenlerin yanında zorunluluklardan da doğmuş kuş uçuşu mesafede anlatamamak. Lafı dolandırmadan, arkadan dolanmadan ne denecekse bir çırpıda söylenemediği olmuş. Her zaman saydamlık geçerli olamamış belki; ama türküler dinler mi bunu? İşte o yüzden türkülerdeki kadar anlatabilsek ne anlatacaksak! Hani, sıkça andığım dizelerde Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun dediği gibi;
“Şairim, alacakaranlıkta gelse şiirin hası, ayak sesinden tanırım.
Ne zaman bir türkü duysam, şairliğimden utanırım”
Yine de içi kemiren bir kurt yok değil. Dolambaçlı anlatım çitine takılmadan açık sözlü olan türküler mi yoksa onları yakanlar mı gibisinden. Türkülerinde gözünü budaktan sakınmayan biri, düz konuşmasında da bunca açık yürekli olabiliyor muydu acaba? Yoksa türkü yakanlar, tabloda görünen resmin altında gizli asıl resim gibi türkülerinde mi saklanmakta idiler?
Yanındakiler ile otlakta gezerken karşılarına çıkan sürüdeki kuzuları görüp, canı kuzu çevirme isteyen karnı da cebi gibi boş, beş parasız biri ne yapardı? Çobana parası olmadığını söylese kuzu çevirme yapılamayacak, dese yalan demiş olacak. Beraberindekiler de kendisinden beter halde iken hesabı kim üstlenecek? Pek maceracı ruhlu, parasız pulsuz biri neler olabileceğini bize türkü olarak bırakmış;
“Herkes kesesinden yiyip eğlensin,
Aslı Yok Yaylası’nda kırk bin koyunum var benim” diyerek.
Yani evirip çevirmeden diyor ki “ne yaylam var ne de koyun sürüm. Haliyle paralı pullu biri değilim. O yüzden herkes kendi kesesinden yesin, içsin. Bana güvenmesin. Kendi hesabını kendisi ödesin.” Malum, ne zaman bir sofra donattırılıp, oturulur sonrasında ödenecek bir hesap vardır.
Belli ki durduk yere yakılmayan türküler yalnızca eğlendirmiyor; öğretiyor da. Zira türkü dediğin yaşanmışlıkların, duyumsananların tortusudur. Eğer derslik öyküler anlatan böylesi türkülerden olsun, gerçek hayat deneyimlerinden olsun bir şeyler öğrenilmiyor da yalnızca seyirci kalınıyorsa işin ucu Einstein’ı kızdırmaya kadar gidebilir. Malum, türkü yakamayan Einstein, ardı ardına yaptıkları yanlışlardan, hatalardan bir şeyler çıkaramayanlar için “aptallığın en büyük kanıtı, aynı şeyi defalarca deneyip, farklı bir sonuç beklemektir” demişti.
Kimi türküler de var ki zekâ testi gibidir. Belli ki vaktinde ya köylüye üstten bakanlar olmuş ya da hiç oluru olmayan şeyler, pek kolayca halledilecek konularmış gibi köylüler avutulmaya çalışılmış ki cevabı bir türkü ile almışlar;
“Camız yuva yapmış söğüt dalına,
Yavrusunu sinek kapmış, gördün mü?”
Dağları devirecek havasına girip, kendini olmayacak şeyi olduracak gösterip, anlamını bilmese de yetersizliklerine yama olarak kullanacağı Latince, Fransızca devşirme sözcükler ile kalkışılan bilmişlik gösterisini, yaktığı bu türkü ile yüzlerine vurmuş köylü de böylece.
Sivrisineğin vızıltısı bile anlayana saz olurken anlamayana türkü ne yapsın? Kulaklar dinlediğine değil, duymak istediğine kodlanmış ise. Sazanlık, tek sudaki sazanlara özgü olsa idi keşke!
Yorumlar yükleniyor...