CAVİT KÜRNEK’LE SÖYLEŞİ
YEREL

CAVİT KÜRNEK’LE SÖYLEŞİ

| 08:13 | 21 dk okuma | 490 görüntülenme

-Acılı ailesi ve tüm sevenleri için- Cavit Kürnek dostlarının, güzel sanatların değişik dallarında çalışmalar yaptıklarını biliyoruz. Edebiyatın da güzel sanatlara dahil olduğu malum. Onun da hatırı kalmasın diyerek, ben de Cavit ağabeyle sağlığında yaptığımız, yaşamının geniş dökümünü dile getirmiş olduğu aşağıdaki söyleşiyi paylaşarak anısına selam yollamak istedim. FİKRİ ÇALIŞKAN

1.
Cavit Kürnek’i anma etkinliğine katılanların güzel sanatların değişik dallarında çalışmalar yaptıklarını biliyoruz. Edebiyatın da güzel sanatlara dahil olduğu malum. Onun da hatırı kalmasın diyerek, ben de Cavit ağabeyle sağlığında yaptığımız, yaşamının geniş dökümünü dile getirdiği aşağıdaki söyleşiyi paylaşarak anısına selam yollamak istedim.  

Güzel sanatlarla uğraşan sanatçılar; ressam, yontucu, müzisyen, fotoğrafçı, şair ve edebiyatçılar; ister renkleri, ışığı, ister notaları, isterse sözcükleri kullansınlar ve hangi konuyu ele almış olurlarsa olsunlar; hep, anlatmak istedikleri tek bir şeydir sanki. İnsandır, anlatmak istedikleri. Ulaşmak erişmek, bulmak, anlamak, anlatmak istedikleri. Aradıkları da aynıdır; İNSAN’dır. O insan da, belki de kendisidir, sanatçının.

İzledikleri yollar da benzer birbirine. Ya ormanı anlatarak, bir ağacı, hatta bir tek yaprağı ele alarak; doğaya, topluma, hayata ve insana ait gerçeklikleri yakalama yolunu tutarlar; ya da, bir tek yapraktan çıkarlar yola ve öylece bulurlar ormanın yolunu, gizini, gizemini, sakladığı gerçeklikleri.

Cavit Kürnek de, bin bir çiçekle bezeli bahçeyi, hatta o çiçeklerden bir tekini, ya da kırlarda oluşan papatya denizini, hatta o papatyalardan bir tekini objektifinin kapsama alanı içine alarak tırnağa tüm gerçekliğiyle karşınızdadır, çünkü fotoğraflamayı seçmez; çiçeğin ya da papatyanın bir tek taç yaprağına diker gözlerini ve basar deklanşöre. İşte, belki de ilk kez bir papatyanın bir tek taç yaprağından seyreylersiniz âlemi; baştanbaşa doğayı, bir uçtan öbür uca tüm yaşamı; sevinciyle, acısıyla, düşüyle, düş kırıklığıyla; umutları umutsuzlukları, aşkıyla, sevdâsıyla insanoğlunu. Tepeden.

2.
Öykülerinde de, doğanın, toplumun, dünyanın insanın, yaşamın en küçük yanlarından sokulur gerçeğe, Cavit Kürnek. Kimselerin durup düşünecek vaktinin olmadığı inceliklerledir, onun işi. Koskoca dünyanın en temel gerçeğini, ince bir çimende görür, bulur ve gözlerimize, acıtarak hem de, sokuverir.
“Öteki taraftan atılan ipin ucu, kamyonun üstünü aşarak geldi, taşlara çarptı.
Küçük bir çimen, hanidir kendine yol bulup yeşersin isterdi. Ama sokağa döşenmiş olan taşlar, hem sert, hem de birbirine oldukça yanaşıktı.
O gün başarmıştı işte. O sabah olanca gücüyle taşları iki yana itmiş, yolunu aralamıştı.
Kolay olmamıştı bu. O küçük ve dar aradan sığabilecek kadar inceltmişti gövdesini. Aslında bu kertede incelik, bir çimenin sağlığı için sakıncalıdır.
Siz, bunu başarmış bir çimenin sevincini bilebilir misiniz?
İpler bilir mi?
Bilmezsiniz, bilmezsiniz.
Çünkü kamyonun arkasından atılan ipin ucu, geldi, tam çimen çevresini geçirecekti, gülecek ve gülmesini öğrenecekti, vurdu yüzüne.
Sonra siz, insan, bir şoför muavini. Geldiniz, ipin ucunu aldınız yerden, olanca gücünüzle bastınız çimenin üzerine. Bu yetmedi, tuttunuz sıçradınız, tepindiniz. Yaptığınız iş, sözde ipi gelebildiğince bu yana çekmekti. Kamyonu yüklediğiniz eşyaları, yolda düşüp kırılmasınlar diye bağlamaktı. SİZ ÖYLE SANIYORDUNUZ. ÇİĞNEDİĞİNİZ ÇİMENDEN HABERSİZDİNİZ.”
(Büyük harfle ben vurguladım.) (Cavit Kürnek, İnce Çimene Su, Öyküler, 1998.)

Bu cümleleri okurken, dünyamızdaki milyarlarca insanın üzerine “olanca gücüyle basan”, “tepinen”, onları “çiğneyen” küreselleşme denilen sistem mi geliyor aklınıza? Haklısınız, doğrusu. Yalnız o da değil; benim gibi Cavit Kürnek’i tanıyanlar, “ Cavit bey kendi yaşanmışlıklarını anlatıyor” diyeceklerdir.

Öylesine, incelikli, sevecen, insancıl, dost canlısı, düşünceli, ölçülü, çelebi ve bir o kadar da kırılgan. Bu güzelim özellikleri yüzünden, kim bilir kaç kereler, sıkıştırıldığı iki taşın arasından kendini düze atmaya çabalarken, kocaman ayaklar gelip tüm gücüyle basmıştır üstüne. Kurtaramamıştır kendini, çiğnenmekten.

Söyleşi için sözleşmek üzere kendisini aradığımda, aylar önce geçirdiği çok önemli ve ağır ameliyattın sonuçlarıyla ilgili doktorunun değerlendirmeleri için İzmir’de bulunuyordu. Sesi iyi geliyordu. Ancak, yine de, kapıyı açtığında nasıl bulacaktım, tam kestiremiyordum. Meraklanıyordum.

Kapıdan başını uzattığında, capcanlı ışıl ışıl gözler ve gülen aydınlık yüzüyle karşılaştım, Cavit Kürnek’in. Neşeli görünüyordu. Sonuçların ne denli olumlu olduğunu, çocuklar gibi sevinerek anlattı, anlattı. Söyleşimiz keyifli olacaktı, bu belliydi. Konuştukça daldı gitti çocukluğuna, anılara. Bazen, bir başka çocuktan, bir başkasından söz ediyormuş duygusuna kaptırdığım oldu, kendimi. İnsan, çocukluğunu dünmüş gibi terütaze, kendisini de bir başkasını anlatıyormuş gibi öylesine yalın, duru ve sular seller gibi anlatamazmış gibi geliyordu bana.

Kıbrıslı babasını anlatırken, sanki bir komşularından söz ediyormuşçasına biraz mesafeli; söz, Sakız’dan göç etmiş genç bir Türk kızı olan annesine gelince anlattığı sadece annesi değildi, sanki. Onunla birlikte kendisiydi; hemen bir bütün oluverdiği öbür yarısıydı. Çeşme Türk Sanat Müziği Topluluğu’nun sevilen solisti, sesinin güzelliğinin annesinden geçmiş olmasından söz ederken; sanki annesi bunu kendisi bir armağan olarak oğluna bilerek, isteyerek ve kendi iradesi ile sunmuş sanırdınız. Öylesine şükran ve minnet duyguları taşıdığını gözlerinden anlayabilirdiniz. Hatta, hallerine bakarak, annesinin kendisinde sürüp geldiğine inanıyor, diyebilirdiniz.

Daha ilk başlarında söyleşimizin; belli oldu ki, benim soracağım, öğrenmek istediğim çok şey vardı; Cavit Kürnek’in de anlatacakları sayfalara sığmazdı. Bu durumda sorularda ve yanıtlarda biraz seçme, ayıklama yapmak zorunlu olacaktı.
      
3.
Fikri Çalışkan- Gerek kırk yıla yaklaşan fotoğraf sanatçılığınız, gerekse uzun yıllara dayanan yazarlığınız için en belirgin temel özelliklerden biri, belki de birincisi, ayrıntıcılığınız. Buradan girelim istiyorum, söyleşimize. Doğa, doğadaki akla gelebilecek her türlü nesne, fotoğraflarınıza konu olabiliyor ve bunlara ait çok küçük ayrıntılar, özellikle vurgulanıyor. Öykülerinizde, yaşamın değişik kesitlerine ilişkin ayrıntılar, özellikle de çocuk-anne ilişkileri, çarpıcı ayrıntılarla sergileniyor. Ayrıntılar üzerinde bunca durmanızın, kuşkusuz nedenleri olmalı. Hatta özel sayılabilecek nedenleri. İnsana ilişkin gerçeklikleri yakalamak adına, size, çocuk mu yoksa çocukluk döneminin mi yol gösterdiğini düşünüyorsunuz? Çocuk ve çocukluğun böylesi ilgi alanınızın odağında yer almakta oluşunun nedenleri neler olabilir? Unutamadığınız bir çocukluk yaşamınız mı vardı? Yoksa çok sancılı mı geçti o yıllarınız?

Cavit Kürnek- Çocuk-anne ilişkisi için ilk elde söylemeliyim ki, çocukluğumda, her zaman ve her konuda annemi savunmak zorunda kaldım. Babam maddi gereksinmelerimi hiç aksatmadan sağlayan bir insandı; ama bizim bir de manevi yanımız var. Babam acemi bir babaydı, sanki. Babasından, nasıl bir baba olacağına dair yeterince ders almamış gibi geliyordu, bana.

Annem babamın tersine, ince, duygulu, anlayışlı bir kadındı. Ut çalardı. Şarkı söylerdi. Çok güzel de İzmir Kordon Zeybeği oynardı. Annemi çok iyi tanıyordum, bu ve benzeri birçok güzel özelliği nedeniyle, ona vurgundum. O da bana vurgundu. Bunu ta içimde hissediyordum. Beni 1933 yılında ilk çocuğu olarak dünyaya getirmişti. Fizik olarak anneme hiç mi hiç benzemezdim, ama. İzmir’de, 9 Eylül kurtuluş şenliklerinden birine götürmüş beni ve bir iki genç kız, annemi, benim mürebbiyem sanmışlar. Kendi çocuğu olabileceğime ihtimal vermemişler. Kıpkızıl saçlar, bembeyaz bir ten ve hep gülen bir çocuk. Annem siyah saçlı, buğday tenli ciddi bir kadın. “Babasına benzer oğlum” demiş, annem. Gerçekten, babam da benim gibi sarı saçlı, mavi gözlü bir adam. İşte bu mavi gözlü adam, anneme her türlü alış veriş için para verir, annem de evi çekip çevirirdi. Hemen her iş annemin üzerineydi. Hasta olsam, sağaltımım için o çabalardı, giysilerimi dikerdi, yemekleri zaten annem pişirir kotarır; odamı temizler düzenler; kısaca, her işin üstesinden gelebilmek için sabahtan akşama didinir dururdu.

Fotoğraflarımdaki ayrıntıcılığım için söylemek istediklerim şunlar olabilir: Fotoğraf çekmeye başladığım ilk yıllarda, doğal olarak başkaca fotoğrafçıları taklit ederdim. Belli bir süreç sonrasında, bu tutumumdan uzaklaştım; kendim olmaya, bana özgü çekimler yapmaya özen göstermeye başladım. Bir taraftan fotoğraf makinesini doğru kullanma konusunda ilerlerken; öte yandan daha gelişmiş makinelere sahip oldukça, nesneler üzerinde inceleme ve arayışlarım yoğunlaşmaya başladı. Ayrıntı görüntüleri çarpıcı gelmeye başladı; bu tür görüntülere tutuldum. Maddeye sokuldukça, gizem artıyor; renk, ışık, biçim sürekli zenginleşiyor ve bana doyumsuz görüntüler sunuyordu. Doğayı yeni yeni keşfettiğimi fark ediyordum. Bu da çok heyecanlandırıyordu beni.

Ben sadece çocukluğumda yaşadım, desem abartmış olmam. Ben sadece çocukluğumda yaşadım. Bunu bir kez daha söylemeliyim. O yıllara ait anılarım taptaze, dumanı tütüyor o anıların sanki. Onları anımsamak teselli veriyor bana. Yaşamın çekilmezliğini böylece biraz olsun hafifletmiş olurum, o anılar sayesinde. Herkes için, hepimiz için çocukluk saf, temiz, hilesiz, dupduru, yapmacıksız, tam anlamıyla kendimiz olduğumuz ve kendimizi kabullendiğimiz bir dönemdir. Oysa, insan büyüdükçe değişiyor; koşulların da zorlamasıyla, adeta başka birisi olup çıkıyor. Bu başkalaşma yaşam koşullarına uyum sağlayabilmek için, ne yazık ki, kaçınılmaz oluyor. Kendimi en çok çocukluğumda seviyordum ve beğeniyordum. Yaşayabilmek için kendini beğenmek de önemli bir gereksinme.    

Fikri Çalışkan- Çocukluk yıllarınız aşağı yukarı, Karaburun’da geçti, öyle değil mi?

Cavit Kürnek- Babamın memuriyeti nedeniyle, 1936-1946 yıllarında Karaburun’daydık.

Fikri Çalışkan- Karaburun, şimdi bile, çevre yerleşimlere göre, öyle sayılabilir; dar bir çevre, öyle değil mi? Siz orada bir anlamda yabancısınız? Ama bizim insanımız, yabancılara karşı daha bir ilgilidir, sıcak bakar. Bu anlamda, çocukluk yıllarınızda, başkalarıyla ilişkileriniz bağlamında unutamadığınız, sizde iz bırakan yaşanmışlıklarınızdan bir kesit aktarmak ister misiniz?

Cavit Kürnek- Elbette. Evet, dediğiniz gibi, Karaburun oldukça dar bir çevreydi. Oradaki halk sanki, geniş bir aileydi. Tanıdığım insanların hepsini seviyordum. Yoksul insanlardı; ama o denli içten, o denli insan canlısıydılar ki; onları unutamam. Sanki hepsi Börklüce Mustafa’nın öğretisini benimsemişler; o doğrultuda yaşıyorlar: Her şeylerini başkalarıyla paylaşıyorlardı. Her şeyleri dediğime de bakmayın; aslında hiçbir şeyleri yoktu ki. Birbirlerine yüreklerini sunuyorlardı, diyebilirim. Hem de cömertçe. Bir okul gezisi nedeniyle, Çullu Köyü’ne götürmüşlerdi. Öğle yemeği için bizleri evlere dağıttılar. Benim gittiğim evde çok yaşlı bir kadıncağız yaşıyordu. “Oğul dedi, benim etim sütüm yok ki, ne sunayım sana. Zeytinyağına iki yumurta kırsam, olur mu, yer misin?” Tavanın içine bir parça da peynir ufaladı. Parmaklarımı yiyecektim inanın; o kadar lezzetliydi. Bakın, seksen yaşıma yaklaştım; o yumurtanın tadı hala damağımda, kokusu da burnumda tütüyor.

Fikri Çalışkan- Hikâyeler yazmayı sürdürdüğünüzü biliyorum. Yeni bir kitap hazırlığı var mı? Umarım vardır; çünkü o inceliklerle bezeli öykülerinizin benzerlerini okumak isterim; benim gibi birçok bekleyen de vardır, eminim. Bir de, bilirsiniz, hikayeden romana geçiş yapmak, çoğu zaman kaçınılmaz bir süreç gibi düşünülür. Böyle bir niyetiniz, ya da hazırlığınız söz konusu mu? Sizin için bunun zor olmayacağı düşünüyorum. Çünkü, öyküleriniz, aslında, öylesine bütüncül bir yapı gösteriyor ki, sanki onlar bir romanın birbirini izleyen ve tamamlayan bölümleri gibi.

Cavit Kürnek- İki öykü, iki de roman dosyam yıllardır hazır duruyor. İstanbul’a gidip yayınevleri kapıları aşındırmak bana göre değil. Yapamam zaten, utanırım. İzmir’de bir yayınevi benimle ilgilendi. Taslaklarıma bir kez daha göz atmaktayım. Roman olsun, öykü olsun canlı birer varlıklar, bilirsin. Her okuduğumda bir yerleri değişiyor, yeni ekler yapıyorum. Anladım ki, sanatsal yapılarda bitti diye bir şey yok. Romanlarım bir öyküler bütünü. Birbiriyle ilintili, bağlantılı kişiler, yaşamlar. Hem bir bütün, hem de farklı, ayrı ayrı bağımsız yapılar.

Fikri Çalışkan- Yetmişli yıllarda aktif sendikacılık yaptınız. Ancak bu konu fazla bilinmez; yanılıyor muyum? Bundan biraz söz etmeniz mümkün mü? Bir de, o yıllardaki Türk işçi hareketi ve sendikacılığı ile, bugünkü durumu karşılaştırarak kısa bir değerlendirme yapar mısınız?

Cavit Kürnek- Dediğiniz gibi, sendikacılığım konusu çok bilinmiyor, doğru. Ben koç burcuyum ve biraz geride kalarak, öndekini de yönetme gibi bir beceriye sahibim.1966-1976 yılları arasında, ki bilirsiniz, çok çalkantılı bir dönemdi o dönem. Basın-İş Sendikası İzmir Şube Başkanlığı yaptım. Yapıma uygun düşmeyen bir işte bile sorumluluk yüklenmişsem, gereğini yapmak için sonuna dek çalışır çaba harcarım, savaşırım. Sendikacılık hiç dışardan görüldüğü ve sanıldığı gibi değildir; çok zor, ağır sorumluluğu olan bir iştir. Bu gün için sendikacılık kalmadığını söylersek, abartmış sayılmayız. O yıllar ne işçi sınıfı, ne de işverenler yasaları yeterince bilmiyorlardı. Çelişkilerin yanı sıra, korkular vardı. Bu bilgi eksikliği, sanki iki kesimin uzlaşmasını kolaylaştırıyordu. Sonra sonra iki taraf da uzmanlaştı. Sendikacılar gördüler ki, ilgili tüm yasalar meclisteki işveren temsilcileri tarafından düzenlenmiş. 1976 yılında, görevi başka arkadaşlara bırakarak ayrıldım. 1978’de Çeşme’ye geldim ve buraya yerleştim.12 Eylül döneminde bir süre tutuklu kaldım. Sonuçta DİSK Davası süresi içinde sonuçlanmadığı için düştü ve aklanmış oldum. Sendikacı olmakla, suç işlemiş görülmekten böylece kurtulmuş oldum.

Fikri Çalışkan- Fotoğrafçılık konusundaki bazı değerlendirmelerinizi öğrenmek isterim. Sözgelimi, fotoğrafçılık, teknolojinin bu boyutlardaki gelişiminden nasıl ve ne yönde etkilendi? Kuşkusuz, teknik olanakların işi kolaylaştırıcı etkisi oldu; bunu görmek zor değil. Acaba, fotoğrafçılığın özü, içeriği, niteliği yönlerinden de aynı şekilde olumlu yansımaları söz konusu mu? Yoksa biçimsel bakımdan görülen gelişmenin yanında fotoğraf sanatının özü-niteliği biraz göz ardı edildi diyebilir miyiz? Bu konudaki değerlendirmelerinizin gençler için uyarıcı olacağını düşüncesindeyim.

Cavit Kürnek- Her konuda olduğu gibi fotoğrafçılık dalında da teknolojik gelişme ve değişmeler oluyor. Bunlar çok hızlı ve sürüyor, sonu da yok, bunun. Ben dijital fotoğrafçılığa geçmemek için yıllarca direndim. Sonunda makineme takacak film bulamaz duruma geldim. İstemeye istemeye ve gözlerim dolarak eski makinelerimi bırakıp, dijital ortama adım attım. Teknik olarak iyi ve kötü yanları var, kuşkusuz. İyi olan, sonuca hemen ulaşıveriyorsunuz. Gel gör ki, dijitalin icat edilmesiyle, ister istemez mertlik de bozuldu. Aynı görüntüyü ayrı değerlerde onlarca kez çekiyor, içinden içinize sinen birini seçerek, bu benim fotoğrafım diyorsunuz. Oysa sizin değil o; rastlantının fotoğrafı oluyor. Bu bağlamda denilebilir ki, fotoğrafın anlatması gereken öykü, öz ortadan kalktı. Vesikalık fotoğraftan farkı kalmadı. Sitelerde yayınlanan çiçek, böcek makrolarından gına geldi artık. Gençlere önerebileceğim şudur: Evet, teknolojinin avantajlarını kullansınlar, tamam. Ama kendileri olmaya özen göstersin ve bunun için çaba harcasınlar. Ki, fotoğrafı gören, evet bu fotoğraf falancanındır, demeli. Elverdiğince, öbür fotografçılardan kendilerini ayırmaya çalışsınlar. Fotoğraf, sizin öykünüzü anlatsın.

Fikri Çalışkan- Bu soruya yanıt vermeyebilirsiniz. Doğrudan özel yaşamınıza değgin bir soru bu. Niçin hiç evlenmediniz? Yaşamınızda bunun bir eksiklik olduğunu düşündünüz mü?

Cavit Kürnek - bu soruya, beklediğimden çok rahat, yalın, içten bir yanıt verdi. Oysa sorumla kendisini sıkmış olabileceğim olasılığını düşünüyordum; doğrusu, biraz da tedirgindim. Ne var ki, bu soru sorulmalıydı. Çünkü böyle bir sanatçının yaşamındaki bu durumun aslını, ilk ağızdan öğrenmek yerinde olacaktı.
Cavit Kürnek- Kız kardeşim, eşinden ayrılmak zorunda kalmış ve küçücük yeğenim Arda ile kalakalmışlardı. Yeğenimi o günden başlayarak evladım gibi gördüm. Kardeşimle de artık her şeyimi paylaşacaktım. Bilerek ve gönüllü olarak üzerime aldığım bu sorumluluğumun yanına başkaca sorumluluklar almamın gerçekçi olmayacağını düşündüğüm için, hayat yolumu böyle çizmiş oldum. Hayır, bir eksiklik olmadı, yaşamımda. Çünkü, bu seçimimin doğru olduğuna dün inanıyordum, bugün de inanıyorum.

Fikri Çalışkan- Bana zaman ayırdığınız ve içten ve dopdolu yanıtlarınız için çok teşekkür ediyorum. Şürçi lisan ettimse, affola.

Cavit Kürnek- Ben de çok teşekkür ediyorum. Benim için de oldukça zevkli ve doyurucu bir söyleşi idi. Sağ olun.  

(*) : Bu söyleşiyi çok değerli Cavit Kürnek ağabeyimizle sağlığında yapmıştık. Geçen yıl çok değerli hanımefendi, güzel insan Cavidan ablamızı da yanına uğurlamıştık. Hem Cavidan ablamız, hem Cavit ağabeyimizin tüm sevenlerine Çeşmelilere baş sağlığı dileyerek uğurluyor, özlüyoruz, ışıklar içinde uyusunlar, bu yıldönümünde de özlemle anıyoruz, hep anacağız, unutmayacağız. Çok sevdiği ve ömrünü hayatına güzellikler katabilmek için büyük emeklerle doldurduğu bu aziz vatanın toprakları yatağı, masmavi gökleri yorganı, güneşi, ayı yıldızları da yoldaşı olsun, ruhu şad olsun. Sevgi, saygıyla...
Paylaş:
0 yorum

Halkın Sesi, Çeşme'nin Sesi

Bu haber hakkında ne düşünüyorsunuz? Yorumunuzu paylaşın, tartışmaya katılın.

Yorumlar yükleniyor...

Yorum yapmak için bilgilerinizi girin — anında üye olun:

Zaten üyeyim →