Telefon
WhatsApp
SUÇLULUK, APTAL BİR ARKADAŞ GİBİDİR

Ne ironiler yapılır, neler?

Yani yağmur gibi gelen ne akaryakıt zamları ne de Pazar fiyatları onu ilgilendirmiyordur, değil mi?

Nedense gülmeyi unuttuk.

Çevrenizdeki insanları baz alın inceleyin bakalım yüzleri gülüyor mu?

Aslında bu soruyu, dünyadan haberi olmayan o ‘Bana ne?’ diyen araç sahibine sormak lazım, ‘Savaştan bana ne?’ diyen vatandaşı ise alnından öpmek lazım…

Bir vatandaşın konuşmasından bir alıntıyı ağzından paylaşayım:

’10 yıldır savaş olan ülkede akaryakıt fiyatları aynı!’

Neresi mi?

Arayın bulun…

Ya da haberleri iyi dinleyin…

 

*- GÖRÜNMEK İSTİYOR

Bu tür haberleri isim vererek istemem, çevresini ve kendisinin moral halini düşünürüm.

Ama Sultan Ceren Yılmaz kendisi yazıyor:

Birlikte okuyalım, belki bir işveren çıkar kendisine uygun bir çalışma imkânı yaratır.

Sultan Hanım yazısında şöyle diyor:

“Evet, 4 ayda tam 345 iş başvurusu kariyer.net üzerinden, 157 tane de linkedin üzerinden yapmışım.

Bir kaçıyla görüşme sağlandı ama olumlu olumsuz dönüş yok, hatta aramalarıma mesajlarıma bile dönüş olmadı.

Diğerleri de sahte ilan açtıkları için profilimi girip ölü taklidi yaptılar.

Sabır taşı olsa yerimde çatlamaktan beter olurdu.

Sonuç olarak elde var sıfır!!

Umudumu kaybetmeye başlamadım artık.

Bu kadar tecrübelerin ve emeklerin görülmediği bir zamandayız!

Bu kadar görünmez olamam!”

 

*- BİR AY İÇİNDE

Mimar Melike Güler’e de kulak verelim:

“1 ay önce büyük bir hevesle başlamış olduğum yeni işimden, “projenin iptal olması” sebebiyle ayrılmak durumunda kaldığımı paylaşmak isterim.

Süreci detaylandırmak isterdim; ancak etik bulmadığım için burada paylaşmamayı tercih ediyorum.

1 yıllık mimarlık pratiğimde, kendi isteğim dışında ikinci kez işsiz kalmış bulunuyorum.

Bu durumun insanı zaman zaman umutsuzluğa sürüklediğini inkâr edemem.

Özel sektöre dair motivasyonum zedelense de, büyük bir sevgiyle okuduğum ve icra ettiğim mesleğime olan saygımdan dolayı yeniden ve sıfırdan iş arayış sürecine giriyorum.

Ankara’da ofis veya şantiye pozisyonlarında çalışmaya açığım.

Ancak; proje süreci netleşmeden, yalnızca “olası” işler için iletişime geçilmemesini özellikle belirtmek isterim. Üçüncü bir belirsizlik sürecini daha kaldırabilecek psikolojik lüksüm yok maalesef.

Destek olan, referans olan ve mesaj atan herkese şimdiden teşekkür ederim…”

Açık bilgilendirme ve yeni iş arama ilanı böyle…

Umarım herkes kendine uygun ve beklediği işine kavuşur.

 

*- KAYIKÇI KAVGASI

Karşıyaka Belediye Başkanı Yıldız Ünsal Belediye Meclisi toplantısında açtı ağzını yumdu gözünü…

Kime?

Sizi yormadan söyleyeyim:

İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Dr. Cemil Tugay’a…

Yanlış okumadınız ve duymadınız…

Çattığı kişi de kendisiyle aynı partiden…

Ayrıca, kendisinden önce Karşıyaka’da başkanlık yapan biri…

En başta parti disiplini, karşılıklı suçlamalara imkân tanımaz…

Hemen disipline verilmelerine imkân tanır.

Bugüne kadar çok örneğini gördük…

Ama nedense şu ana kadar bir hareket görülmedi, şimdi hafifçe dokunacağım olay ve suçlamalara ses verilmemesine…

Ama önce filmi biraz geriye sarayım:

Halide Demir Polatlı Ankara’dan, yani CHP Genel Merkezi’nden gönderilen iki parti müfettişinden söz etmiş ve belediye başkanlarını tek tek görüşme odalarına aldıklarını anlatmıştı.

Ben de, bu sözde sorgulamalarının siyasiler tarafından yapılmasının yanlışına değinmiş, hatta banka emeklisi banka müfettiş ve istihbaratçıların hataları, yanlışları ve yalanları kısa sürede ortaya çıkaracaklarını söylemiştim.

Nedense hiç kimse olaylara ve denetimlere bu gözle bakmadılar.

Çünkü kendileri de aynı çarkın, ya da kutunun içindeler de ondan.

 

*- HEM DE KARŞIYAKA’DAN

Şimdi gelelim bu günlere…

Karşıyaka Belediye Başkanı Yıldız Ünsal, Karşıyaka’nın bazı gayrimenkullerine İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin el koyduğunu ve verilen sözlerin yerine getirilmediğini anlattı.

Bu sözler tabii ki birilerinin içine oturdu.

Daha sonra olay döndü dolaştı, personel borçlarına geldi.

Tabii ki ağzına kadar dolu hale getirilen belediyelerin ödemeleri de imkânsız hale geldi.

Bizlerin sırtından, ‘garibanlar!’, ‘Ekmek parası’, ‘emekçiler’ diye tanıtılan,  ne kalem tutmayı, ne de kazma- kürek sallamayı beceremeyenler sadece yük oldular, geçinip bu günlere geldiler.

Bunlar daha başlangıç…

Maaşlardan, ödemelerden acaba kaç İzmirlinin haberi var?

Kim ‘Bizim adımıza belediyenin gelirleri nasıl bu şekilde heba edilir?’ diye karşı çıkmaya kalkınca, karşısına ‘Sen emekçiye karşı mısın?’ diye dikildiler.

Tabii bu işten en karlı çıkan hep sendikalar oldu.

Şimdi de Buca’dan kirli, pis kokular ve haberler servis ediliyor.

Yarın öbür gün duyarız İsrail’in açıklaması gibi…

 

*- BİRİ PARMAK SOKUYOR

İsrail’in çocuk katili Başbakanının şu sözü benim kahkaha atmama neden oldu?

‘İran’ın Amerika’yı tarihten silmesini önledik!’

Mealen böyle diyor…

İran Amerika’yı yerle bir edecekti ama bunu İsrail Saldırarak, okullarını hastanelerini bombalayarak, İranlı çocukları öldürerek önlemiş…

Çöpleri toplamayarak Buca’yı, İzmir’i kokutacaklar da, aslında büyük iş yaptıklarını ama bunlar yüzünden Hürmüz Boğazını kapatmış oldu.

Benzetme böyle işte…

Birlikte gülelim bunların haline…

Büyük Başkan Dr. Tugay’dan Ünsal’a verilen jet cevap şöyle:

“Verdiği rakamlar doğru değil, benim bıraktığım dönemdeki personel borçlarını da açıklamasını bekliyorum!”

Ünsal’ın talimatıyla Karşıyaka Belediyesinden yapılan açıklamada Tugay’ın bıraktığı dönemde belediyenin borcunun 3 milyar 222 milyon lira olduğu bilgisi verildi.

Kayıkçı kavgası gibi bir şey!

Vatandaş hizmet bekliyor. Belediyeler açıklama üzerine açıklama yapıyor.

Tabii ki karşılıklı suçlamalarla…

Hatırlatayım:

Anyway You Want Me (Nasıl istersen öyle olurum) şarkısında ne deniyordu:

“Bir dağ kadar güçlü de olurum / Bir söğüt dalı kadar savunmasız da…

Sen nasıl istersen / Öyle olurum…

Yayınlandığı 1958 yılından beri milyonlar tarafından muhtemelen sadece aşk şarkısı olarak dinlenen eserden bir iki satır daha:

“Bir bebek kadar uysal da olurum / Kudurmuş bir deniz kadar vahşi de…

Sen nasıl istersen / Öyle olurum…”

 

*- BUNDAN SONRA

Ünlü bir konuşmacı ve çok satan yazar olan Dr. Gabor Maté, bağımlılık, stres ve çocuk gelişimi gibi konulardaki uzmanlığıyla büyük talep görüyor.

Bizim yazar ve araştırmacılarımızdan biri de, yazımın az önceki bölümünde belirttiğim, Anyway You Want Me (Nasıl istersen öyle olurum) şarkısını dikkatle dinlemeye başlayınca, Dr. Maté’nin vermek istediği mesajı fark ettiği ve hüzünlendiğini belirtiyor.

Şimdi ağzından devam edelim:

“O an hızlıca 2018’in bir temmuz gününe gittim.

Bir hastanede, gözlerimin içine bakamayan doktorun ağzından çıkanlarını duyduktan sonra aynı anda hem korku hem panik hem de rahatlamayı aynı anda nasıl hissettiğimi hatırladım.

‘Kalbim senin ellerinde yoğrulan bir kil gibi / Dilediğin gibi tutup şekillendirebilirsin.

Sen nasıl istiyorsan öyle biriyim / Yeter ki beni kabul et / Ve ben kollarında kalırım.’

Bir süreliğine bekleme salonuna alınmıştım.

Başvuru masasına gelip gidenlere boş boş bakıyordum ve içimden bir an için şöyle bir ses geçtiğini net bir şekilde duymuştum:  

“Bundan sonra istemediğim hiçbir şeyi yapmak zorunda değilim!”

 

*- SEVGİ Mİ, EGO MU?

Yeter ki ‘birileri tarafından kabul edileyim!’ diye söyleyemediğim ‘hayırlar!’, yeter ki ‘birileri üzülmesin!’ diye paylaşamadığım dertler, yeter ki ‘çatışma çıkmasın!’ diye kendime sakladığım görüşlerim, isteyemediğim yardımlar.

Kimdi bu birileri?

En yakınlarımdan sokaktaki insana kadar herkes!

Ama ‘bazıları özellikle önemliydi!’, onlar nasıl isterse öyle olurdum ben de, ‘yeter ki kabul edileyim, sevileyim!’.

“Ah sevgilim, istersen bir aptal olurum / İstersen bilge bir adam / Anahtar sende.

Evet, sen nasıl istersen / Öyle olurum…

Şimdi de size, İstanbul hatırası iki heykelcikten söz ederek, konuyu şimdilik dağıtayım:

Yani iki heykelcik de, bizim topraklarımızdan.

Biri gücü, savaşı, şiddeti, hakimiyeti ve daha da güçlü olma arzusunu yani egoyu temsil eden Kanuni Sultan Süleyman, diğeri ise Hz. Mevlâna heykelcikleri.

Mevlana’nın “aşkı arama, aşkın önündeki engelleri kendinde ara” yaklaşımından bahseden yazarımız, burada bir yargıda bulunmadığını, içinde yaşadığımız dünyanın sistemine bir gönderme yaptığını hatırlamakta fayda var.

Hayatın içinde ikisi de var, olmak zorunda ama biz sıklıkla hangisini seçiyoruz,

“Sevgiyi mi, egoyu mu?”

 

*- KENDİMİZDEN KOPTUKÇA HASTALIKLARA YAKLAŞIYORUZ

Kendimize şefkat göstermekte çok zorlanıyoruz ama bu kapasite içimizde daima var.

Kendimizden koptukça hastalıklara yaklaşıyor, bağlantının koptuğunu fark ettiğimiz anda da iyileşmeye başlıyoruz.

Bedensel ve zihinsel sağlık ancak kendimizi bütün hissettiğimizde mümkün oluyor.

Karşımıza çıkan ve çoğumuz için yeni olan kavram şu: 

Psikonöroimmünoendokronoloji.

Yani davranışlarımızı ve fizyolojik dengemizi düzenleyen organların ve bezlerin birbirleri ile bağlantılı bir şekilde işleyişini inceleyen disiplin. 

Bu disiplinde duygusal sistem ile bağışıklık sistemi sadece bağlantılı değil, bir bütün olarak kabul ediliyor.

Bu disiplin ne zaman bizim günlük doktor ziyaretlerimizde rutin olarak karşımıza çıkar, bir nöroloji ya da onkoloji uzmanı ne zaman hasta öyküsü alırken “en son ne zaman hayır diyemediniz?” diye sorar ya da tedavi ekibine bir psikolog ya da psikiyatrist ekler, bunu bilmiyoruz.

Şu an elimizde sadece kendi sorumluluğumuzu alma ve farkındalığımızı geliştirme şansı var.

 

*- İKİ ŞEKİLDE

Benim de dikkatimi çekti;

Daha önce, ünlü bir konuşmacı ve çok satan yazar olan Dr. Gabor Maté’den özetle söz ederek, bağımlılık, stres ve çocuk gelişimi gibi konulardaki uzmanlığıyla büyük talep gördüğünü yazmıştım.

Dr. Gabor Maté, “Hiç kimseye hastalık ya da bağımlılık tavsiye etmem ama eğer bu başınıza geldiyse iki şekilde bakabilirsiniz” diyor.

Bu kurtulunması gereken bir şey.

“Yaşadığın tüm zorluklar ve çatışmalar şans eseri yaşanmıyor ve hepsi sana özel.

Bunu, seni senden daha çok seven bir parçan yapıyor ve ‘hey, buraya bak’ diyor. Seni uyandırmak için uçlara da gidebilir.”

İnsanın kendisine ait bir parçasının onu hasta etmesi, hayatını riske sokması, zorlaştırması mümkün mü?

Bu benim, “doğruluğuna yemin edebilirim ama ispatlayamam” diyeceğim yer.

 

*- İNCE DÜŞÜNME, ÜŞÜTÜRSÜN

Maté’nin aktardığı bir örnekte meme kanseri tanısı alan bir kadın, kendinden çok kocasının ne hissedeceğini düşünüyor çünkü kocasının ilk eşi de meme kanserinden dolayı hayatını kaybetmiş.

Ne iyi kadın değil mi?

Ne hassas ve incelikli… “

‘İnce düşünme üşütürsün” diye bir post görmüştüm sosyal medyada.

İşte tam da bu…

Pamuklara sarılması kendisi iken başkalarını pamuklara sarmaya çalışan o iyi kalpli kadın…

O kadının içinde ona karşı büyük bir şefkat duyan parça da “Yeter artık bu içsel stres, bu kendini bastırmalar, artık kendi ihtiyaçlarını karşılama zamanı” diyor olabilir mi?

 

*- KENDİNİ BASTIRMAKLA OLGUNLUĞU KARIŞTIRMAK

Toksik negatiflikten kurtulalım derken toksik pozitifliğin ağına düşme riski yaşadığımız şu günlerde artık yeterince olgun ve bilge olduğumuzu ve korkmanın, endişe etmenin, öfkelenmenin bize yakışmayacağını zannediyoruz.

İşte tam da tuzağa düştüğümüz yer.

İyi insan ya da bilge insan olmak, hangisini seçersek seçelim kendimizi bastırmaya gönüllü oluyoruz.

Bazen iyi olmaya da biliriz çünkü sağlıklı öfke diye bir şey var. Sınırlarımızı korumak, hakkımızı aramak için sesimiz yükseltmekle trafikte korna çaldı diye arkadaki sürücüyü dövmek arasında fark olduğunu aslında gayet iyi biliyoruz.

Kendini yok saymak, herkesin sorumluluğu sırtlanmak, sağlıklı öfkeyi bastırmak ve kimseyi hayal kırıklığına uğratmamaya çalışmak…

Güncel deyimle bunların hepsi “kırmızı bayrak”! Dikkat dikkat, kendinizden adım adım kopmaya başladınız ama ileride U dönüşü yapabileceğiniz gayet uygun bir kavşak var.  

 

*- ÇARE ÖZGÜN BENLİĞE TEKRAR BAĞLANMAK

Hemen burada çok önemli bir hatırlatmak yapmakta fayda var.

Biz kendimizi hasta eden suçlular değiliz.

Bu bir suç değil, bu bir hayat deneyimi, bu bir nesiller boyu travma aktarımı meselesi ve hiçbirini bilerek yapmadık.

Ama şu an bu satırları okuyorsanız artık biliyorsunuz ki iyi olmanın, iyileşmenin desteklenmesi için bizim yapabileceğimiz şeyler de var. 

Hastalık teşhisi almış birine ‘Bu senin seçimin, sen kendi kendini hasta ettin’ diyor musunuz?

O zaman kendinize de demeyin” diyor Dr. Maté, “Çünkü bilinçli yapmadınız.”

Eğer rehberlik yaptığını iddia eden birileri size böyle zorlu bir anda, “Bunu sen seçtin” diyerek basite indirger ve kötü hissettirirse o kişilerle tekrar görüşmemenizi öneririm.

Zaten moraliniz bozukken en azından o zamana kadar kontrolünüzde olmayan konuların sizin bilinçli seçiminiz gibi sunulmasını kabul etmeyin.

 

*- KÜÇÜCÜK ANLARDA KENDİMİZDEN VAZGEÇMEK

Gobor Maté, şöyle soruyor:

“Hiç içgüdülerinizi bastırıp sonra pişman oldunuz mu?”

Parmak kaldıran emojiler havada uçuştu tabii. Hangimiz yapmadık ki? ‘Dur’ dememiz gerekene ‘dur’ diyemedik, uzak durmamız gerekene ‘gelme’ diyemedik, gitmek istemediğimiz yere sürüklenerek gittik, içimizden bir ses ‘hayır’ derken biz ‘evet’ dedik ve sonra gelsin pişmanlıklar.

Büyük büyük hikayeler olması da gerekmiyor.

Maté’nin verdiği örnek şöyle:

Kendisi Türkiye’ye geliyor, bir arkadaşını arayıp kahve içme teklifinde bulunuyor, arkadaşı müsait değil ama ‘hayır!’diyemediği için gidiyor. Aslında büyük bir mesele gibi görünmüyor ama bunun bir ömür yapıldığını düşünsenize.

Benimki de laf, düşünebilirsiniz tabii, zaten birçoğumuz böyle yaşıyoruz. 

Küçücük anlarda kendimizden vazgeçerek…

Özgün benliğimizden kopuşumuz için, ne kendimizi ne ailelerimizi suçluyor Maté.

‘Bu nesiller boyu bir zincir’ diyor ve soruyor:

 “Zinciri kırabilir miyiz?”

 

*- SORULAR

Mümkünse herhangi bir bedensel ve zihinsel hastalık yaşamadan önce kendi otantik halimize tekrar bağlanabilir miyiz?

Bunu yapamadıysak, hastalandıktan sonra kendimiz ve bizden sonra gelen nesiller için bu adımları atabilir miyiz?

Bu aşamada bir soru geliyor.

Özgün benliğine dönüş yapma yolunda epeyce ilerlemiş bir kadın katılımcı, yalnızlaştığını anlatıyor.

Ah ne kadar tanıdık!

Benim gözyaşları yine hazırlanıyor akmaya.

Katılımcı hanımefendi ‘acaba doğru mu yoldayım?’ diye düşünüyor haklı olarak, evet insan bazen bunu sorguluyor.

Otantik benliğini bastırmaktan vazgeçer geçmez kimilerinin günah keçisi olan Yaprak bunu anlamaz mı?

Şöyle yanıt veriyor Gabor Maté:

“Herkesi eski haline alıştırdın ve şimdi otantik haline döndün, tabii ki bundan hoşlanmayacaklar.

Bu yolda bazen acı da çekmelisin.

Ama hangi acı?

Kendini bastırmaktan doğan acı mı, yalnızlıktan doğan acı mı? Çocukken seçim şansın yoktu, hayatta kalmak için bastırdın kendini.

Ama şimdi seçim şansın var.

Ve sana söz veriyorum;

Sen kendini kabul ettikçe, seni sen olarak kabul eden insanlar gelecek, seninle rahat eden ve senin onlarla rahat ettiğin insanlar…”

 

*- ‘SUÇLULUK’ APTAL BİR ARKADAŞ GİBİDİR

Dr. Maté seminerin devamında bağımlılıklar ve dikkat bozuklukları üzerine uzunca konuştu.

Sigaradan alkole, uyuşturucudan alışverişe, kendine zarar vermekten dijital bağımlılığa kadar bağımlılığın biyolojik bir program olmadığını, biyopsikososyal bir mekanizma olduğunu anlattı ve “Bağımlılık kısa vadede bana ne veriyor?” sorusunun kıymetli olduğunu vurguladı. Sakinleştiriyor mu?

Canlı mı hissettiriyor?

Stresi mi azaltıyor?

Ne zaman uyuşmak istiyorum?

Bağımlılığın duygusal acı ile baş etme yöntemi olduğun söyleyen Maté, bir bağımlıya bağımlılığının nedenini değil acısının nedenini sormak gerektiğini vurguladı.

Seminerden buraya aktarmak istediğim birkaç cümleyi de aşağı ekledikten sonra size bir de formül aktaracağım.

“Travma farkındalığı biyolojik iyileşmeyi etkiler.

Çünkü travma sadece zihinsel değildir bedende kayıtlıdır.”

“Doğru soru sorulursa kişi gerçeği kendi içinde bulur.” 

“Bir zamanlar hayatta kaldınız, yine kalabilirsiniz!”

“Siz kendinize iyi baktığınız sürece çocuğunuz size bakmak zorunda kalmayacak.”

“Kendinizi bastırdığınızda hınçlanıyorsunuz.

Kendinizi bastırmayıp ‘hayır’ dediğinizde ise suçluluk duyabilirsiniz.

Eğer birini seçmeniz gerekiyorsa ‘suçluluğu seçin!’ çünkü hınç sizi öldürür.

‘Suçluluk’ aptal bir arkadaş gibidir, artık büyüdüğünüzü anlamadığı için gelmeye devam eder ve ‘Başkalarının dediklerini yap yoksa kötü olur’ der.

Geldiğinde ona ‘Seninle artış işim yok’ deyin.”

 

*- HAFTADA BİR KEZ!

Bir danışanın ülkedeki zor zamanlara dair sorusu üzerine:

“Yapabileceğin bir şey var mı?

Ortamı değiştirebiliyor musun?

‘Hayır’ ise durumu kabul edebilir misin?

Yardım isteyebilir misin? 

Kendini dengelemek için hayatına dostum Mevlâna gibi meditasyon (meditasyon demiş olsa da tasavvuf pratiklerini kast ediyor) yapabilir misin?

Kendi insanlığını kabul edebilir misin?

‘İnsanım ve arada ben de kopabilirim?’ diyebilir misin?

Toplumsal dengelenme için bireysel olarak dengelenebilir misin?”

Haftada 1 Kez Yap Hayatın Değişsin!

Bu başlığı yazarımız bulmadı, Dr. Maté aşağıdaki çalışma için aynen bunları söyledi.

Otantik benliğimizle bağlantıyı tekrar kurmak için önerdiği 6 soruluk bu çalışmayı paylaşıyorum.

İşte ‘haftada bir kez yanıtlayın, hayatınız değişsin’ dediği sorular.

1.Hayatımın hangi alanlarında hayır demekte zorlanıyorum?

2. Hayır demenin bendeki sonuçları nedir? (Gücenme, kaygı, mide ağrısı vb.)

3. Hayır demekte zorlanmamın ardında yatan inanç kalıbı nedir? (Hayır dersem bencil olurum, kötü bir insan olurum, beni sevmezler gibi.)

4.Buna inanmaya ilk ne zaman başladım?

5. Buna inanmasaydım kim olurdum?

6. ‘Hayır’ diyemediğim için ‘nelere evet de’ diyemiyorum? (Başkalarına hayır diyemediğimiz için vazgeçtiğiniz fırsatlar, kullanmadığınız potansiyel, seçmediğiniz yollar, boşa giden enerjiler…)

Kendi adıma insanın, birçok zorlu deneyimin ardından özgün benliğine dönmeye başlamasına rağmen, kendinden vazgeçmeye her an geri dönebileceğini biliyorum.

Bunu fark ettiğimde -ki asla eskisi gibi olmam diyordum-programın ne kadar güçlü olduğunu da iyice idrak etmiştim.

Kendi odağınızı kimseye kaptırmadan, sağlıklı yöntem ve kişilerden destek alarak ve bazen iki ileri bir geri giderek otantik bir hayatı sağlıklı yaşamak mümkün ve çok insanca.

Ben de Hz. Mevlana ile bitireyim:

“Yaraların, ışığın içeri girdiği yerdir.”

Siz de “yara” kelimesinin yerine şu an deneyimlemekte olduğunuz rahatsızlığı/bağımlılığı/zihinsel sorunu yazın.

Yazın ki farkındalık açılmaya, ışık içeri sızmaya başlasın.

Sevgiyle kalın.

 

*- 125 ÜLKEDEN 25 BİN ZİYARETÇİ

 

İstanbul Tekstil ve Hammaddeleri İhracatçıları Birliği (İTHİB) tarafından, İTKİB Fuarcılık AŞ organizasyonuyla düzenlenen Avrupa’nın en büyük tekstil fuarı Texhibition İstanbul İplik, Kumaş ve Tekstil Aksesuarları Fuarı 9'uncu kez kapılarını açtı.

İstanbul Fuar Merkezi’nde 43 bin metrekarelik alanda gerçekleştirilen fuar, 125 ülkeden 25 binin üzerinde ziyaretçiyi ağırlıyor.

Yaklaşık 500 katılımcı firmanın yer aldığı organizasyonda Türkiye’nin üretim gücü, kalite vizyonu ve tasarım kapasitesi küresel alıcılarla buluşuyor.

Texhibition İstanbul’un yalnızca bir ticaret platformu olmaktan çıkıp Türk tekstilinin marka değerini güçlendiren ve küresel trendlerin belirlendiği uluslararası bir referans noktası konumuna geldiğini belirten İTHİB Yönetim Kurulu Başkanı Ahmet Öksüz, “Texhibition İstanbul, sektörümüzün vizyonunun ve ortak hedeflerinin en güzel örneği oldu. Bu başarı, tek bir kurumun değil; üreticimizin, ihracatçımızın ve tüm paydaşlarımızın ortak emeğinin sonucudur.” dedi.

 

Geçtiğimiz yılı 11,4 milyar dolarlık ihracatla tamamlayan ve Türkiye’nin üretimde ve istihdamda önde gelen sektörlerinden biri olan tekstil sektörü, bu yıl 9'uncu kez düzenlenen Avrupa’nın en büyük tekstil fuarı Texhibition İstanbul İplik, Kumaş ve Tekstil Aksesuarları Fuarı’nda buluştu. İstanbul Tekstil ve Hammaddeleri İhracatçıları Birliği (İTHİB) ev sahipliğinde, İTKİB Fuarcılık AŞ organizasyonuyla düzenlenen fuarın açılışına Ticaret Bakanı Ömer Bolat, Ticaret Bakan Yardımcısı Volkan Ağar, İstanbul Valisi Davut Gül ve Türkiye İhracatçılar Meclisi Başkanı Mustafa Gültepe katıldı.

Açılış töreninde ayrıca ticaret ve sanayi odalarının başkanları, kamu finans ve destek kuruluşlarının temsilcileri, sektörel derneklerin yöneticileri ile sektör paydaşları da yer aldı.

 

*-

Anasayfa Reklam Alanı 1 728x90

0 Yorum

Henüz Yorum Yapılmamıştır.! İlk Yorum Yapan Siz Olun

Yorum Gönder

Lütfen tüm alanları doldurunuz!

Anket

Sidebar Alt Kısım İkili Reklam Alanından İlki 150x150
Sidebar Alt Kısım İkili Reklam Alanından İlki 150x150

E-Bülten Aboneliği