ELMA SAYESİNDE YILLAR SONRA EVLENDİLER...
*- ‘ÖNCE İMZALA, SONRA ÖL Prof. Dr. Osman Müftüoğlu geçenlerde kendisi ile söyleşi yapana, Süleyman Demirel ile ilgili topladığı notları bir kitap haline getireceğin söylemişti. Sanıyorum bugün yarın piyasaya çıkar. Bu arada Ankaralı Sevgi de bana, Demirel’in öğütlerini topladığını ve bunları maddeler halinde sıraladığını belirterek bana göndermiş. İlgi ile ve düşünerek okudum. Ben de, Ankara’dan başladığımız bir Anadolu turu sırasında anlattığına paylaşayım: ‘Bir gün feci şekilde hastalandım. Başbakanlıktan çıktım istirahate gideceğim. Bir vatandaş önüme çıktı, bir yandan yürümeye çalışıyorum, bir yandan onu dinliyorum. Elinde bir yazılı kağıt var. ‘İmzala’ diye tutturdu. ‘Ölüyorum! Yarın gel okuyup imzalayayım!’ dedim. Ne dese beğenirsiniz? Başbakanım şunu imzalayın sonra ölün!’ Şunu demek istiyorum, vatandaş sizin hasta, yorgun, ya da sıkıntılı, düşünceli olduğunuza bakmaz, tek düşüncesi vardır, ‘İşinin görülmesi!’ Ne yapacak edecek onun gönlünü almanız lazım. Yoksa pişmiş aşa su katarsınız!’ Süleyman Demirel’in en büyük özelliklerinden biri de, gördüğünü, konuştuğunu, tanıdığını unutmaması idi. Bu konuda iki kişi tanıyorum biri belirttiğim gibi Süleyman Demirel, diğeri de, unutulmaz sanatçıların paşası Zeki Müren…
YAŞAR EYİCE
*- ‘ÖNCE İMZALA, SONRA ÖL
Prof. Dr. Osman Müftüoğlu geçenlerde kendisi ile söyleşi yapana, Süleyman Demirel ile ilgili topladığı notları bir kitap haline getireceğin söylemişti.
Sanıyorum bugün yarın piyasaya çıkar.
Bu arada Ankaralı Sevgi de bana, Demirel’in öğütlerini topladığını ve bunları maddeler halinde sıraladığını belirterek bana göndermiş.
İlgi ile ve düşünerek okudum.
Ben de, Ankara’dan başladığımız bir Anadolu turu sırasında anlattığına paylaşayım:
‘Bir gün feci şekilde hastalandım.
Başbakanlıktan çıktım istirahate gideceğim.
Bir vatandaş önüme çıktı, bir yandan yürümeye çalışıyorum, bir yandan onu dinliyorum.
Elinde bir yazılı kağıt var.
‘İmzala’ diye tutturdu.
‘Ölüyorum! Yarın gel okuyup imzalayayım!’ dedim.
Ne dese beğenirsiniz?
Başbakanım şunu imzalayın sonra ölün!’
Şunu demek istiyorum, vatandaş sizin hasta, yorgun, ya da sıkıntılı, düşünceli olduğunuza bakmaz, tek düşüncesi vardır, ‘İşinin görülmesi!’
Ne yapacak edecek onun gönlünü almanız lazım.
Yoksa pişmiş aşa su katarsınız!’
Süleyman Demirel’in en büyük özelliklerinden biri de, gördüğünü, konuştuğunu, tanıdığını unutmaması idi.
Bu konuda iki kişi tanıyorum biri belirttiğim gibi Süleyman Demirel, diğeri de, unutulmaz sanatçıların paşası Zeki Müren…
*- BEBEK BÜYÜYÜNCE SORDU; ‘BENİ TANIDIN MI?’
Ama ‘Aile dostum Zeki Müren’ Bodrum’da bir sohbetimiz sırasında şu şekilde dert yanmıştı:
‘Eskişehir’de bir kız çocuğunu kucağıma vermişler. Olayı anımsıyorum. Fotoğraf çektirdik. Bir programım sırasında bir genç kadın geldi, herkes gibi ‘Beni tanıdın mı?’ diye sordu.
Nereden tanıyacağım?
Meğer kucağıma verilen ve fotoğraf çektirdiğimiz kız çocuğu imiş.
Misafirim oldu…
İşte böyle, ‘Beni tanıdım mı?’ diye sorunlar da oluyor…
Bir ipucu verse, ‘Kucağıma verilen kız çocuğu gibi, hemen o anı ve yaşananları anlatırım…’
*- SONUNU BEN DE MERAK EDİYORUM
Beşiktaş’ta sadece bir tane devlet hastanesi var.
Gençlik arkadaşlarım, dostlarım İzmir Alsancak’tan Aynur Can ile Bodrum’da yaşayan kardeşi Ayfer Ülkü de anlatmıştı;
‘Serencebey yokuşunda (Çırağan) oturuyorduk. Annemiz bizi de, kardeşimiz rahmetli Atilla’yı da hastalandığımızda bu hastaneye götürüyordu…’
Beşiktaş’taki tek hastanenin adı Sait Çiftci Devlet Hastanesi…
Bir süre önce bu hastanenin kapıları kapatıldı.
Acil Servis de dahil…
Saat 08’de kapıları açılıyor, saat 17’de kapanıyor…
Bazen içeride kalanların çıkması için süre uzuyor.
Bu, bir hayırseverin yaptırdığı ya da bağışladığı neredeyse asırlık Sait Çiftçi Hastanesinin alt sokaktaki, Acil Servis’in yaklaşık 150 metre uzağında beş katlı bir ‘ek binası’ var.
Kötü haber, bu yazıyı yazdığımdan bir hafta öncesinde beşinci kattan itibaren bina boşaltılmaya başlandı.
Bu binada aynı zamanda Yıldız Semti’nin ‘aile hekimliği’ de bulunuyor.
Nedenini bilen yok*
Ne olacak, güvenlikten doktorlara, yani tüm çalışanlardan hiç biri ‘Neden?’ sorusuna yanıt veremiyor.
Ya korkup çekiniyorlar, ya da ‘Bana ne?’ diyorlar, üzüntüden konuşmak istemiyorlar.
Benim ilk aklıma gelen, belki de depreme dayanıklı değil, ya güçlendirme yapılacak, ya da güvenli başka binaya geçilecek!
Biri ağzından baklayı çıkardı;
‘Kira ödenmemiş!’
Aklım ermedi, inanmadım…
‘Bozguncu galiba!’ diye düşündüm.
Çevrede mantar gibi ‘Özel Sağlık Merkezleri’ çoğalırken, Beşiktaş’taki tek devlet hastanesi böyle sahipsiz gibi olabilir mi?
Belki de daha modern ve yeni Taksim’deki ya da Esentepe’deki Devlet Hastanelerine gidecek Beşiktaşlılar!
Yakında öğrenir ve gerçeği yetkililerin ağzından duyarız.
*- GÖZLEM SONUCU; BEŞİKTAŞLI HASTALAR KİBAR ve SAYGILI…
Ama ben asıl duyduklarımı söyleyeyim:
Önce birkaç yıla uzanan bir araştırma ve gözlemimin sonucunu söyleyeyim:
İnanın, sırasıyla ve neredeyse tüm servis hekimlerine ve çalışanlarına sorum şöyle idi:
‘Maşallah hastalarınızın hepsi kibar ve size saygılı?’
Yine inanın A’dan Z’ye aldığım yanıt kısa ve öz şöyle:
‘Burası Beşiktaş!’
‘Ne yani, Beşiktaş’ın bu hastanesinin farkı ne?’
Farkı, hastalardan…
Bazı çalışanların söyledikleri şu;
‘Bazı hastanelere gidin de görün!’
Ben tahmin ediyorum, televizyon ve gazete haberlerinden…
Siz de tahmin etmişsinizdir…
Şunu da iftiharla söylüyorum:
Her konuşmamda her yerde, lafa ‘Ben İzmirliyim!’ diyerek başlıyorum.
Belki de ondan, bu araştırmamda bana net cevap alıyordum.
‘Güven’ meselesi işte…
*- BEĞENİLMİŞ
Önceki yazımın ‘İranlı Doktor!’ bölümü bazı okuyucularımın ilgisini çekmiş, beğendiklerini belirttiler.
‘Şahlar da ölür!’ demiş, İzmir’e de gelen İran Şahını anlatmıştım.
Sonuçta, ülkesini soyan tarihteki İran Şahının feci denilebilecek sonunu anlatmış, belki bir gün para durumundan söz edeceğimi belirtmiştim.
Türkiye’de eğitim gören İranlı genç sağlıkçılar Mehdi ile Peri’yi bir yana bırakalım, ama önce Grev Palast’ın, şu sözüne dikkat edelim.
‘Para hırsı, atom bombasından çok daha fazla insanı öldürmüştür!’
*- ORTADA SADECE TAHMİNLER VAR.
Humeyni yönetime geldikten hemen sonra Şah döneminde yurtdışına milyar Dolarlar aktaran 177 kişilik bir liste açıkladı.
Bu listede bazı bakanlar, belediye başkanları ve kamu yöneticileri vardı.
Bu liste buzdağının sadece görünen yüzüydü!..
Bir başka eylemden söz edelim:
Tahran’daki ABD Büyükelçiliği Humeyni döneminde 1979 Kasım ayında basıldı ve 52 Amerikalı rehin alındı.
İran Hükümeti ABD’den Şah’ın kendisi ile kaçırdığı servetinden 36 milyar Dolar’ın İran’a iadesini istedi ancak ABD kabul etmedi.
Şah’ın ve ailesinin İran dışına ne kadar para kaçırdığı bilinmiyor.
Zira farklı ve gizli sahte isimlerle pek çok ülke ile vergi cenneti olarak adlandırılan bazı adalarda açılan binlerce hesap vardı.
*- SONLARI
Yazmıştım:
Büyük diktatör R.Şah Pehlevi 59 yaşında öldü.
Mahsun prenses Süreyya tek başına yaşadı.
2001’de Paris’teki evinde öldü, mirasçısı olmadığı için tüm serveti devlete kaldı.
Son eş Farah Diba 1980 yılında dul olarak Kahire’den ayrıldı.
Çocuklardan Leyla 31 yaşında kokain ve ilaç komasına girerek öldü.
Ali Rıza Pehlevi 45 yaşında başına kurşun sıkarak yaşama veda etti.
Pek çok ülkede yüzlerce bankaya transfer edilen paralar devletlerin hazine hesaplarına geçti ve bir masal noktalandı.
*- BİRBİRİNA BAĞLI
Savak yöneticilerinden eski bir polis şefi Pervez Sadeghi “Humeyni rejiminin başarısı kendisinden değil, Pehlevi dönemindeki soygunlar, yolsuzluklar, hukuksuzluklar ve haksızlıklardan kaynaklanıyor..” diyerek aslında geniş fotoğrafa dip notu koyuyordu.
Paranın gücüne inanarak kendisini ilah gibi gören kibirli insanlara Şah Rıza Pehlevi rol model olmalı ve ciddi bir hayat dersi çıkarılmalıdır.
*- KIRMIZI ELMA
1942 yılında, soğuk bir kış gününde Nazi toplama kampının içinde genç bir asker, dikenli tellerin ardından genç bir kızın geçtiğini görür.
Kız da aynı şekilde genci görünce heyecanlanır.
Duygularını ifade etmek çabasıyla, çitin üzerinden kırmızı bir elma atar. Bu o şartlardaki bir asker için bir hayat, bir umut ve sevgi işareti anlamına gelmektedir ve mutlu olur.
Genç adam, genç kızın uzattığı elmayı alır.
Parlak bir ışık onun karanlığına değmiştir.
Ertesi gün, bu genç kızı yeniden görmeyi umut etmenin bile çılgınca olduğunu düşünmesine rağmen, çitin ötesine bakmaktan kendini alamaz. Dikenli tellerin öteki yanındaki genç kız ise, kendisini bu denli heyecanlandıran yüzü yeniden görmeyi arzular.
Elinde elma ile koşarak çitin kenarına gelir.
Tipi ve dondurucu havaya rağmen kız, elmayı dikenli tellerin üstünden uzattığında, kalbi bir kez daha sıcak duygularla dolar.
Bu sahne birkaç gün boyunca tekrarlanır.
*- ‘YARIN ELMA GETİRME!...’
Sadece bir an ve sadece birkaç kelime edebilmek için bile olsa birbirlerini görmek için sabırsızlanırlar.
Bu anlık karşılaşmanın sonuncusunda, genç asker üzgün bir yüz ifadesi ve titreyen sesi ile;
‘Yarın bana elma getirme, burada olmayacağım. Beni başka bir kampa gönderiyorlar’ der ve geri dönüp vedalaşamayacak kadar buruk bir şekilde uzaklaşır.
O günden itibaren, kederli anlarında o tatlı kızın görüntüsü gözlerinde canlanır.
Gözleri, sözleri, nezaketi, saflığı, utangaç yüz ifadesi…
Genç adamın tüm ailesi savaşta ölmüştür.
Tanıdığı hayat bütünüyle yok olmuş, sadece bu bir tek anı canlı kalarak kendisine umut vermeyi sürdürmüştü.
*- NEREDEN NEREYE?
1957 yılında Amerika Birleşik Devletlerinde, her ikisi de göçmen olan, fakat birbirlerini tanımayan iki yetişkin, arkadaşları aracılığı ile tanışırlar.
‘Savaş sırasında neredeydiniz?’ diye sorar kadın.
- Almanya da bir toplama kampındaydım, diye yanıtlar adam.
Kadın tatlı bir tebessümle bir an uzaklara dalar ve daha sonra;
‘Toplama kampındaki bir gence, elma attığımı anımsıyorum.
Bir kaç gün hep aynı yerden çitin öteki yanındaki askerle konuşur, bakışırdık.
Sonra o gitti…
Ama ben o nu hiç unutamadım.
Hep sevdim…
Çok sevdim…’
*- ‘BENİMLE EVLENİR MİSİN?’
Adam şaşkınlıkla sorar;
‘Bir gün o genç sana ‘Artık elma getirme, çünkü başka bir kampa gönderiliyorum’ dedi mi?
Kadın iyice şaşırmış bir ses tonu ile:
- Evet. Ama siz bunu nereden biliyorsunuz?, diye sorar.
Adam kadının gözlerinin içine bakarak;
‘O genç asker bendim.
Yıllarca hep düşündüm, hep o güzel birkaç günün anısı ile doldurdum düşlerimi.
Benimle Evlenir misin?’
*- MİLYONLARCA SEYİRCİYE,,,
1996 Yılında Sevgililer Gününde, Oprah Vintfrey televizyon şovunun çekimlerinde, aynı adam kırk yıllık eşine duyduğu sevgiyi bir kez daha milyonlar önünde anlattı.
Yani bir hikaye değil, yaşamın bir gerçeği bu…
Tamamen olayı yaşayanların ağzından…
‘Olmaz!’ diye bir şey yok…
Yaşantımızda belki bizi ne güzel sürprizler bekliyor, değil mi?
Zaten ‘inanılmaz’ ne hikayeler duyduk, duyuyoruz da yakınlarımızdan…
*- YANLIŞ DÜŞÜNÜYORUZ
Biliyordum ama nedense ‘ilginç’ olmasına rağmen aklımın bir tarafına takılıp kalmamış,
Aynen fıkralar ya da sinema filmleri gibi…
Belki yüzlerce değil, binlercesini biliyorum ama bir başkası tarafından anlatılmadan ya da tekrar seyretmeden anımsayamıyorum.
Belki de bunun nedeni, daha düne kadar okuyucu ya da izleyiciye verilecek en az 60 kadar haberin içinden seçim yapmamdan…
Doğan Prepol, ‘Kaltak nedir?’ sorusunun yanıtını anımsatmış.
Önce birçok sözcük gibi aklımıza güzel bir laf gelmiyor.
Nakledeyim;
*- ZAMAN İÇİNDE ALIŞIR
Günümüzde genellikle iffetsiz kadınlar için kullanılan bir tabir olan ‘kaltak’ kelimesi aslında bildiğimizden daha farklı bir anlama sahip.
Kaltak; üzeri meşin, keçe, halı vs. maddeler ile bezeli olmayan, sadece tahtalardan oluşturulmuş bir eğerdir.
Anadolu'da eşek, at ve katırların genç olanlarını, üzerine binmeye alıştırmak için kullanılır.
Hayvan küçükken üzerine hafif olan kaltak bağlanır.
Önce huysuzlaşır, fakat zaman içinde alışır.
Alıştıktan sonra kaltağın üzerine binilir.
*- ÖNCE AĞIRLIK, SONRA SEMER
Hayvan bu ağırlığa önce tepki gösterir ancak ona da alışır.
Bu alıştırma işleminden sonra semer vurulur.
Artık semere de alışmış hayvan tepki göstermez, hayvana istenildiği gibi binilir.
Eski ‘kapalı’ toplumdaki değerlere aykırı davranışlarda bulunduğu düşünülen bazı kadınlara, bilinçsiz ve bilgisiz olarak bu sözcük, yakıştırma olarak kullanılmıştır.
Şimdi ise yine bazı kendini bilmezler tarafından, eski gerçek anlamı düşünülmeyip, bilinmediğinden ‘argoda’ kullanılıyor.
Ben bunu ‘cahillik’ ve ‘terbiyesizlik’ olarak değerlendiriyorum.
*-









0 Yorum