GALİNA’NIN NAZIM’I
Köşe Yazısı

GALİNA’NIN NAZIM’I

RUHİ ÇİLEK
RUHİ ÇİLEK
18 May 2025 9 dk okuma 201

Araştırmacı yazar, belgeselci Dursun Özden’in “Galina’nın Nazım’ı?? adlı kitabını büyük bir merakla okudum üstelik temini de hiç de kolay olmadı, sahaflardan edindim. Bu kadar uğraşıya değdi mi diye soracak olursanız, hani bilinmeyen ne vardı da öğrendiniz diye, vallahi yeni bir şey yok şüphesiz… Ancak mezkûr kitap Yıldız Sertel’in önsözü ile başlıyor ve oradan niyet anlaşılıyor hemen, sanki hızlı ve kısa bir değerlendirme ile Galina ne kadar şefkatli, dikkatli ve itinalı birisi idi lakin Vera i

Bir şiirinden hareketle “Rüzgâra Karşı Yürüyen Adam” şeklinde granit taş üzerine yontulmuş halde işlenen kabrinin bir parçasını da “Vera”nın oluşturduğu düzenleme bile ittifakla gerçekleştiğinden adeta aksi iddiaların bir tekzibidir. Rüzgâra karşı yürüyen adam, dünyada kültürümüzün ve dilimizin çok değerli ve tavizsiz temsilcisi büyük ustanın mezarını ziyaret ettiğinizde göreceksiniz ki aynı mezarı bile paylaşmaktalar, bu bile bir tekzip mahiyetindedir bana göre… Lakin söylenir de durur, yok aslında Vera’nın gönlü ve gözü başkasındadır, ayıptır vallahi… Ayıptır diyorum çünkü bir defa bu kadar özele girmekte nasıl bir beklenti var diğeri ise Vera hür düşünceye haiz biri isterse hemen ayrılır gider, Sovyetler Birliğinde boşanmak öyle bizdeki gibi zor bir şey mi tek celsede her şey bitiriliyor, en mühimi ise çok rahatsız ise neden orada dursun bırakır gider. Sovyetler Birliğinde kadınlar diğer ülkelerdeki gibi boşanmayı bir zenginleşme aracı görmezler… Şimdi duyar gibiyim Nazım’ın ününden, şanından, parasından ve imkânlarından yararlanıyor diye, gülüyorum. Vera’nın böyle bir şeye ihtiyacı olduğunu düşünmüyorum, çok çeşitli gerekçelerim var bunu söylerken lakin en mühimi Sovyetler Birliği öyle bizim ülkelerdeki gibi büyük paralar gerektirecek hayatların sürdürüldüğü bir coğrafya değildir. İyi bir semtte olmakla birlikte evleri sıradan insanların evlerinden farklı değil ki… Vs vs. Bu lafları söylerken ziyadesiyle dikkat edilmesi gerekir… Örneğin Nazım Galina’dan ayrılırken neredeyse her şeyini ona bırakır, öyle bazılarının söylediği gibi Galina hiç bir şey vermedi iddiası doğru değil… Fazla sevmediğim bir lafı artık söyleme mecburiyeti hâsıl oldu, bilen de, bilmeyen de hülasa ağzı olan konuşuyor… Ayrıca mezkûr kitabın ilerleyen sayfalarında Galina’nın ağzından önsözü biraz önyargılı kaleme aldığı anlaşılan Yıldız Sertel’i teyit eder kelamlar çıkmıyor. O tamamen yaşanılanların mahremiyetine ziyadesiyle inanıyor ve saygılı davranıyor görüntüsü var baştan sona kadar… Tam Sovyetler Birliği sıradan vatandaşına münasip biçimde… Belki de gözden kaçan ya da kaçırılmak istenen Nazım’ın bilinenden fazla ilişkisinin olduğu mudur acaba? Esasen Nazım çılgınlık düzeyinde duygusaldır, tam da bu sebeple aşkları gibi, hüzünleri de, sevinçleri de, umutları da, hasretleri de, hayretleri de, hedefleri de, beklentileri de başkalarınkilerden fazladır, tam da bu yüzden ziyadesiyle coşkulu şiirler üretebilmiştir.

Ayrılıklar Nazım için adeta vukuatı adiyedendir, esasen ayrılmayı pek sevmez gibi görünür, her ayrılık sonrası az ya da çok pişmanlıklar ifade eder bunu sezdirir, lakin ayrılır. Bunu “otobiyografi” şiirinde müthiş anlatır,

1902’de doğdum

doğduğum şehre dönmedim bir daha

geriye dönmeyi sevmem.

üç yaşımda Halep’te paşa torunluğu ettim

on dokuzumda Moskova’da komünist Üniversite öğrenciliği

kırk dokuzumda yine Moskova’da Tseka-parti konukluğu ve

on dördümden beri şairlik ederim.

kimi insan otların kimi insan balıkların çeşidini bilir

                                                                          ben ayrılıkların

kimi insan ezbere sayar yıldızların adını

                                                   ben hasretlerin

hapislerde de yattım büyük otellerde de

açlık çektim açlık grevi de içinde ve tatmadığım yemek yok gibidir

otuzumda asılmamı istediler,

kırk sekizimde Barış madalyasının bana verilmesini

                                                                                 verdiler de

otuz altımda yarım yılda geçtim dört metrekare betonu

elli  dokuzumda on sekiz saatte uçtum Prağ’dan Havana’ya.

Lenin’i görmedim nöbet tuttum tabutunun başında 924’te

961’de ziyaret ettiğim anıtkabri kitaplarıdır

partimden koparmağa yeltendiler beni

                                                          sökmedi

yıkılan putların altında ezilmedim

951’de bir denizde genç bir arkadaşla yürüdüm üstüne ölümün

52’de çatlak bir yürekle dört ay sırt üstü bekledim ölümü

sevdiğim kadınları deli gibi kıskandım

şu kadarcık haset etmedim Şarlo’ya bile

aldattım kadınlarımı

konuşmadım arkasından dostlarımın içtim ama akşamcı olmadım

hep alnımın teriyle çıkardım ekmek paramı, ne mutlu bana

başkasının hesabına utandım yalan söyledim

yalan söyledim başkasını üzmemek için

              ama durup dururken de yalan söyledim

bindim tirene, uçağa, otomobile,

çoğunluk binemiyor.

operaya gittim,

çoğunluk gidemiyor adını bile duymamış operanın

çoğunluğun gittiği kimi yerlere ben de gitmedim 21’den beri

                   camiye kiliseye tapınağa havraya büyücüye,

                   ama kahve falına baktırdığım oldu

yazılarım otuz kırk dilde basılır

               Türkiyem’de Türkçemle yasak

kansere yakalanmadım daha

yakalanmam da şart değil

başbakan filân olacağım yok

meraklısı da değilim bu işin

bir de harbe girmedim

sığınaklara da inmedim gece yarıları

yollara da düşmedim pike yapan uçakların altında

ama sevdalandım altmışıma yakın

sözün kısası yoldaşlar

bugün Berlin’de kederden gebermekte olsam da

                                             insanca yaşadım diyebilirim

ve daha ne kadar yaşarım,

                             başımdan neler geçer daha

                                                                 kim bilir.

Şiirden alıntı yapacaktım tefrik etmeyi beceremedim lakin yolundan ve kararından geriye dönmeme, vatan ve aşk hasreti çekme başta olmak üzere her tarif mükemmel… İşte ne diyor büyük usta “altmışıma yakın sevdalandım” siz hala başka hikâyeler anlatın… Sonuç itibariyle başta Galina’nın olmak üzere Dursun Özden’in seyahat notlarını ve anılarını okumak son derece zevkli oldu, kendisine teşekkürler…

RUHİ ÇİLEK'ın Diğer Yazıları

İNEBOLU TİCARET ve SANAYİ ODASI, TÜRK OCAĞI

İnebolu seyahatimiz benim için inanılmaz öğretici oldu, mesela İnebolu’da “Ticaret ve Sanayi Odası” olur mu diye sorsalardı, çokbilmişliğimle hemen olur mu öyle şey, ilçelerde “Esnaf ve Sanatkârlar Odası olur mu?" derdim. Meğerse varmış, hem de nerelerde, nerelerde… Öğrenmenin sınırı yok şüphesiz… Ben “eksiğim çok” dedikçe bazı dostlarım, kızıyorlar…

25 Oct 2026 246

SÜZGEÇ İSKELESİ ve İSTİKLAL YOLU

İnebolu’nun “süzgeç iskelesi” ya da “süzgeçli kapı” adı ile anılmış olduğunu ilk defa Vâlâ Nureddin’in (Vâ-Nu) “Bu Dünyadan Nazım Geçti” adlı kitabında görmüştüm. Milli mücadele senelerinde Ankara Hükümetinin İnebolu geçiş noktası için, Anadolu’ya girişte tatbik edilen çok sıkı kontrol noktası manasında kullanılmış olduğunu kolayca anlıyoruz.

20 Oct 2026 400

OĞUZ ATAY ÖYKÜ ÖDÜLLERİ VE İNEBOLU KÜLTÜR SANAT DERNEĞİ

Sınıf arkadaşları toplantısı için bu kez İnebolu’da idik, arkadaşımız Ahmet Çeçen’in mükemmel organizasyonu ile merkez başta olmak üzere çevre köyler ve ilçeler ile ziyadesiyle ün yapmış Valla ve Horma Kanyonlarını gezdik.

11 Oct 2026 455

DÜNYA KAZAN BEN KEPÇE ÜZERİNE

Büyük Usta Aziz Nesin’in çok kitabını okumuştum lakin ilk defa “gezi yazıları” kapsamında “Irak ve Mısır” adlı kitabını okudum. İlk izlenimim, diğer tüm eserlerinde olduğu üzere, burada da öğreticiliğine, belgeleyiciliğine, ve ufuk açıcılığına hiç ara vermiyor. Hani benim haddime değil bu mevzuda derinlemesine ahkâm kesmek lakin “bir eksiğini daha gidermişin birisinin duygu yansıtması” diyelim…

04 Oct 2026 354

DÜNYA KUPASINDAN GERİ DÖNÜŞ

Ziyadesiyle gecikmeli bir yazı, belki güncelliğini de çok yitirdi lakin ancak sıra geldi diyelim, hem fena mı oldu tekrar hatırladık mezkûr süreci. Gidişimiz gibi dönüşümüzde “enler” ile oldu, öyle diyor kerameti kendinden menkul zevat, gidiş muhteşemmiş geliş büyük hüsranmış vs vs… Bir zamanlar Orhan Boran’ın “evet-hayır oyunu” için bir daveti vardı, “mehter marşı ile geliyorsunuz, İzmir marşı ile gidiyorsunuz” diyordu ya… Durum tam da o…

27 Sep 2026 484

Yorumlar (0)

Yorumlar yükleniyor...