İŞİNİ YAPMAYANA 'GÜLE GÜLE!'
*- HİZMET GELMEK ZORUNDA Bayındır- Çırpılı Süleyman Erçolak bir zamanlar benim en iyi takipçilerimden biriydi. Manisa Celal Bayar Üniversitesi Spor Bilimleri Fakültesi mezunu Süleyman Erçolak, anımsadığım kadarıyla İzmir Büyükşehir Belediyesi’nde binlerce gencin sağlıklı ve güvenli bir şekilde spor eğitimi almalarını sağlayan ekibin içerisindeydi. Emekli oldu… ‘Köyüm köyüm güzel köyüm!’ diyerek Bayındır Çırpı’ya yerleşti. Boş durmayacağını tahmin ettim, araştırdım. Baktım Çırpı’da halkın mutluluğu ve güzelliği, huzuru için çırpınıyor. Söylediği şu: ‘Ben bu işleri mahalle halkım için bu dünyadan göç etmiş, babam, dedem, nenem, amcam ve halamın ruhuna yaptırıyorum. İyilik iyidir. Biz Kendimizi bu köye adadık. Hizmet eninde sonunda gelecek. Gelmek zorunda, getireceğiz.’ Bu sözlerde çok ama çok mana var. Acaba Süleyman Erçolak’ın bu sözlerini kendine şiar edinen kaç insanımızı bırakın kaç yöneticimiz, müdürümüz, milletvekilimiz var? Herkes görevini yapmak zorunda… Yapmıyorsa, yaptırmak zorundayız… İşini yapmayana ‘güle güle!’ demeliyiz. Geçenlerde Bayındır’ın bir dağ köyüne yerleşen bir sanatçımızın aynı şekilde yaptığı bir mücadeleyi ele almış ve toplu ulaşım aracını köyüne nasıl getirttiğini yazmıştım. Demek ki, İzmir’in ‘çiçek kenti’ Bayındır’ın köylerinde halk için çalışanlar var… Örnek alınacak insanlarımız var… Sıra başka köylerimizde, ‘Hizmet gelecek!’ bu kadar…
*- SEYYAR ZÜHTÜ İŞBAŞINDA
Şimdi bir seyyarın ağzından, seslenelim bazılarına…
Çok iyi anımsıyorum, bir zamanlar, belki halâ bazı kentlerde, köşe başlarında yani kalabalığın bulunduğu noktalarda, yere sergi açarak para kazanma yolunda dikkat çekmek için şiir okuyanlara da rastladık, şöyle seslenenlere de…
Bunu en iyi ele alıp yazanlardan biri de Aziz Nesin idi.
Bakalım anımsayan olacak mı, bu yazıp paylaşımlarımı:
‘Sayın bayanlar baylar merhaba;
Sayın olmayan bayanlar baylar sizlere de merhaba ...
Bindiği dalı kesenler,
Öksürüğe göre esenler,
Çabuk kırılıp küsenler,
Kendi yağlarıyla kavrulanlar
El kapılarına savrulanlar, merhaba!...
*- BAY DÖNEK ve FIRILDAK
Merhaba bal börek,
Merhaba zehir zemberek,
Konuşurken mangalda kül bırakmayanlar..
Halka talkın verip kendileri salkım yutanlar..
Dönme dolaplar, çarkıfelekler
Sayın dönek. Bay fırılda…..
İlericiler, gericiler,
Ben demiştimciler
Neme gerekirciler
Hepinize merhaba!!!..
Düşükler, kalkıklar, düşecekler,
Düşecekleri yerlere tırmananlar, merhaba.
*- KUTSAL ALINTERİNE MERHABA
Aslanın ağzındaki ekmek
Kendinden başkasına yarayan emek..
Zemzem'den kutsal alınteri
Göz nuru, gözümün nuru
Caaanım efendim, merhaba.....
Merhaba ulan kör kadı...
Merhaba...
*- GEÇİRİLEN KÜLAH
Ey, düşüp takkesi keli görünen,
Hak deyip halk cebinde eli görünen,
Ali'nin başından Veli'nin başına,
Veli'nin başından Ali'nin başına geçirilen külah
Tek sigortamız: Maşallah
Tek umudumuz : İyi olur inşallah ....
Merhaba…
*- VAKİTSİZ ÖTEN
Ey sırça köşkte oturup da, komşusuna taş atanlarrr
Teker kırıldıktan sonra yol gösterenler..
‘Vakitsiz öttü’ diye başı kesilen horoz...
‘Suyu pisletti’ diye kurdun yediği kuzu..
Uyan artık heey, Üsküdar'da sabah oldu...
Merhaba...
*- TERSİNE GİDENLER
‘Gözünün üstünde kaşın var!’ dedirtmeyenler,
‘Üstü bıyık altı sakal’ diye tükürtmeyenler,
Mersin'e tersine gidenler…
Ey, dokunulmayan zülfiyar…
Merhaba..
Merhaba, verilip de tutulmayan sözler..
Merhaba doymayan gözler...
Merhaba dolmayan göbekler ....
İskemleler, işkembeler, merhaba.
*- GÜZEL SÖZ; MERHABA…
Yurdumun ağaçsız toprakları,
Topraksız ağaçları,
İnsansız topraklarım,
Topraksız insanlarım...
Merhaba özgürlük yolunda yaralanıp yitenler..
Merhaba bu yolda dökülüp bitenler…
Merhaba söylenmemiş en güzel söz…
Merhaba güzel insanlar, merhaba…”
Bu ‘Merhaba’ Halikarnas Balıkçısı Cevat Şakir’den değil, başta belirttiğim gibi, zabıtadan hızla kaçmayı beceren Sokak Satıcısı Zühtü’den…
‘Merhaba!’ diyerek yoldan geçenleri yer sergisi başında toplayan, böyle uzun, şiir gibi akıcı anlatım ve etkili sözü ile yüzde yüz etkili olarak sergideki gömlek ya da günün eşyasını satan Zühtü’den…
*- KENDİ DE İNANMIYORDU
Ünlülerimizi ve sanatçılarımızı anlatmaya, tanıtmaya devam ediyorum.
Şimdi de size 1951 yılı ‘Türkiye Güzeli’ yarışmasını, daha doğrusu kazananı kendi ağzından tanıtacağım.
Eminim çoğumuz kendisini mutlaka tanıyacaktır.
Yıldızımız anlatıyor.
"Bir gün Yıldız Dergisinde bir genç kız ve bir erkek amatör oyuncu arandığını gördüm.
Bütün gece dergiyi elimden bırakamadım, ‘Acaba resmimi yollasam mı?’ diye.
Kalktım, aynaya baktım.
Kaşımı kaldırıp Scarlett gibi kendimi seyrettim, ‘bendeki suratla’ artist olunamayacağına karar verdim.
Ama yine içime sinmedi, çekilmiş fotoğraflarımdan ikisini pembe zarflarından birine koyup bolca tükürükleyip kapattım.
Sonra da üstüne Türkiye Yayınevi Cağaloğlu, yazıp postaladım.
Ama hiç kimseye söylemeden.
Zaten patırtı gürültü içinde bu olayı unuttum gitti.
*- 540 KİŞİ İÇİNDE
Bir hafta sonra Bakırköy sinemasında Jennifer Jones’in ‘Kanlı Dük’ filmini izledim, iki gözüm iki çeşme eve döndüm.
Evde babam sigara üstüne sigara içiyor.
Annem elinde bir zarf burnuma uzatıp hesap vermemi istiyor.
Sonradan öğrendim ki 540 kişi içinde 11 kız 10 erkek finale kalmış bunlardan biri de benim.
Babamın öfkesini anlıyordum da annemi kavrayamadım.
Daha 4 yaşından itibaren beni sinemaya taşıyıp beynime tohumları eken o değil miydi?
Bir şekilde annemi ikna ettim ve nihayet o malum gün geldi.
Sabah erkenden kalktım.
Dişlerimi iyice fırçaladım.
Kaşlarım gür kirpiklerini ise çok uzundu. Saçlarımı tepemde sıkı sıkı tutturdum.
Siyah tafta eteğimi, beyaz bluzumun giydim. Annem de hazırlandı Babam bizimle hiç konuşmuyordu.
Annem yolda beni ‘kazanamayacağıma’ ve buna ‘üzülmemem gerektiğini’ inandırmaya çalışıyordu.
*- SIRA GELİNCE
Nihayet Turgut Demirağ'ın Antfilm şirketine geldik İçerisi çok kalabalıktı.
Kızların hepsi süslü, gösterişli ve çok güzeldiler.
Jüride rejisör ve İstanbul film'in sahibi Faru Kenç, kameraman Enver Burçkin gazeteciler Sezai Soleli ve Oğuz Özdeş vardı.
Derken beni çağırdılar.
Heyecan içinde platoya girdim.
Bütün ışıklar üzerime çevrildi.
Biri saçlarımı açmamı söyledi.
Bir başkası profilimi görmek...
*- ‘UMUTSUZLUK BABAMI SEVİNDİRDİ!’
Eve dönerken annemle umutsuzduk.
Bizim bu mutsuzluğumuz yalnızca babamın hoşuna gitti ve ‘tanrıya şükür boyunuzun ölçüsünü almışa benziyorsunuz…
Bu yaştan sonra yüreğime indireceksiniz.
Artık adam gibi ‘okur da’ bir meslek sahibi olursun’ dedi.
Ancak tam 10 gün sonra gelen mektup her şeyi değiştirdi.
Yıl 1951 yarışmanın birincisi bendim...’
Neyse sizi daha fazla merakta bırakmayayım, 1951 Yılı Türkiye Güzeli Belgin Doruk’ yeni ‘Küçük Hanımefendi’ seçilmişti.
Belgin Doruk Türk sinemasında önemli iz bırakan bir hanımefendi sanatçımız.
Belli yaştakilerin kalbinde taht kurmuştu.
Filmleri hala hatırlardadır.
*- KİMDİR?
Belgin Doruk, Türk sinemasının unutulmaz yıldızlarından biri olarak anılır.
1936 yılında Ankara'da doğan Doruk, 1950'ler ve 1960'larda Yeşilçam'ın en popüler oyuncularından biri oldu.
Özellikle ‘Küçük Hanımefendi’ serisiyle büyük bir çıkış yakaladı ve Ayhan Işık, Zeki Müren, Sadri Alışık gibi dönemin ünlü isimleriyle başroller paylaştı.
Doruk, kariyeri boyunca birçok melodram ve romantik komedide rol aldı. 1970 yılında ‘Antalya Altın Portakal Film Festivali'nde’, ‘En İyi Kadın Oyuncu’ ödülünü kazandı.
Ancak ilerleyen yıllarda sağlık sorunları ve kişisel zorluklar yaşadı.
1995 yılında kalp yetmezliği nedeniyle hayatını kaybetti ve Zincirlikuyu Mezarlığı'na defnedildi.
*- HEDİYE SAAT!
Şermin Yaşar, büyük ihtimalle yaşadıklarını ve düşüncelerini kaleme almış.
Dikkatle okudum.
İlgimi çekti, yazdıkları yani görüşü.
Bakalım sizin de ilginizi çekecek mi?
“Lisedeydim. Bir arkadaşım bana bir saat hediye etti, taktım eve gittim, bahçedeyiz…
Akrabalar var. Saat dikkatlerini çekti ben de, ‘Arkadaşımın hediyesi.!’ dedim.
Teyzelerden biri;
‘Nasıl arkadaşmış o, kimse kimseye durup dururken hediye almaz, bak bana alan var mı?’ dedi.
İnsanımızın sevgi anlayışıyla bilinçli olarak ilk o gün yüz yüze geldim.
Pek çok insana göre, illa bir çıkar, bir menfaat, bir ilişki, bir neden olmalı birbirini sevmek için çünkü.
*- NESİNİ SEVİYORSUN?
Sonraları fark ettim, birini ‘çok seviyorum’ diyorsun ve bunun karşılığında şunu soruyorlar,
‘Niye?’, ‘Nesini seviyorsun?’.
‘Seviyorum yahu’, o olduğu için, kalbim öyle dediği için…
Dikkat edin bizde iki kişi evlenir, birileri çıkar ve ‘ee zengin tabi, ee kız güzel, ee oğlanın kariyeri iyi’ der ve hemen bir anlam aramaya çalışırlar.
Onlara göre iki kişinin birbirini gerçekten sevme ihtimalleri yoktur.
*- SEVGİ YOK SEVGİ!
Ben bahçeyi yaparken bir sürü insan, gelip geçerken ‘meyve ağacı dik!’, dedi.
Meyvesiz ağaçlar için ‘Ne yapacaksın onu?’ yorumu yaptılar.
‘Amma çok çiçek dikmişsin onun yerine sebze bahçesi yap, yersiniz, kışlık koyarsın.’ dediler.
Ve sırf ‘meyvesi yok!’ diye, ‘yiyemiyorlar’ diye, ‘doğrudan faydalanamıyorlar’ diye ağaçların kesildiğini çok gördüm.
Yiyemiyor ya o ağacı, niye sevsinler?
Çiçekleri yiyemiyor ya, ne yapsınlar güzelliğini?
Hayvan sevgisini ‘kurbanda keseriz’ diye, doğa sevgisini ‘meyvesinden hoşaf yaparız’ diye, evlat sevgisini ‘yaşlanınca bize bakar’ diye, eş sevgisini ‘evde bir nefes olsun’ diye yaşayan bir sürü insan var.
Bunların hepsinden çok var ama ‘sevgi yok sevgi’ hep ondan oluyor bunlar…”
*- ‘DEVECİ’ OLMAK İSTİYORDUM
Çocukken ‘Büyüyünce ne olacaksın?’ sorusuna ‘deveci’ diyormuşum…
Herhalde bu soru 3- 5 yaşları arasındayken soruluyordu.
Çünkü ben anımsamıyorum..
Anımsadığım Bornova’daki evimizin önünden develerin yükleri ile geçtikleri ve Mustabey’in hanlarına götürüldüğü idi.
Ben de geviş getirerek geçen develere hayran olarak bakıyormuşum.
Yine anımsadığım, şimdi Ege Üniversitesi kampusunun olduğu alan hem top sahası olarak kullanılıyor, hem de milli bayramlar ve törenlerin yapıldığı yer olmasıydı.
Deve güreşleri de, sivil savunma gösterileri de burada yapılıldı.
‘Kıbrıs Türktür, Türk Kalacaktır’ mitingi de bu alanda yapılmış, trenler Ege’nin dört bir yanından binlerce insanı Bornova’ya bu alana taşımıştı.
Ben ‘Deve’yi seviyor ve ‘Deveci’ olmak istiyordum ve develerin şu özelliklerini bilmiyordum.
Anlatayım efendim:
*- DUYDUNUZ MU?
“Bir deveye tuzlu su içirebilirsiniz, hatta ölü deniz suyunu bile.
Kan basıncı yükselmez çünkü böbrekleri suyu filtreler ve onu taze içilebilecek hale getirir, suyu tuzdan ayırır.
Develer dikenleri yiyebilir ve mide ile bağırsakları zarar görmez çünkü tükürükleri asidik özellik taşır, bu da dikenleri çözer ve onları ekmek ya da hamurmuş gibi yer.
Bu nedenle, çöl halkı, eğer dikenler ellerine ya da ayaklarına batarsa, üzerine deve tükürüğü sürer ve bu tükürük dikenleri çözer.
Develerin iki göz kapağı vardır, biri saydam diğeri ise etten yapılmıştır, bu sayede çöl tozunda yürüyebilirler ve gözleri zarar görmez çünkü sadece saydam göz kapaklarını kapatırlar.
Bir deve, sıcak çöl bölgesinde sıcaklığını düşürebilir ve karla kaplı bir alanda sıcaklığını yükseltebilir.”
Deve güreşleri Ege bölgemizde, soğuk havalarda, Aralık- Mart ayları içende binlerce izleyici önünde, hala yapılmaktadır.
Bir gün de bunları anlatmaya çalışırım.









0 Yorum