ZAMANIN MÜHÜRLEDİĞİ SIR
Köşe Yazısı

ZAMANIN MÜHÜRLEDİĞİ SIR

SEDAT KAYA
SEDAT KAYA
13 Sep 2026 5 dk okuma 150

1937 yılının sonbaharında, Dersim dağlarına erken çöken ayaz sadece yaprakları değil, bir halkın çocukluğunu da sarartıyordu. Hozat’ın Ağzunik köyünde, Munzur’un eteklerinde yankılanan bir çocuk kahkahası vardı: Sekine Kankotan.

Henüz el kadar bir kız çocuğuydu Sekine. Yabani meşe palamutlarının, sert kengerlerin ve kokusu kayalara sinmiş kekiklerin arasında, beyaz bir kuzunun peşinde koşardı.
Gökyüzü uçsuz bucaksızdı ve dünya, Ağzunik köyünün sınırlarından ibaretti.
​Derken zaman kırıldı.
​O yılın son aylarına doğru, Munzur’un zirvelerinde pepuk kuşlarının sesi kesildi. Dağların sessizliği, yukarılarda süzülen tayyarelerin motor gürültüleriyle ve vadilerde yankılanan ağır patlamalarla bozuldu.
Köpek havlamaları silah seslerine, kekik kokusu ise genzi yakan keskin bir barut kokusuna bıraktı yerini. Alevler ve çığlıklar arasında Ağzunik sakinleri, sığınabilecekleri tek yere; karanlık bir mağaranın bağrına sığındılar.
Yaklaşık üç yüz insan, birbirinin nefesine tutunarak bekledi.
​Ancak sığınak, bir kapana dönüştü. Mağaranın ağzını saran askerler içeriye bombalar yağdırdı. Dışarıya sağ çıkabilenler birbirlerine zincirlenip çukurlara sürüklendi; makineli tüfeklerin ritmik takırtısı, çocukların ve kadınların feryadını bastırdı. Katliamın dumanı çekildiğinde geriye kalan sadece sessizlikti.
​Bir de kayıp kız çocukları...
​Sonra mağaralara, çukurlara bakan akrabalar annesini ve babasını buldu ama küçük Sekine yoktu. Ne bir ceset, ne bir iz... O dönem "hizmetçi", "evlatlık" ya da "besleme" adı altında batıdaki subay ailelerine dağıtılan yüzlerce Dersimli kız çocuğundan biri miydi yoksa? Yakınları fısıltıyla dua etti.
"İnşallah bir subay alıp götürmüştür. İnşallah yaşıyordur..."
Aynı yıllarda, Ege’nin gururlu asma bahçeleriyle kaplı Alaşehir’de başka bir Sekine büyüyordu: Sekine Muslu.
Zengin bir tüccarın kızıydı; bolluk içinde, el üstünde büyütülmüştü.
​Gençlik yıllarında kalbini genç bir subaya, Kenan Evren’e kaptırdı. Ailesinin sert muhalefetine rağmen aşkının peşinden gitti ve kaçarak evlendi. Yıllar geçtikçe eşi rütbeleri tırmandı; Ordu Komutanı, Genelkurmay Başkanı ve nihayetinde 12 Eylül 1980 darbesiyle ülkenin kaderine el koyan bir iktidar figürü oldu.
​Sekine Evren artık Türkiye Cumhuriyeti’nin "First Lady"siydi.
​Ancak o, iktidarın şatafatına da Çankaya Köşkü’nün görkemine de hep yabancı kaldı. Felçliydi, odasından çıkamıyordu. Kenan Evren’in Köşk’e taşınma teklifine karşı, konuşmakta zorlanan boğazından adeta bir feryat gibi tek bir kelime döküldü: "Hayıır!"
​O, referandum yapılmadan, halkın rızası alınmadan girilen bir iktidar sarayına adım atmayı reddetti. Lojmanın sessiz bir odasında, darbenin gölgesi altında hayata gözlerini yumdu. Çankaya’ya bir kez bile basmadı ayağını.
12 Eylül’ün ardından bir gün, Dersimli Sekine’nin çocukluk arkadaşı Hayri Koç gazeteyi açtığında Kenan Evren ve eşinin fotoğrafıyla karşılaştı. Donakaldı. "Bu bizim Sekine!" dedi, "Dersim’in kayıp kızı Sekine!"
​Akrabaları yıllarca çalmadık kapı bırakmadı. Mektuplar yazıldı, izler sürüldü. Genelkurmay Başkanlığı’ndan gelen cevaplar her defasında duvar gibi soğuk ve olumsuzdu.
​Ancak soru işaretleri ve çelişkiler zamanla daha da derinleşti.
Kenan Evren, "Zor Yıllarım" adlı anılarında eşinin garip alışkanlıklarından bahsederdi.
"Çamaşır yıkayacağı günü seçerdi, el ve ayak tırnaklarını asla aynı gün kesmezdi..."
Oysa bu pratikler, Ege’nin Sünni kasaba kültüründen ziyade, Dersim Alevi-Kızılbaş inancının kadim ritüelleriydi. Alaşehirli bir tüccar kızı bu hafızayı nereden taşıyordu.
Evren, eşinin Alaşehir’de lise olmadığı için ortaokuldan sonra okuyamadığını yazdı. Oysa kız kardeşi Perihan Sıkılı, "Babam ablamı İzmir Kız Lisesi’nde okuttu" diyordu.
Alaşehir’in en köklü mektebi Beşeylül İlkokulu’nun kayıtlarında Sekine Muslu’ya dair tek bir iz dahi yoktu.
Tıpkı Dersim’deki ilkokul kayıtlarında Sekine Kankotan’ın izine rastlanmadığı gibi...
​Araştırmacı Nezahat Turan Gündoğan ve Kazım Gündoğan çiftinin “Dersim’in Kayıp Kızları” çalışmasıyla su yüzüne çıkardığı bu iddialar, resmi tarihin kalın perdesine çarptı. Sekine Evren, sırlarıyla birlikte toprağa verildi.
​Sekine Evren gerçekten Dersim’in kayıp kızı Sekine Kankotan mıydı?
​Bu sorunun yanıtı, sadece Genelkurmay’ın kilitli arşivlerinde, katliam sonrası dağıtılan çocukların kayıtlarında saklı.
Türkiye, geçmişin karanlık sayfalarıyla ve asimilasyon politikalarıyla yüzleşmedikçe; resmi belgeler üzerindeki gizlilik kararları kalkmadıkça bu hikaye tamamlanmamış bir tragedyadır.
​Dersim dağlarında yankılanan kurşun sesleri ile Çankaya’nın gölgesindeki lojman odasının sessizliği arasındaki o ince çizgi, bir toplumun kolektif hafızasını simgeler.
​Mürekkebin aktığı yerde kanın durması; ancak hakikatin konuşulduğu, arşivlerin açıldığı ve tarihin üzerindeki fırça darbelerinin kazındığı gün mümkün olacaktır.

SEDAT KAYA'ın Diğer Yazıları

Yorumlar (0)

Yorumlar yükleniyor...