Köşe Yazısı
ZAMANIN DURDUĞU AN
SEDAT KAYA
12 Sep 2026
5 dk okuma
405
Foto muhabirinin işi deklanşöre basmaktır derler. Eksik sözdür bu. Herkes deklanşöre basabilir. Mesele, hayatın akıp giden binlerce saniyesi arasından tarihe kalacak o bir saniyeyi görebilmektir. Fransız Haber Ajansı(AFP) foto muhabiri Adem Altan’ın yaptığı tam da bu.
Kırk yılı aşkın süredir elinde fotoğraf makinesiyle sokakta. Bazen bir meydanda, bazen gaz bulutunun ortasında, bazen enkazın başında… İnsanların kaçtığı yere doğru yürümek, başını çevirdiği şeye bakmak zorunda olanlardan.
Çünkü foto muhabirliğinin tuhaf bir kaderi vardır.
Herkes kaçarken bazen sen yaklaşırsın.
Herkes gözünü kapatırken sen vizörden bakarsın.
Ve bazen bir ülkenin hikayesini anlatmak için yüzlerce sayfa yazmaya gerek kalmaz.
Bir fotoğraf yeter.

Bir gün sokaklar toma, plastik mermi ve gaz altındalar.
İnsanlar bir köşeye sığınmıştır.
Birinin yüzünde maske, diğerinin gözünde deniz gözlüğü. Bir başkası bayrağı bırakmaz.
Birbirlerine tutunurlar.
Karede korku da vardır, dayanışma da; çaresizlik de, direnme duygusu da.
Altan deklanşöre basar.
Bir gösteriyi değil, bir dönemin ruhunu kaydededer.
Ve o kare "Gezi'nin Marjinal Beşlisi" diye beyinlere kazınır.
Sonra başka bir sokak…
Ankara'da 1 Mayıs.
Gençler koşuyor. Arkalarında duman, ellerinde bayraklar, yüzlerinde öfke.
Fakat asıl çarpıcı olan taşıdıkları büyük fotoğraflar.
Kendilerinden önce öldürülmüş devrimcilerin yüzleri, yaşayanların ellerinde yeniden sokağa çıkıyor.
Geçmişle bugün aynı karenin içine giriyor.
Ölüler, yaşayanlarla birlikte koşuyor.
İşte büyük fotoğrafın gücü burada başlıyor.
Sadece “orada ne oldu?” sorusuna cevap vermiyor. Bir kuşağın acısının, öfkesinin ve hafızasının başka bir kuşağa nasıl geçtiğini de gösteriyor.
Adem Altan bir yürüyüşü fotoğraflamıyor.
Hafızayı fotoğraflıyor.
Sonra 6 Şubat geliyor.
Bu kez ne meydan var ne slogan.
Sadece enkaz.
Kahramanmaraş’ta bir baba, Mesut Hançer, yıkıntıların arasında oturuyor. Betonların altında 15 yaşındaki kızı Irmak var.
Onu çıkaramıyor.
Uyandıramıyor.
Eve götüremiyor.
Yapabileceği tek bir şey kalıyor.
Elini tutmak.
Adem Altan karşılarında.
Mesut Hançer kızının elini bırakmadan fotoğrafçıya sesleniyor:
“Çek, çek, çocuğumun resmini çek.”
Deklanşör kapanıyor.
Belki saniyenin yüzde biri.
Ama o küçücük zaman parçasının içine koskoca bir felaket sığıyor.
O fotoğrafa baktığınızda kaç binanın yıkıldığını bilmeniz gerekmiyor. Ölüm sayılarını gösteren tablolara da ihtiyacınız yok. Betonların arasından çıkan küçücük bir el ve onu bırakmayan bir babanın eli, bütün rakamlardan daha ağır konuşuyor.
Bu fotoğraf dünyayı dolaşıyor. Ödüller kazanıyor. World Press Photo’da Avrupa ödülüne değer görülüyor, Pulitzer finaline kalıyor.
Ama mesele ödül değil.
Çünkü ödüllerin de ömrü vardır.
Bazı fotoğrafların yoktur.
Ve sonra Ankara…
Dünyanın egemenleri NATO Zirvesi için hazırlanıyor. Dev afişler asılmış. Yollar düzenlenmiş. Güvenlik önlemleri alınmış.
Duvarın üzerinde kocaman NATO amblemi.
Önünden bir adam geçiyor.
Kağıt toplayıcısı.
Arkasındaki araba neredeyse kendisinden büyük. Çuvallar, demirler, çöpler…
Adam bütün ağırlığıyla öne eğilmiş, hayatını çekiyor.
Bir tarafta dünyanın askeri ve siyasi gücünü temsil eden devasa bir örgüt.
Birkaç metre ötesinde ekmeğini çöpten çıkaran bir insan.
Adem Altan deklanşöre basıyor.
Ve artık söylenecek fazla bir şey kalmıyor.
Ne uzun bir ekonomi yazısına ihtiyaç var ne siyaset nutkuna.
Dünyanın gücü bir duvarda, hayatın yükü bir insanın sırtında.
Belki de Adem Altan’ın fotoğrafçılığını en iyi anlatan karelerden biri bu.
Çünkü büyük fotoğrafçı sadece önündeki insanı görmez.
Arkasındaki dünyayı da görür.
Yıllar geçecek.
Meydanlarda söylenen sloganların bazıları unutulacak. NATO zirvelerinde hangi kararların alındığını çok az kişi hatırlayacak. 6 Şubat’ın rakamları kitapların sayfalarında kalacak.
Ama fotoğraflar yaşayacak.
Gazın altında birbirine tutunan insanlar…
Öldürülenlerin fotoğraflarıyla koşan gençler…
Enkazın başında kızının elini bırakmayan baba…
Ve NATO ambleminin önünde hayatın bütün yükünü çeken adam…
Dört ayrı an.
Dört ayrı hikaye.
Dört ayrı Türkiye.
Ve hepsinin arkasında aynı göz.
Adem Altan.
İyi fotoğrafçı doğru anı yakalar.
İyi gazeteci yaşadığı çağa tanıklık eder.
Bazıları ise bunların ötesine geçer.
Zamanı bir anlığına durdurur ve o küçücük parçayı gelecek kuşaklara teslim eder.
Çünkü tarih sadece kitaplarda, devlet arşivlerinde, Meclis tutanaklarında yazılmaz.
Bazen bir insanın yüzünde yazılır.
Bazen gazın içinde birbirine kenetlenen ellerde.
Bazen enkazdan çıkan küçücük bir elde.
Bazen de dünyanın en büyük güçlerinden birinin amblemi önünde, ekmek parasını sırtında sürükleyen bir adamın kamburunda.
Adem Altan fotoğraf çekmiyor.
Tarihe not düşüyor.
Yorumlar yükleniyor...