Telefon
WhatsApp
GÜÇSÜZ VE SEVGİDEN UZAKLAR

Başkan Ömer Eşki ile ilgili çeşitli yorumlar yapılıyor.

Biri dikkatimi çekti;

Okuyucum bana şöyle diyordu:

“Aynısı dün yazdım;

Çeşme’deki kızımıza Bravo.

Başkanların hepsi berbat!

Al Karaburun’u, senelerce her yere konu ve bahçe olmuş Nergis kafeyi berbat ediyor.

Özgür Özel’in İzmir’de seçtiği başkanlar, buyurun Bornova ilçe başkanını bir izlesinler…

Başkan olmadan önce, Olgun Atila zamanında şimdiki başkanın görevi ne idi?

Bir bak abi!...’

Murat Eştürk beni taçlandırıyor:

‘Kalemine sağlık kuvvet can dostum can kardeşim hayırlara vesile gün dileklerimle günaydın…’

Müjgân Özkan Atabey ise şöyle diyor:

‘Çok da takmayın hayatı!

Tek yiyen, tek ölür!

Hak yiyen zor ölür!”

Adnan Erbesler de çok manalı bir mesaj yazmış:

“Anneye sormuşlar:

‘Evlatlarından hangisini daha çok seviyorsun?’

O da cevaplamış:

‘iyileşene kadar hasta olanı,

Dönene kadar, kayıp olanı,

Büyüyeni kadar küçük olanı,

Ölene kadar hepsini…”

Her zaman tekrarlıyoruz bir şekilde;

“O seni umursamıyorsa, sen de umursama!

Boş yere kafana takıp, başını ağrıtma!

Değer vermiyorsa, sen de verme!

Çabalamıyorsa, çabalama!

Kendini, başkalarının mutluluğu için yıpratma!

Seni kim nereye koyuyorsa, sende onu oraya koy!

Ne fazla ileri, ne de fazla geri!

Kıymet bilenlerle birlikte ol,

Kıymet bilmeyenleri ise kapının dışına koy!

Bu kadar basit işte…

‘Kafan rahat olsun’ istiyorsan, bunları düşün…

Gerisi senin işin…”

Enver Kaya anlatıyor:

Suya sormuşlar:

Seni kaybedersek nasıl bulacağız?

-Eğer bir şırıltı duyarsanız, oradayım, demiş.

Ateşe sormuşlar;

Seni nasıl bulacağız?

-Eğer bir yerde duman görürseniz, işte ben oradayım, demiş.

Sıra ahlaka gelmiş, aynı soruyu ona da sormuşlar…

Ahlak cevap vermiş;

-Beni kaybederseniz, asla bulunmazsınız!...”

 

*- SINIRLARIN ÖTESİNDEKİ HİKÂYELER

5. İzmir Uluslararası Mülteci Film Festivali başlıyor

Savaşların, derinleşen eşitsizliklerin ve art arda gelen göç dalgalarının gölgesinde, 5. İzmir Uluslararası Mülteci Film Festivali izleyiciyle buluşuyor.

Halkların Köprüsü Derneği tarafından düzenlenen festival, bu yıl da dünyanın dört bir yanından hikayeleri bir araya getirerek, görünmez kılınan hayatlara sinema aracılığıyla alan açmayı hedefliyor.

İngiltere’den Japonya’ya, Fildişi Sahili’nden Filistin’e, Fransa’dan Kenya’ya, Almanya’dan Kolombiya’ya uzanan geniş bir coğrafyayı kaplayan 27 farklı ülkeden toplam 46 film, Institut français İzmir’de gösterilecek.

Belgesel, kurmaca, deneysel ve animasyon türlerindeki filmler, yalnızca estetik bir üretim olarak değil, aynı zamanda tanıklık, hafıza ve direnç alanları olarak izleyiciyle buluşacak.

Gösterimlerin ardından film ekiplerinin katılımıyla gerçekleştirilecek söyleşiler, bu hikâyelerin arka planını doğrudan dinleme imkanı sunacak.

 

*- MİLYONLARCA İNSAN

Günümüzde süren savaşlar ve artan küresel gerilimler, zorunlu göçü her geçen gün daha da büyütüyor.

Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail’in saldırgan politikalarının etkisiyle Filistin başta olmak üzere Venezuela, Lübnan, İran ve Küba gibi pek çok coğrafyada yaşananlar, milyonlarca insanın hayatını doğrudan etkiliyor. Bu süreçlerin halkların özgürlüğü ya da demokrasiyle değil, emperyal çıkarlarla şekillendiği açıkça görülüyor.

Bu nedenle savaşlara karşı açık bir tutum almak ve hiçbir gerekçeyi bu saldırganlığı meşrulaştırmanın aracı haline getirmemek, bugün en temel insani sorumluluklardan biridir.

Hem yerel baskıcı rejimlere karşı çıkmak hem de emperyal şiddetin ‘özgürleştirici’ olduğu yanılsamasını reddetmek mümkündür.

 

*- AKLIMDA KALAN

Bugün, tarihin en yoğun zorunlu göç hareketlerinden birine tanıklık etmemize rağmen göç ve mültecilik, giderek daha fazla insani bağlamından koparılıp yalnızca politik ve ekonomik bir başlığa indirgeniyor.

Her biri kendine özgü bir yaşamın taşıyıcısı olan mülteciler; ait oldukları sınıf, etnik köken, inanç ve kimlikler üzerinden çeşitli politikaların nesnesi haline getiriliyor.

Sınırları aştıkları andan itibaren geçmişlerinden koparılan, kimlikleri silikleştirilen milyonlarca insan, çoğu zaman bir iç politika malzemesine dönüştürülüp, uluslararası ‘tehdit’ söyleminin parçası haline getiriliyor.

Anımsadığım kadarıyla geçen yıl yapılan düzenleme öncesi ve sonrasında yine bazı filmciler ve yorumcular konulara ve bazı filmlere, hatta düzenleyicilere tepki gösteren yazılar yazmış, yorumlar yapmışlardı, az sayıda olmalarına rağmen…

 

*- FESTİVALDE ÖNE ÇIKAN FİLMLER

Festivalin açılış filmi olan Olivier Meys yönetmenliğindeki Jahia’nın Yazı (L’été de Jahia), Jahia’nın savaş halindeki Sahel’den kaçışıyla başlayıp, ailesiyle Beyaz Rusya’yı terk eden Mila ile yollarının kesişmesini, yalnızlıklarının birleştiği o yaz boyunca gelişen nadir ve yoğun dostlukları anlatıyor.

İlker Çatak’ın 76. Berlin Film Festivali’nde Altın Ayı En İyi Film Ödülü alarak tarihi bir başarıya imza atan son filmi ‘Sarı Zarflar’ festivalde izleyiciyle buluşacak.

Filmin, ortak senaristi ve aynı zamanda ortak yapımcısı olan Enis Köstepen, gösterim sonrası yapılacak söyleşiyle izleyicilerle bir araya gelecek.

Maria Schrader yönetmenliğinde, ünlü yazar Stefan Zweig’ın İkinci Dünya Savaşı yıllarında sürgünde geçirdiği dönemi, ‘doğru tutumlar’ için verdiği içsel mücadeleyi ve yeni bir dünyada yuva arayışını anlatan Şafak Sökmeden (Vor der Morgenröte) festivalde ilgi çeken filmlerden birisi olarak programda yerini alacak.

Yeni Han (No Country for Others), Bingöl Elmas yönetmenliğinde, İstanbul Aksaray’da farklı coğrafyalardan gelen göçmenlerin kesişim noktası olan Yeni Han üzerinden; göçmenlik, yabancılık ve birlikte yaşamanın kırılgan ihtimalini, görünmeyen mesafeler ve sessizlikler eşliğinde anlatıyor.

Kardeş Türküler ile 30 Yıl (30 Years with Kardeş Türküler – Songs of Fraternity), Çayan Demirel ve Ayşe Çetinbaş yönetmenliğinde, festivalin kapanış filmi olarak izleyiciyle buluşuyor; 1993 yılında Boğaziçi Üniversitesi Folklör Kulübü bünyesinde başlayan Kardeş Türküler projesinin 30 yıllık müzikal ve politik yolculuğunu, Türkiye’nin yakın tarihindeki kırılmalar eşliğinde anlatıyor.

Daha öncede ülke tarihine dair önemli belgesellere imza atan Çayan Demirel ve Ayşe Çetinbaş gösterim sonrası izleyicilerin sorularını yanıtlayacak.

 

*-AYNI EVDE BABA’YA HASRET!

Yazı, “Aşağıdaki mektubu M.Ç. öğretmenden aldım. Önce mektubu okuyun, sonra size bir sorum olacak?” diye başlıyor.

Ben de, yazıyı, ‘Bilge insan’ olarak nitelediğim, Öğretmen- Eğitmen- Yönetici- Yazar Mustafa Saraç’tan aldım.

Neyse yazıyı okuyalım:

“Merhabalar,

Saatlerce süren ağlamaların ardından size bu satırları yazıyorum. Bugüne kadar ne aileme, ne sevgilime, ne de arkadaşlarıma anlatamadığım şeyler bunlar...

25 yaşında bir öğretmenim.

Biliyorsunuz öğretmenin işi öğretmek, aynı zamanda öğrenmek. Kendime öğretemediğim bir şey var, o da güçlü kalmak...

Babam kendi babasından sevgi görmemiş.

Eskilerde öyleymiş.

Ne bana ne de kardeşlerime hiç sevgi göstermedi. Çok sevdiğini biliyorum ama hiç hissetmedim.

Onun bana olan sevgisini küçüklük fotoğraflarımda kucağına alışında gördüm sadece.

 

*- BABA ÖZLEMİ

Bugüne kadar ne istersem aldı.

Öğretmen olduysam onun sayesinde.

Fakat babamın bana bir kez ''kızım'' deyişini duymadım.

Hatırladığım zaman içinde babama bir kere bile sarılmadım.

Hep uzaktı bana.

“BABA” kelimesinin benim için eş değer olduğu bir kelime daha vardı 'özlem.’

Onun sevgisini hayatımın her döneminde aradım hala aramaktayım. Üniversitede gördüğüm formasyon derslerinden, okuduğum kitaplardan öğrendiğim kadarıyla baba sevgisinin yerini hiçbir şey tutmazmış.

Ben bunu bu yaşımda bizzat yaşıyorum.

 

*- KENDİNE ÇOK KIZIYOR

Dört yıldır süren bir ilişkim var.

Tartışmalı geçen günlerimiz çok fazla.

İlgisizlik, sevgi eksikliği, güvensizlik...

Bunların bir tanesini bile yaşamak beni ben olmaktan çıkarıyor, başka biri yapıyor.

O an kendimi tanıyamıyorum.

Güçsüz, sevgiye muhtaç biri oluyorum.

Küçücük sevgi kırıntısı için kişiliğimden, karakterimden, gururumdan ödün veriyorum.

Affetmeyeceğim şeyleri bile affediyorum.

O anlarda kendime çok kızsam bile durduramıyorum.

Korkuyorum o sevgiyi de kaybetmekten.

Karşımdaki kişi bu zaafımı kullanıp beni yönlendiriyor.

Ne isterse yapmak zorunda kalıyorum.

Kızıyorum kendime, çok kızıyorum.

Bu kadar güçsüz oluşumu kendime ve mesleğime yakıştıramıyorum.

 

*- BABA İSTEĞİ

Elimden hiçbir şey gelmiyor.

Ben derdimi kimselere anlatamıyorum.

Keşke babam bana olan sevgisini gösterseydi.

Bir kere sarılsaydı da ben kimseye sarılmak zorunda kalmasaydım. Onun bana veremediği sevgiyi başkalarında aramasaydım.

Buradan babalara rica ediyorum.

Benim babam gibi bir baba olmayın.

Sarılın, sevin, öpün, okşayın başını.

 ‘Ben buradayım,'’ deyin.

Hissettirin sevginizi.

Öyle bir hissetsin ki, zamanı gelince hiç hak etmeyen birine kalbini açmamayı bilsin.

 

*- MEKTUP BİR ŞEY VERDİ Mİ?

Bazen hiç bir şeyi düşünmeden gidip babama sarılmak geliyor içimden. Duruyorum.

Tek bir korkum var babama dair.

Ona bir kez sarılamadan ayrılmamız...

Ben ve ben gibilere size yazma fırsatı verdiğiniz için teşekkür ederim...”

Mustafa Saraç hocamızdan söz etmeden önce yazının başında ne deniyordu?

Hatırlatayım ve devam edelim:

“Evet, mektubu okudunuz.

Ne kadar önemli bir mektup!

Bu mektubu bütün babaların ve baba olacakların okumasını istiyorum. Siz okuduktan sonra lütfen okutun; tanıdığınız bütün babaların okumasını sağlayın.

Siz M.Ç.’nin yerinde olsaydınız, ne yapardınız?

Aklınıza gelenleri lütfen yazın;

M.Ç. ayrılmadan bir kez bile olsa babasına sarılsın!

O cesareti bulsun!...”

Emek ve zaman harcayarak bu hikayeyi bizlere kazandıran değerli yazarımız Doğan C.’ye teşekkür ediyoruz.

Bu arada bir anımsatma yapayım,

Bu makale çok yıllar önce, 9-19 yıl önce kaleme alınmış

 

*-BİR SEMTİ MAHALLE YAPANLAR

Arada yazıyor, ya da paylaşıyorum.

Bugün konumuz eski Alsancak (İzmir) esnafı…

Keşke bu kültürümüzü her kentimizden nakledebilsek.

Kentlerin önemli isimleri var, mahallelerin meşhurları.

Bunu da unutmayalım:

Şimdi, ESKİ ALSANCAK ESNAFI.

“İzmir’in o eski yıllarında, 1950’lerden 70’lere uzanan zaman diliminde mahallemiz Alsancak, yalnızca bir yerleşim alanı değildi; adeta yaşayan, nefes alan bir organizmaydı.

O günlerde sokaklar sadece yollar değildi; insanlarla anlam kazanan, seslerle, kokularla, hatıralarla dolan canlı bir dünyaydı.

Dükkânlar yalnızca alışveriş yapılan yerler değil; dostlukların kurulduğu, güvenin büyüdüğü, hayatın paylaşıldığı mekânlardı.

Her esnaf bir hikâye taşır, her dükkân bir hatıraya ev sahipliği yapardı.

Mahallenin kalbi olan bakkal, manav, kasap…

Hiçbiri yalnızca ticaret yapmazdı.

İnsanları isim isim tanır, veresiye defterlerinde sadece borç değil, güven de saklarlardı.

Sabahın erken saatlerinde açılan kepenkler, gecenin geç saatlerine kadar süren bir yaşamın işaretiydi.

O dükkânlar, mahallenin gerçek sosyal merkezleriydi; kimi zaman bir selam, kimi zaman kısa bir sohbet için uğranırdı.

 

*- ÇOCUKLUK VE İLK TATLAR

Gazi İlkokulu’nun karşısında Ender ve ailesinin işlettiği o küçük dünya… Kantin isimli mağazada satılan sandviçler, çocukluk anılarımıza tat katardı.

Gündoğdu’da Talat Bey’in işlettiği Beyaz Köşe mağazası ise çöp şişiyle hafızalara kazınmıştı; o tat, aradan geçen yıllara rağmen unutulmaz.

KIBRIS ŞEHİTLERİ CADDESİ ; Mesudiye Caddesi, yani bugünün Kıbrıs Şehitleri… Bu cadde, adım attıkça hatıraların sıralandığı bir yol gibiydi. Önce Sevinç Pastanesi… Ardından biraz ilerleyince Rodos göçmeni berber… Sonra ders kitapları satan Macit; okul açılışlarında önünde uzayan kuyruklarla… Ve devamında camcı Niyazi… Her biri bu caddenin hafızasına kazınmış duraklar gibiydi.

LEZZETLER VE ESNAFLAR; Biraz aşağıda Nofyo’nun fırını ve Konsola’nın pastanesi… Limon dondurmasının ferahlığı hâlâ hatırlanır. Giritli Ali Bey’in Selluka kasabı ise sadece bir dükkân değil, bir aile hikâyesiydi. İlk eşinden Ahmet, daha sonra Sakız Adası’ndan Eleni ile yaptığı evlilikten Leyla… Ahmet Bey’in yıllarca dükkânı sürdürmesi, bu işin sadece ticaret değil, bir miras olduğunu gösterirdi.

Ar Sineması’nın karşısında Atlantik Mağazası…

Domates sosuna batırılmış sandviçin içine eklenen sosis ve hardal ile hazırlanan o eşsiz lezzet, çocukluk damak tadımızın unutulmazlarından biri oldu.

Aynı caddede tuhafiyeci İvan ve İzmir’de ilk şarküteri dükkânını açan Sakız Adalı Dimitri…

Daha sonra bu kültürü sürdüren Piknik; sahibi Şevki’den sonra bugün Ercan’ın devam ettirdiği bir gelenek olarak varlığını sürdürür.

 

*- ZANAAT VE GÜVEN

Kosta’nın eczanesi ve kalfası Aziz…

Kosta’nın vefatından sonra eczane kapanır ama Aziz yıllarca evlere giderek iğne yapmaya devam eder.

O kalın iğneler çocukluğumuzun kâbusuydu. Önce kaynatılır, sonra enjekte edilirdi…

O anlar unutulmaz.

Kapadonna’nın, Ali Galip’in kumaş ve tuhafiye dükkânları…

Zamanla değişseler de isimleri hafızalarda kaldı.

Altay Kahvesi’nde sohbet hiç eksik olmazdı.

Kilise altındaki dükkânlarda hayat akardı.

 Pino’nun ve dedesinin işlettiği yapı malzemeleri dükkânı, Ayvalıklı Emin’in berberi, Hafız Bakkal’ın kızıyla birlikte işlettiği dükkân… Ve hemen ardından Eczacı İsmail…

1484 Sokak’ta Tenekeci Ramiz ve bitişiğindeki kalaycı Rahmi…

El emeğinin, ustalığın sessiz temsilcileri…

1464 Sokak’ta kömürcü… Ardından 1955 yılına kadar işletilen Bakkal Niko… Sonrasında Konyalı Mehmet…

*- MAHALLENİN BAĞLARI

Saint Joseph karşısında Zeynel’in gevrek fırını…

Sabahın kokusu, güne başlama işaretiydi.

Radyolu Bakkal…

Telefonun nadir olduğu zamanlarda mahallenin haber merkeziydi.

Evlerde telefon olmadığından aramalar buraya gelir, bakkal da kapıya kadar gidip  “ Sana telefon var ”  diye haber verirdi. Bu yönüyle sadece bir dükkân değil, mahalleyi birbirine bağlayan bir köprüydü.

1462 Sokak’ta Foto Gün…

Madam Domini’nin tuhafiye dükkânı, Riçençal’ın temizleme dükkânı…

Aynı sokakta kunduracı Giritli Fahri ve kardeşinin işlettiği dükkân bulunurdu.

Biraz ileride ise gazoz imalathanesi vardı; yaz günlerinde o serinlik başka hiçbir şeye benzemezdi.

 

*- BORNOVA SOKAK VE HAYAT

Bornova Sokak…

Savaş ve ailesinin işlettiği mandıra…

Karşısında Klüp Ali’nin meyhanesi…

Kuaför Cihan, koltukçu Cengiz, Menemen Mandırası…

ÇOCUKLUK VE SOKAKLAR:

Ve çocukluk…

Arkadaşım Akın ile siyah maskeler takıp tanınmamak için parktaki bankları devirdiğimiz o masum haylazlıklar…

Sokaklar sadece dükkânlardan ibaret değildi.

Samsun adlı eşeğiyle sebze satan Eko, yazın dondurma kışın şambali satan Vardar…

Akşamları gelen midyeci…

Şarkı sözleri satanlar, pamuk atıcılar…

Ve kış akşamlarında uzaktan gelen o ses:  “ Tahan, pekmez var! ”

Ve o yoğurtçu… Beyazlar içinde, elinde tartısıyla…

Bugün pek çoğu yerinde olmasa da o insanlar, o dükkânlar ve o sesler hâlâ hatıralarda yaşamaya devam ediyor.

Sevinç Pastanesi’nin önü, Atlantik’te yenen o sandviç, Radyolu Bakkal’ın kapıya gelip haber verişi, sokaktan geçen yoğurtçunun sesi…

Hepsi bir zamanlar aynı mahallede, aynı hayatın içindeydi.

Belki sokaklar değişti, dükkânlar kapandı, isimler silindi.

Ama o günlerin izleri, o mahallede büyüyenlerin içinde hâlâ yerini koruyor.

Çünkü bazı mahalleler sadece yaşanmaz; insanın içinde yaşamaya devam eder.”

Ali’nin arkadaşı Alsancak’ta bazı esnafı anlatmış…

Ama bir dersane vardı, anımsadığım kadarıyla Gündoğdu idi adı.

Eski bir Rum evi değil de, okulunda sanıyorum yıllarca Namık Kemal ve Atatürk Lisesi öğretmenleri ile eğitime katkı sağlıyordu.

Bir mavi köşe vardı, Mithat’ın derimod’unun yerinde…

İzmir’in ilk apartmanı Alsancak’ta mimar- mühendis Samim Vakur Günö tarafından inşa edilmişti.

 

*-

Anasayfa Reklam Alanı 1 728x90

0 Yorum

Henüz Yorum Yapılmamıştır.! İlk Yorum Yapan Siz Olun

Yorum Gönder

Lütfen tüm alanları doldurunuz!

Anket

Sidebar Alt Kısım İkili Reklam Alanından İlki 150x150
Sidebar Alt Kısım İkili Reklam Alanından İlki 150x150

E-Bülten Aboneliği