SİGORTASIZ ÇALIŞANIN HALİ PARALI MUAYENE
*- İŞİ YÜZLERİ GÜLDÜRMEK! Her gün göz yaşartıcı bir olayla karşılaşıyorum. Bugün İzmir’de Dokuzeylül Üniversitesi Hastanesi’nde, nörüpati için yeni bir uygulamaya geçildi. Bunun için üç ayrı katkılı serum veriliyor, tam dört saat sürüyor. Ne bir dakika önce, ne bir dakika sonra bitiyor.
Hemşire hanım bu işin erbabı olmuş, herkesin yüzünü güldürmeye sanki yeminli…
İşini sevenlerimiz de var bu hemşiremiz gibi..
Ama herkesin yüzünün gülmediğine tanık oldum.
Emeklilik yaşı gelmiş geçmiş bir beyefendi, ‘günü birlik’ binasındaki dahiliye polikliniğine 150 hasta gibi başvurmuş, saat 10,10’a randevu alan Ahmet efendi (takma isim) ‘Benim sosyal sigortalarım yıllarca yatırılmamış, yeni öğrendim) dediğini duydum.
Görevli memur, ‘uğraştı, acaba bir yerden, bir açık nokta bulabilir miyim?’ diye uğraştı, bilgisayarın başında…
Bulamadı…
Patronlar adamcağızın hakkını yemişlerdi, belki de binlercemiz gibi…
Sonuçta, ‘muayene parası’ için vezneye ‘300 TL’ yatırması gerektiğini söyleyince, Ahmet Efendi ‘Biliyorum!’ dedi.
Memur hanım, ‘Bu 300 lira muayene ücreti, kan tahlili veya başka istekleri doktor isterse onların ücretleri ayrı…’ uyarısını yaptı.
Bunları duyunca ‘keyfim’ kaçtı.
İçimizden, hakkı yenen biri, ‘En ucuz doktor Dokuzeylül’de’ diye öğrenmiş.
Dışarıda özel hastanelere gidemeyeceğini hesaplamış.
Hatta devlet hastanelerini de öğrenmiş…
Özel doktor tabelalarının önünden bile geçilemeyeceğini duymuş…
Tedavisi için bir üniversite hastanesi Dokuzeylül’ü seçmiş…
İsterseniz Dokuzeylül ile Ege Üniversitesini karşılaştırın görün aradaki büyük farkı…
Sağlıkta bu kadar açık açı olabilir mi?
Tek fiyat olmalı, İzmir’de de, İstanbul’da da, Kars’ta, yahut Giresun’da, Antalya’da da…
*- YAŞAMIN TADI YOK!
Okan Balcıoğlu benim hesabıma göre, hepimiz adına çok güzel bir anısını paylaşmış.
Okan Balcıoğlu, ‘Yaşamın tadı yok oluyor!’ diyor günlüğünde…
Sizi fazla merakta bekletmeyeyim:
“Bugün eşim ile birlikte Bornova Eski Çarşı’ya alışverişe gittik.
Her nedense birçok AVM, Mega Market var iken, o çarşıdan alışveriş yapmanın bir keyfi var bizde.
Ayrıca on yıllardır tekrarladığımız bir geleneğimiz oluştu.
Alışveriş sonrası birbirinden lezzetli ev yemekleri olan esnaf lokantalarından birine mutlaka uğrarız.
Emeklilik dönemine girmemiz ile bu keyif belki de ayda bir veya iki ayda bire düştü.
Neyse uzatmayayım.
Genellikle tercihimiz olan kahvelerin bulunduğu iç sokaktaki Antik Lokantaya girdik.
Usta aynı, bazı garsonlar aynı, ancak mekân küçülmüş.
Sanırım maliyet nedenli kullandıkları yanı başlarındaki dükkânı bırakmışlar.
Alan küçülmüş, çeşit azalmış buna rağmen; lezzet, güler yüz, ağırlama ve uygun fiyat devam ediyor.
Zaten çarşı alışverişindeki beklentimiz, alışverişin düzey karşılaştırması değil, biz bize yaşayan insanların birlikteliği, tanınılması ve güvenirliğinin keyfi oluyor.
Neyse yemeklerimizi seçtik, kahvelere bakan tarafta kalın naylon brandalarla bir nevi kış bahçesine dönüşmüş, soğuktan korunmuş bölümde oturduk.
Yemeklerimiz geldi.
En güzel özellik ‘az’ miktarlı siparişin olması.
Yaşlar ilerledi, her şey ölçülü.
Yemeğimize başladık, cacık ortada ortak kaşıklıyoruz.
*- ‘GÖZLERİNDE GÖRDÜM!’
Ne olduysa karşımızdaki kahveden bağrışma ve şiddetli bir kavga sesi ile irkildik.
O kadar yakınız ki kahveye, kavga sanki yanı başımızda oluyor.
Eşim Emel’e dedim ki, ‘ben bu çarşıya on yıllardır gelirim böyle bir şiddette kavgayı hiç görmedim!’
Kavganın tarafı olan genci dışarı çıkardılar.
Yaşça büyük olan kahve sakinlerinin bir kısmı, içerideki kavganın tarafı kişiyi yatıştırıyor, bir kısmı dışarı çıkarılan genci sakinleştiriyor.
İçerideki olayları bilemiyorum.
Dışarıya çıkarılan gencin biraz sakinleştikten sonra gözlerindeki mahcubiyeti hissettim.
Kavganın nedenini bilmiyorum, kimin kime zarar verdiğinin de şahidi değilim.
Ne düşündüm dostlar biliyor musunuz?
Öyle bir düzen var ki, yaşamı azap haline dönüştürdü.
Ne işçisi, ne emeklisi, ne esnafı, ne memuru, ne çiftçisinin yaşam sevinci kalmadı.
Kim yaşananlara ölçüsüz itiraz etse soluğu karakolda alıyor.
Ne oluyor, bir anda öfke kendi içimizde patlıyor.
Dışarıya çıkarılan ve bir sandalyeye oturtulan kavganın tarafı hırpalanmış gencin, sanırım tanıdığı bir büyüğünün omzuna başını dayayarak içten ağlaması aklımdan çıkmıyor.
Yaşatılan ekonomik zulüm hepimizi hırpalıyor, en çok üzende kişiliğimizi, vefamızı, kardeşliğimizi, dostluğumuzu zedeliyor.
Bu zor günlerde dayanışma, ortak mücadele, yüksek itiraz bizim birbirimize olan saygımızı koruyacaktır.
Eşim ile eve döndük, akşam oldu halen olayın etkisinden kurtulamadım.
Bugün kavga eden gencimizin gözlerinde her şeyi gördüm…”
Şimdi Bornova’ya İzmir’den daha yakın bir il merkezine Manisa’ya gidelim.
Bornova ile Manisa merkez arasındaki uzaklık sadece 20 dakika…
*- SELENDİLİ KADİR’İN ÇAYOCAĞI
Okan Balcıoğlu Bornova Büyükçarşı’da geçirdiği günü anlattı, keyifli ve keyifsiz anları…
Fahrettin Er de aynı saatleri anlatmış…
Aynen paylaşıyorum:
“Bugün Manisa Sultan Camii tarafından Karaköy’de Kırmızı Köprü istikametine yürürken, Murat Germen Okulu’na yakın, çayıyla meşhur Selendili Kadir’in küçük çay ocağının önünden geçiyordum.
İçeride eskimeyen bir dostu gördüm:
Osman Özcan Bey…
Osman Özcan’ı ben hep ‘selvi’ye benzetirim.
Çünkü insanoğlunun doğadan öğreneceği çok şey var.
Selviler vardır…
Rüzgâr sert esse de eğilmez, zaman geçse de bükülmez, dimdik durur.
Çınar’da çok sevilen bir ağaçtır.
Bir medeniyeti temsil eder;
Türk’ü sembolize eder.
Heybetlidir, köklüdür, gölgesi geniştir.
Ama bakılmazsa çürür.
İçi boşalırsa artık gölge vermez; tehlike saçar.
Fırtına da eğilir bükülür.
*- “SESSİZ SEDASIZ BURS VERİR”
İşte bu yüzden Osman Bey’i Çınara değil, selviye benzetirim.
Yıllardır sessiz sedasız onlarca çocuğa burs verir, camilere ve hayır kurumlarına karşılıksız projeler çizer.
Zor zamanlarda kapısı bilinen, varlığıyla güven veren insanlardandır. Gösterişi yoktur ve özü sağlamdır.
Bugün onu görmek içimi ısıttı.
İyi ki yollarımız kesişmiş.
Sevgili dostlarım, tekrar hatırlatayım siz siz olun; içi boşalmış, eğilip bükülen Çınarlardan olmayın.
Selvi gibi olun…
Dimdik, sessiz ve sağlam.
Sevgilerle….”
Dostluk böyle olur.
Arkadaşlık da böyledir.
Sevgi saygı Manisalı Fahrettin Er tarafından bu şekilde ortaya konuyor.
Manisalı böyle işte…
Birilerinin anlattığı gibi değil…
Bugün Manisa ile devam edeceğim:
*- 50 YILLAK HALLAÇ…
Manisa'nın Şehzadeler İlçesinde 1976 yılından bu yana 50 yıldır hallaçlık mesleğini sürdüren Şerif Kocuklu çalışkanlığı ve meslek aşkıyla gençlere örnek oluyor.
Pamuk ve elyafı işleyerek yorgan yastık imalatı yapan Şerif Kocuklu mütevazi dükkanında gelen müşterine hizmet veriyor.
Mesleğin en büyük sıkıntılarından bir tanesi maliyetlerin artması, bir diğeri de çırak bulunamaması ve bu nedenle mesleğin sürdürülemeyecek noktaya gelmesi.
Sanayi ve teknolojiye direnerek hala ilk günkü heyecanıyla çalışmaya devam eden ‘Yorgancı Şerif usta’ meslek hayatında yaşadığı ilginç olaylardan bir tanesini Manisalı fotoğrafçı Oktay Karaduman'a anlattı.
*- MANİSALI YORGANCININ ANISI…
Manisalı Yorgancı Şerif Kocuklu, her zaman olduğu gibi sabah erkenden besmeleyle dükkanını açar ve dükkanının kapısından ilk müşterisi içeri girer.
‘Hayırlı işler’ diyen müşterisine ‘Hoş geldiniz’ der ve konuşmaya başlarlar.
Müşterisi yanında getirdiği yorganı göstererek, ‘yaklaşık 25 yıl önce kendisinden çeyizlik el işçiliği bir yorgan satın aldığını’ söyler ve getirdiği yorganın pamuklarını çıkarıp yeni bir yorgan ve yastık yapmasını ister. Bu dakikadan itibaren Yorgancı Şerif usta eski günlerine gençlik ve ustalık yıllarına gitmiştir.
Duygulanır.
El emeği göz nuru dikmiş olduğu yorganını bozmak istemez.
Müşterisiyle anlaşır yerine pamuk vererek 25 yıl önce sattığı yorganını geri satın alarak dükkanına asar.
Yerine yeni bir yorgan ve yastık dikerek müşterisine teslim eder.
Yorgancı Şerif Usta’nın dükkanına astığı 25 yıllık yorganı ve hikayesini anlattığı o anları Manisalı fotoğrafçı Oktay Karaduman tarafından fotoğraf karelerine alındı.
Fotoğrafları izledim, ben de duygulandım, böyle ustalarımızın eksilmemesini diledim.
*- 14 YARIŞMADAN 17 ÖDÜL
İsmi ön sıralarda olan bir Ege Zeytinyağcısı firma, ‘Erken Hasat lezzeti’ ni ele almış.,.
Belirttiklerine göre:
14 farklı uluslararası yarışmadan tam 17 büyük ödülle döndüler.
‘Dünyanın en iyilerinden biri olarak tescillenen bu lezzete, dünyanın en iyi tarifleri yakışır!’ diyerek devam ediyorlar.
Mesela ünlü şef Wolfgang Puck’ın somon fümeli pizzası.
Pizza hamuru için neler kullandıklarını şöyle anlatıyorlar:
1 yemek kaşığı Erken Hasat Zeytinyağı,
3,5 bardak un,
1,5 bardaktan 1 parmak eksik soğuk su,
1 silme tatlı kaşığı instant maya,
1 silme tatlı kaşığı tuz.
Pizza üstüne neler kullandılar:
1 yemek kaşığı Yudum Egemden Erken Hasat Zeytinyağı,
2 yemek kaşığı ekşi krema (nasıl yapıldığı tarifimizde),
1 küçük kırmızı soğan,
Füme somon,
İnce kıyılmış taze frenk soğanı.
*-NASIL YAPTILAR?
1 kutu kremaya 2 yemek kaşığı yoğurt veya 1 yemek kaşığı limon suyu karıştırın. Üzerini ince bir bezle örtün. Oda sıcaklığında beklettiğiniz ekşi kremanız 24 saatte hazır. Buzdolabında saklama ömrü de yaklaşık 2 gün.
Pizza hamurunun tüm malzemelerini kabaca yoğurun. Hamurun üzerini örtün ve yarım saat dinlendirin. Dinlenen hamuru pürüzsüz bir kıvam alana kadar yoğurun. Tekrar üzerini kapatıp 1 saat daha dinlendirin. Bu hamurdan 3 adet tek kişilik pizza çıkıyor. Ufak bir not, pizzanız için pizza unu kullanmanızı öneririz.
Hamuru 3 bezeye bölün. Bezeleri hafifçe yağlayıp ayrı kaplara alın, üzerini örtün ve buzdolabında bir gece dinlendirin. Bu işleme soğuk fermantasyon deniyor ve hamuru+n daha karakterli bir lezzet almasını sağlıyor.
Pizza hamurunuza şekil vermeden önce dolaptan çıkarıp 2 saat oda sıcaklığına gelmesini beklemek önemli.
Bezenizi un ya da daha iyisi irmik unu serpilmiş tezgahınıza alın. Ortadan dışa doğru hareketlerle bastıra bastıra açın.
En kenara bastırmayın ki kenarları kabarıp klasik pizza şeklini alsın. Hamuru esnete esnete büyütün.
Pizzayı pişireceğiniz tepsiyi 250 derecede ısıtın.
Hamurun üzerine 1 kaşık Erken Hasat Zeytinyağı sürün ve ince dilimlenmiş kırmızı soğanları yerleştirin.
Pizzanızı altın rengi olana kadar, yaklaşık 10 dakika pişirin.
Pizzanın üzerine ekşi kremayı yayın somon dilimlerini yerleştirin, ince kıyılmış frenk soğanını serpiştirin.
Erken Hasat Zeytinyağı gezdirin.
Afiyetler olsun.
*- BELİRSİZLİKLER
Psikolog Onur Çakır, “Kontrol ihtiyacı çoğu zaman güven eksikliğinden değil, geçmişte yaşanan belirsizliklerden doğar.” Diyerek devam ediyor:
"Bazı kişiler için ilişkiyi kontrol etmek; terk edilmemeyi, hayal kırıklığını ve belirsizliği engellemenin bir yoludur. Ancak yetişkin ilişkilerinde bu ihtiyaç zamanla bağ zayıflatıcı bir davranışa dönüşebilir.
• Kontrol, ilişkiyi güvenli kılmaz; gergin yapar.
+Karşı taraf, sürekli izleniyormuş gibi hisseder ve rahat davranamaz.
• Aşırı kontrol, sevgi değil kaygıdan beslenir.
Kişi sevilmek için kontrol eder; ama paradoksal şekilde bu davranış zamanla mesafe yaratır.
• “Kontrol bende olsun” düşüncesi ilişkide eşitliği bozar.
Bir taraf düzenler, diğer taraf uyum sağlar; denge kaybolur.
• Kontrol eden kişi sürekli tetiktedir.
Mesajlara anında cevap beklemek, partnerin ne yaptığıyla aşırı ilgilenmek, geleceği garanti altına almaya çalışmak sinir sistemini yorar.
• Gerçek yakınlık ancak özgürlük alanı olduğunda ortaya çıkar.
İnsan ancak kendisi olabildiği ilişkide gerçekten bağ kurar.
Kontrol ihtiyacı bir karakter sorunu değil; güvende olma arzusunun yanlış öğrenilmiş bir biçimidir.”
Psikolog Onur Bey kısa yorumunda, kontrol ihtiyacını, ilişki sorunlarını, psikodinamik ile bağlanmayı ele almış..
Tabii bunların hepsi ayrı konular zaman zaman ele alırız.









0 Yorum