Telefon
WhatsApp
GÖZ DEĞİL, GÖNÜL SEÇER GÜZELİ

*- HUZUR İSTİYORSAK

Binlerce takipçisi olan, sahne adı ‘Mikrop’ ama yararlı ve faydalı virüs sevgili Hikmet Durmuş, face de paylaşmış, bir vatandaşımızın sıkıntısını…

Bu sorun nedense yalnız İzmir’de değil, ülkemizin her köşesinde karşımıza mutlaka çıkıyor.

‘Halk için’ deniliyor, tüm giderler nedense halkın cebinden çıkıyor…

Alttan üstten her yerden kaybediyor vatandaşlarımız…

Huzur, sükûn, mutluluk, bolluk, bereket istiyorsak vatandaşın sözlerine kulak vermeliyiz.

‘Giderler nereden karşılanacak?’ sorusunun muhatabı da hiçbir şey bilmeden, vizyon sahibi olmadan, liyakatsız yöneticiler nasıl bulurlar?

En basitini söyleyeyim:

Giderleri sıkın, lüksü, ısrafı ve ‘Ben neyim?’ i bırakın!...

Halktan kopmazsanız, bulursunuz…

Başı bağlı genç kadınımızın sözlerini paylaşmak istiyorum…

Duyan olur mu?

“Olur!’ tabii de, yaralı parmağa bakan olur mu?

Bu şüpheli…

Neyse biz yine de ‘umudumuzu’ kaybetmeyelim…

Söz vatandaşımızda:

Ha İzmir’de, ha İstanbul’da…

Ya da Bursa’da…

Bir vatandaş tepki göstererek, komisyonda kırmızı kart gösterilen Ulaştırma Bakanı ile bakanlık yetkililerine sesleniyor:

Çünkü yerel yönetimler ile merkezi yönetimler arasındaki çatışmada olan vatandaşa oluyor, eziliyor…^

 

*- KENDİNE GEL!

“Burada ne yazıyor?

İzmir Banliyö treni!

‘Kardeşim kendine gel, bu kadar pahalı olmaman lazım geliyor!

Senin halka hizmet etmen gerekiyor!

Tamam mı?’

Ben en son Ata Sanayi durağındayım, arkadaşlar…

Ve Ata Sanayii durağından Aliağa’ya gitmek, tam bilet 64 TL.

Bakın ‘çok ciddi!’ bir rakam bu, ya…

Eskiden ‘bu hizmet’ çok iyi bir rakama idi…

İşte bu yüzden insanlar, (Çalışanlar), İZBAN hattı üzerinde ev tuttular.

Çoğu İZBAN yolcusu da, METRO’ya aktarma yapmak zorunda kalıyor, tekrar bilet basıyor.

Bakanlık ile belediyemiz arasındaki çatışma yüzünden bir 30 lira daha bilet parası veriliyor.

Her gün bu ulaşım hizmetini kullanmak, faydalanmak isteyen, yani gidiş dönüşü düşünün dostlar!

Biz kirayı mı ödeyeceğiz, diğer giderlerimizi mi?

Ulaşıma mı yetişeceğiz?

Karnımızı mı doyuracağız?

Gerçekten yetmez mi, arkadaşlar?

Biz koyun gibi, çalışmaya devam ediyoruz…”

 

*-  EKMEĞİN PEŞİNDE

İnsanlarımız neyin peşinde?

Tabii ki öncelikle ekmeğin!

Ama son zamanlarda duyduklarımıza, üzüldüklerimize bir iki yeni örnek vereyim:

“Corning Kablo kapandı, 141 işçi işsiz kaldı…”

DİSK'e bağlı Lastik-İş örgütlü olduğu Gebze Organize Sanayi bölgesinde bulunan fabrikada 2023 yılında greve giden işçiler o dönem hakları için 156 gün mücadele etmişti.

Grevin ardından patron küçülme gerekçesiyle 78 işçiyi işten atmıştı.

O fabrika şimdi dayanamadı tamamen kapandı.

Corning Kablo Baştemsilcisi Balkan Gökçe, kapanma kararının aniden alındığını vurguladı.

‘Sendikacılar da bir şey yapmıyor!’ diyen Gökçe şöyle devam etti: ‘Bugüne kadar üç toplantı yapıldı, ben üçünün de gününü ve saatini söyledim şubeye, gelen olmadı.

Genel merkeze, ‘gelin işçiye durumu anlatın!’, dediğimde onlar da ‘şube gelip bilgi versin!’ diyor.

İşçiye karşı ben açıklama yapmak zorunda kaldım.

12 yıldır burada örgütlü bu sendika, gelip bir açıklama yapıp, işçiyle vedalaşmadı bile.”

Toplumda yanlış algılanan ‘örgütlenmeden’ yanayım…

Güvenli ve ‘Sağlam!’ dediklerimizle…

‘Sarı’ adı verilen sendikaları da biliyoruz, gerçeklerini de…

Ama arada çürükler her yerde mutlaka çıkıyor, siyasette de olduğu gibi…

 

*- SENDİKA SAVAŞLARI

“Bekaert’te sendikalar birbirine girdi, işçi arada kaldı…”

Bekaert'in İzmit ve Kartepe fabrikalarının birleşmesiyle başlayan sendika yetki krizi, Yargıtay’ın Özçelik-İş Sendikası’nı yetkili ilan etmesiyle yeni bir boyut kazandı.

Topladığı aidatların azalmasından dolayı sinirlenen Birleşik Metal İş yetkilileri Bekaert işçilerine tekrar örgütlenme çağrısı yaptı.

Asıl dert aidat ve güç, işçiyi düşünen yok tabi.

Yarın öbür gün bir fabrika daha kapanıp insanlar işsiz kalınca kim hesap verecek. Koyun can derdinde kasap et derdinde.

 

*- İBRET ABİDESİ

İsmi yanlış okumadıysam, Salim Dizi Bey, İzmir’in Güzelbahçe’sinden güncel fotoğrafıyla paylaşmış!

‘Fotoğraf!’ dediğim tuğla örülü, minare gibi bir şey…

İyi yıkmamışlar…

Benim çocukluğum zamanından bu yana var, bu fabrika bacası…

Bornova’dan trenle Basmane garına giderken, Halkapınar- Hilal İstasyonları arasında idi.

Namık Kemal Lisesi’ne giderken ise Halkapınar’daki ‘Paralı Köprüyü’ geçtikten sonra solda… Sağ tarafta, yük vagonları doldurulmayı beklerdi.

Salim Bey, şöyle diyor:

“İzmir Halkapınar’da bu gördüğünüz baca, ‘16 ülkeye ihracat yapan meyan kökü ve palamut işleme fabrikasının’ bacasıydı…

Yaşatılması gereken bir tesisti.

ekimi, dikimi, bakımı olmayan bir ürünü işleyip ihraç ediyordu.

Metro ile geçerken gördüğünüz, şimdi Başkent Üniversitesi arsası olan bu yer bir zamanlar döviz kazandıran yaşatılması gereken bir tesisti. Dayım bu fabrikanın yöneticileri olan 4 kişiden biriydi.

Ayni zamanda eksperliğini ve mal teminini yapıyordu.

 

*- BİLİNMELİ, UNUTULMAMALI

Bu sayede onunla birlikte yolun olmadığı, Manisa'da sadece 1940'lı yıllardan kalma bir otomobilin gittiği Yunt Dağlarını, 1975 senesinde gezdim.

Yaşantı yoksul denen Güneydoğu bölgelerinin en yoksul yeri ile ayni düzeyde idi.

İnsanlar ördeklerin yüzdüğü küçük bir göletin suyunu kullanıyordu.

Tek geçim kaynakları meyan kökü kazıp, bu fabrikaya satmaktı.

Bunun ekimi, bakımı, ilaçlaması yoktu ve Türkiye'ye döviz kazandırıyordu.

Bu fabrika palamutu da, da işleyip ihraç ediyordu.

Bir başka yere taşınıp yaşatılması gereken bir fabrika idi.

Ne yazık ki, Liberal kapitalist sistemde aynen Atatürk dönemi fabrikaları gibi yok edildi.

 

*- AKLA SIĞMAYANLAR

Ömer Haluk Narbay sürekli önemli konulara parmak basan, paylaşan, yöneticilerin dikkatini çekerek onlara yardımcı olmayı başaran duyarlı bir dostumuz.

Bugün şöyle diyor:

‘SAKIN YANILMAYIN!...’

Göz değil, gönül seçermiş güzeli.

Bu cümleyle biten her şey biraz daha güzel kalır.

Bir zamanlar bir roman okumuştum; nefret edilen, çirkin, doğuştan çarpık bir insanın hikâyesiydi bu.

Herkesin tiksintiyle baktığı, taş atan çocukların, yanından geçerken yüzünü çeviren yetişkinlerin hedefi olmuş birinin hikayesi.

Fakat o, insanlığını saklamadı.

Kırgınlıklarını sevgiyle onardı, yüreğinin çirkinleşmesine izin vermedi. Sonra bir gün, onu görenler artık sadece yüzünü değil, kalbini de görmeye başladı.

Ve ben o romandan sonra fark ettim:

Güzellik sandığımız şey, çoğu zaman gözlerimizin tembelliğinden ibaretti.

Artık hangi yüze baksam, hangi kıyafeti görsem fark etmez; içimdeki teraziyi dış görünüş değil, hisler tartar oldu.

 

*- ŞARTLANDIRILMIŞIZ

İnsan, görmeye değil, görünene inanmaya şartlandırılmış bir varlık. Kalabalıkların arasında süslenmiş bir elbiseye, biçimli bir bedene, kusursuz bir yüze alkış tutarken; yıpranmış bir ceketin, yorgun bir yüzün ardında saklı derinliği görmezden gelir.

Oysa güzellik, gözün değil, gönlün işidir.

Tenin pürüzsüzlüğü bir ömür sürmez; ama kalbin zarafeti, bir bakışta bile insanı ebediyen etkiler.

Yine de biz, vitrinlerdeki mankenleri alkışlayıp, sessizce kenarda duran insanları yargılamaktan vazgeçemeyiz.

Çünkü kolay olanı seçeriz; parlayan şeyi değerli, parlamayanı eksik sanırız.

 

*- SAHİCİ ESTETİK

Fakat hayat, aynalarla ölçülmez.

İnsan, yüzündeki hatlarla değil, içindeki izlerle tanınır.

Kimi yüzlerde acının gölgesi vardır, ama o gölge bile bir insanlık ışığı taşır.

Kiminde kahkahalar vardır ama o kahkahaların ardında boşluk yankılanır.

Güzellik, bir yansımanın değil, bir yaşanmışlığın sonucudur aslında.

Bir anne elinin nasırında, bir babanın göz kenarındaki çizgide, bir çocuğun lekeli elbisesinde bile, dünyanın en sahici estetiği gizlidir.

Ne var ki çağ, yüzeyselliğin çağını yaşıyor.

Görünmeyeni anlamaya sabrımız yok.

Fotoğraflar kusursuzlaştırılıyor, kelimeler süsleniyor, duygular filtreleniyor.

İçsel olan her şey, gösterilmeye değer bulunmadığı için unutuluyor. Fakat iç güzellik dediğimiz şey, bir vitrine konulmadığı için değil, zaten oraya sığmadığı için görünmezdir.

İnsan, bir başka insana dokunduğunda, bir gülümsemenin içtenliğini hissettiğinde, güzelliğin gerçekte nerede olduğunu hatırlar.

Belki de en güzel yüz, bizi yargılamadan dinleyendir.

En zarif kıyafet, içtenliktir.

En derin güzellik, görmeden sevebilme cesaretidir.

Çünkü kalp, gözden bağımsız bir bakışa sahiptir ve o bakış bir kez açıldığında, dünyanın bütün aynaları kırılır.

 

*- ÇİRKİN YOKTUR!

İşte o zaman anlarsın:

‘Çirkin!’ diye bir şey yoktur.

Sadece yanlış yerden bakan gözler vardır.

Çünkü göz, ışığı görür; ama kalp, anlamı.

Nice güzeller vardır ki bir kelimesiyle bütün zarafetini yitirir; nice yüzler vardır ki bir tebessümüyle dünyayı güzelleştirir.

İnsan, yüzüne değil, yüreğine bakıldığında anlam kazanır.

Fakat ne yazık ki çoğumuz, o bakışı kaybettik.

Artık birini tanımadan önce yüzünü tartıyoruz, konuşmadan önce kıyafetini ölçüyoruz.

Ruhlar değil, bedenler yarışıyor; karakter değil, imaj alkışlanıyor.

Oysa her insan, başka bir hikâyenin yorgun kahramanıdır.

Kiminin güzelliği acılarını saklamak içindir, kiminin ‘çirkinliği’ ise iyiliğin ağırlığını taşımaktan.

İnsan, dış görünüşüyle değil, taşıdığı anlamla güzeldir.

Bir yüz, ne kadar kusurlu olursa olsun, içinden iyilik sızıyorsa, o yüz en parlak aynadan daha berraktır.

 

*- YARGILAMAYI BIRAKALIM

Belki de hayatın en büyük yanılgısı, güzelliği ararken derinliği kaybetmemizdir.

Çünkü iç güzellik sessizdir, bağırmaz; ama dokunduğu her yeri değiştirir. Bir gülümseme, bir merhamet, bir anlayış…

Bunlar ne vitrinlerde satılır ne de aynalarda görülür.

Onlar, kalpten kalbe geçer; bir bakışla, bir sözle, bazen sadece bir suskunlukla bile.

İnsan, bir gün anlar:

Güzellik, yüzlerde değil, gözlerin baktığı yerde saklıdır.

Ve o bakış, yargılamayı bırakıp anlamaya başladığında, dünya bambaşka bir yer olur.

Çünkü birini dışıyla değil, içindeki ışıkla gördüğünde, artık hiçbir yüz çirkin değildir.

Ve belki de o zaman, herkesin yüzü birbirine benzemekten çıkar; herkes kendi kalbinin suretinde güzel olur.

O hâlde gel, bir an dur.

Baktığın her yüze yeniden bak.

Gözlerinin sana dayattığı o kalıpları, o ölçüleri bir kenara bırak.

Çünkü güzellik bir elbisenin kumaşında, bir yüzün simetrisinde değil; bir kalbin atışında, bir beynin ışığında saklıdır.

Zarif bir giyim, dikkat çeken bir yüz, elbette hoştur; ama onlara duyulan hayranlığı, kör bir tapınmaya dönüştürme.

Unutma, kıyafet sadece bir kabuktur; ruhun çıplaklığına dokunmadıkça hiçbir süs seni insan yapmaz.

 

*- ANLAYIŞ ve MERHAMET

Birine saygı duymak için onun kusursuz görünmesini bekleme.

Birini sevmek için onun güzelliğini ölçme.

Asıl zarafet, bir insanı tüm kusurlarıyla kucaklayabilmektir.

Çünkü ruhun estetiği, kusurların içinden filizlenir.

Beynin, anlayışla parladığında; kalbin, merhametle büyüdüğünde; işte o zaman güzelliğin en saf hâlini keşfedersin.

Ve bir gün, vitrinlerin ışıkları söndüğünde, aynalardaki görüntü silindiğinde, geriye sadece öz kalır.

O özde ne varsa, işte sen osun.

Kalbini güzelleştir, zihnini besle, vicdanını diri tut; çünkü dünya, içi güzel insanların omuzlarında ayakta durur.

 

*- GERÇEK GÜZELLİK

Şunu unutma:

Gerçek güzellik ne giyilen kıyafettedir ne de kusursuz bir yüzde.

Gerçek güzellik, insanı insan gibi sevebilmektir.

Dışın değil, için konuşsun.

Kalbin kadar gör, aklın kadar sev.

Çünkü bir gün herkes yaşlanır, herkesin yüzü solar; ama içi aydınlık olanlar, karanlıkta bile parlar.

İşte o zaman anlayacaksın…

Göz değil, gönül seçermiş güzeli.

Ve en güzel insan, sevebilen insandır.

Yollarınız hep ışıkla, kalpleriniz hep güzellikle dolsun sevgili okurlarım.

 

*-

Anasayfa Reklam Alanı 1 728x90

0 Yorum

Henüz Yorum Yapılmamıştır.! İlk Yorum Yapan Siz Olun

Yorum Gönder

Lütfen tüm alanları doldurunuz!

Anket

Sidebar Alt Kısım İkili Reklam Alanından İlki 150x150
Sidebar Alt Kısım İkili Reklam Alanından İlki 150x150

E-Bülten Aboneliği