Telefon
WhatsApp
BİZ NİYE BÖYLE OLDUK...

Son zamanlarda yine en çok kullandığımız bir sözcük var, çaresizlikten:

‘Yazık!’

Her şeyi duyuyor, okuyor, öğreniyoruz, elimizden bir şey gelmediğinden ya da öyle düşündüğümüzden, çaresizliğimizden ‘Yazık!’ deyip geçiyoruz.

Ama; Ruhi Su’nun dediği gibi,

Bize göz verildi; ‘gözleyin!’ diye,                  

Dil verildi; ‘söyleyin!’ diye,

Kulak verildi; ‘dinleyin!’ diye…

Dert bizde, derman ellerimizdedir…

Ararsan bulursun,

Verirsen alırsın…

Nedense hep;

Suçlular gibi yüzümüz yerde, özümüz darda, durup dururuz!..

Öyleyse, kaldıralım başlarımızı yukarıya, yukarlara…

 

*- DAHA NE OLSUN?

Mizahı sevenlerden Halil Vural biri video, diğeri karikatürlü iki güzelliği paylaşmış…

Yazı tura attım sıraya koymak için…

Önce son zamanlarımızı anlatan çıktı;

“İnsan yaşlandıkça zenginleşiyor;

Saçlar gümüş, dişler altın;

Böbreklerde taş,

Kemiklerde platin,

Kanda şeker,

Sürekli doğalgaz…”

Eee, daha ne olsun?,,,

 

*- DÜŞÜN… DÜŞÜN…

Gerçeğin güzelce anlatımı:

Adam yatakta düşünüyor;

“Oy…Oyyy, Oyyy!

Ulan 30 yaşında ağrımayan kemiğim kalmadı!

Ulan, kulak memem bile ağrıyor…

Yaşlılar bizden daha dinçler, resmen!

Biz ‘Niye’ böyle olduk ki?

Yok kolajen takviyesi,

Yok glisemik indeksi,

Saçma sapan hesaplar yapa yapa, vücudu geçtik, akıl sağlığımız da kalmadı!

Biz o kadar ketojenik besleniyoruz, termos kaldırsak bel fıtığı oluyoruz…

Günde beş ekmek yiyen adam, sırtında un çuvalı taşıyor, tık yok!

Bizim eskiler;

Köy ekmeğine yağ sürüp yiyormuş, kuyruk yağı hüpletiyormuş, biz şimdi market market dolaşıp tam tahıllı ekmek arıyoruz yine de onlardan beter haldeyiz!.

Yumurtayı yanlış yediğinizi biliyor muydunuz?

‘Havucu böyle ısırırsanız büyük tehlike altındasınız!’ diye diye paranoyak yaptı bizi uzmanlar…

Salatalık bile yerken, ‘Bunu ağzımıza mı sokuyorduk?’ diye tereddüt ediyoruz…

Aman Acaba bir check- up falan mı yaptırsam?

bu kadar olaya, bu içimdeki yaşama hevesi de beni benden aldırıyor gerçekte…

Başlarım bu glüten hassasiyetine!

Sabah kalkayım, ağzıma ‘un’ dökücem ulan, görsün o uzmanlar…

Yarın sabah teyzelerden ben de yağ isteyeceğim, hadi o zaman onlar düşünsün!..

Resmen sinirden uykum kaçtı ya, üç öğün etle beslensem ne olur?

Fakir olursun!..

Ha, mantıklı!..”

 

*- ESKİDEN VARDI!

Eskiden mektuplar vardı,

Ya da muhtarın evindeki, karşı ödemeli telefonlar.

Özlemler vardı, ekmeğin kokusu, toprağın kokusu vardı eskiden.

Sözler vardı, bir ömür tutulan...

Müebbet yemiş adamların çiçekten farksız bekleyenleri ve büyükler gelince bir içtima edasında saygıya duranlar birde…

Sevgililerin iç ceplerinde sevdalılarının mendilleri vardı; verilen sözlerin hepsinin karşılığı birde.

Bir ömür heybesi omuzlarda hep eşit, biri diğerine ağır basmayan bir terazi hassasiyeti vardı.

Vardı...

Hepsi son bir mektubun içinde değerini bilenlerle kaldı.

Mektuplar bitti;

Güzel haber getiren tüm postacı amcalarda gitti...

 

*- İÇLER ACISI

Karadeniz Teknik Üniversitesi öğretim üyelerinden Prof. Kenan Çelik'in, büyük emekle hazırlanan araştırmasını okuyunca vahameti daha iyi anlayacaksınız.

Türkiye'deki üniversitelerde kayıtlı öğrenci sayısı 8 milyon.

Bu sayı ile OECD ülkeleri içinde ilk sıradayız.

Bu öğrenci sayısı, ülke nüfusumuzun %9'u.

ABD'de %6', AB'de ise % 5.7.

Toplamda kamu, vakıf ve özel üniversite sayımız 209.

21 üniversitenin, uluslararası hiçbir etkinliği yok.

21 üniversitenin, sosyal sorumluluk projesi yok.

65 üniversitenin, endüstriyel proje yönetimi yok.

65 üniversite kütüphanesinde sadece 1 kitap var.

88 üniversitenin patent, tasarım başvurusu yok.

28 üniversite Tübitak bursundan yararlanmamış.

32 üniversitede uluslararası desteklenen ARGE yok.

Son 30 yılda açılan üniversite sayı artışı 20 misli.

Son 5 yılda açılan üniversite sayısı 80.

 

*- RAKAMLAR KORKUNÇ

Soru şu?

Bu sayıda artan üniversitelere nasıl hoca bulunabilir?

AB'de 20 öğrenciye 1 hoca, bizde 41.5 öğrenciye 1 hoca.

Bizde 150 öğrenciye 1 hocanın düştüğü üniversite bile var.

68 üniversite rektörünün uluslararası yayını yok.

Araştırma kültürü olmayan böyle bir akademisyen nasıl  Rektör olarak atanır Böyle birinin yönettiği bir üniversiteden araştırma, bilimsel yayın beklenebilir mi?

Şimdi derin bir nefes alın; Son bir yılda yetişen Profesör sayısı 4.000.

Değerli Okurlar; Araştırma yazısını özetleyerek sizlerle paylaştım.

Durum içler acısı.

Bizler Orta öğrenimde bile daha kaliteli eğitim almıştık, yeniler bilmez…

 

*- DENİZ HUMMASI

Melih Cevdet Anday'ın çevirisini yaptığı bu güzel şiiri sizlerle yine paylaşmak istedim.

“Yine denizlere dönmeliyim,

Issız denize, semaya;

Bütün istediğim bir yelkenli,

Ve yolunu gösteren bir yıldız...

Çark vursun, rüzgâr söylesin,

Beyaz yelkenler çarpsın havaya...

Ve denizde sisli bir fecir,

Bir fecir istediğim...

*

Yine denizlere dönmeliyim,

Dalgaların çarpışına,

Öyle hoyrat, öyle saf bir çağrış ki karşı durulmaz,

Bütün istediğim rüzgârlı bir günde bulutların yarışı,

Savrulan köpükler, serpintiler,

Martıların haykırışı...

*

Yine denizlere dönmeliyim serserilik hayatına

Martılarla, balinalarla, o keskin rüzgârlı yollara...

Bütün istediğim, yolculuğun sonunda bıkıncaya kadar uyumak,

Rüya görmek,

Ve bir gemici masalı dinlemek...

(John Masefield- Çeviri: Melih Cevdet Anday)

 

*- ZEHİR ve SİHİR

Doğan Karabulut’tan uzun süredir söz etmemiştim.

Kendisine de özel yanıtlar veremedim, ben ‘eser’ olarak adlandırdığım yazıları için.

Son günlerde yazılarını sırasıyla okudum.

Şöyle demiş;

“Fransa’da yaşadığım yıllarda o zamanki kız arkadaşımın nüfuzlu babasının ‘Doğan seni Fransa vatandaşı yapma sürecini başlatıyorum’ teklifini duyar duymaz ‘Ben Türkiye pasaportumla gurur duyuyorum’ diye, konuk olduğum yemek masasından kalkarak evi terk ettiğim akşam daha dün gibi... (Bu yüzden hiçbir ‘yaşamsal sonuç’ sahibi olmayan ama işkembe-i kübradan atıp tutarken mangalda kül bırakmayan ülkemdeki milliyetçi geçinen tiplerin hamasi nutukları bana hep gülünç gelmiştir!)

Şimdi o masada terk ettiğim Fransız dostlarım bana ‘o ailenin yok olduğu doğru mu?’ diye soruyorlar...

‘Yalan’ mı diyeyim?

 

*- ANADOLU’DA…

Uzun yıllar boyunca Anadolu’da belgeseller çeken yabancı ekiplerde yer aldım...

Devasa metropollerde, çeşitli kent merkezlerinde, küçücük ilçelerde kâh süper lüks otellerde, kâh sabaha kadar sivrisineklerle savaştığımız pansiyonlarda konakladık; çok şık restoranlardan salaş kokoreç arabalarına kadar uzanan çok geniş bir yelpazede karnımızı doyurduk...

Şimdilerde o arkadaşlarımız arayarak, ‘biz çok ucuz kurtulmuşuz Doğan yaa’ diyorlar!

Onlara ne diyeyim?

Olacak şey mi bu yaşadıklarımız!

Otellerde yanarak yitirdiğimiz canlar, otellerde zehirlenerek heba olan hayatlar...

Üzerlerine vinç düşüp ezilen işçilerimiz, toprak altında cesetleri bile bulunamayan emekçilerimiz, iş yerlerinde çıkan yangında hayatlarını yitiren körpecik canlarımız, orman yangınlarında can veren yiğitlerimiz, hangi birinin acısını unutacaksın?

Hangi birinin?

 

*-HEMEN BİR DİĞERİ

Yüreğimizdeki bir yangın bitmeden bir diğeri başlıyor; sanki yüreğimizin yanmayan bir yeri kalmış gibi! 

Şimdi de bu ‘zehirlenmeler’ çıktı...

Her yer mühürleniyor; mühürlenen yerlerdeki kişiler gözaltına alınıyor ya da tutuklanıyor ama ya denetleme ile sorumlu olanlar?

Oraların sağlık açısından uygun olup olmadığını, güvenli olup olmadığını kontrol etme görevini hakkıyla yapmayanlar?

Hayatta kalmak için adeta çırpınan o aileyi nasıl unutacağız biz; nasıl!

Ana-baba, çoluk-çocuk yarı baygın halde hastaneye gidip muayene olduktan sonra, tekrar ölecekleri yere dönmelerini sol tarafında kalp denen şeyi taşıyan herhangi bir insan nasıl unutabilir?

Hayatımız zehir oldu; zehir!

Hayatın bu yüreklerimizde yangınlar çıkaran karmaşası içinde ‘yaşamın sihri’ peşinde koşup, bu hayatı anlamlandırmaya çalışan insanlar da var elbette...

Bu konuda birkaç kadim dostumun etkinlik girişimlerinden söz ederek noktayı koyayım...

 

*- SAVARONA HATIRALARI

İtalya’nın Kuşadası Fahri Konsolosu değerli dostum Murat Saraç, babası Rıza Saraç’ın 3 yıl boyunca görev yaptığı Atatürk’ün yadigârı, Deniz Kuvvetlerinin gururu Savarona Gemisinde yazdığı günlüklerini ‘Savarona Hatıralarım’ adıyla kitaplaştırdı...

Gelirinin tamamı SMA hastası Teoman Çiftçi bebeğe bağışlanacak kitabın tanıtımı geçtiğimiz günlerde İzmir İtalyan Kültür Merkezi’nde (Casa Italia) gerçekleştirildi.

Ne mutlu bu dünyada kitap yazan (ve hep iyilik peşinde koşan)lara…

 

*- ŞİİRSEL ANLATIMLA

Doğan Karabulut’la devam ediyorum…

Güzellikleri o kadar güzel anlatıyor ki, içimizi ısıtıyor…

“…Taa ilk gençlik yıllarımdan kalma, kadim dostlarımdan Uluslararası Aktivist Sanatçılar Birliği Kurucu Başkanı Ümit Yaşar Işıkhan İzmir Kültür Sanat Fabrikası’nda ‘Çevre: Savaş, Kuşlar ve Balina’ başlıklı bir sunum gerçekleştirdi...

Komple sanatçı kimliğinde şairliği ön plana çıkan Işıkhan, kendine özgü şiirsel anlatımıyla savaşların insanlıktan alıp götürdüklerini dile getirdi.

“Ne mutlu bu dünyada güzel şeyler anlatanlara.” Değil mi?

Ne mutlu bu dünyada ‘unutmayan’ insanlara…

Ne mutlu bu dünyada eğitimin ışığını yayanlara…

 

*- ‘ŞATODAKİLER’ ve ‘ÖTEKİLER’

‘Şatodakiler’ ve ‘ötekiler’ aslında gerçeğin ta kendisi olan bir süreci oldukça yalın bir hale getirip, ana hatlarıyla hikaye gibi özetleyerek başlamış yazarımız Doğan Karabulut…

Anlatım şöyle;

“Ortaçağ’da zengin ve soylu kişiler, belli bir yerin tek egemeni olarak şatolarda yaşıyorlardı...

Genellikle tepe benzeri yükseltilere inşa edilmiş olan şatolar da tıpkı içindekiler gibi, yüksekçe bir yerde, etrafa egemen bir konumdaydılar...

Zaman ilerledikçe bu şatolardan -mesela geniş arazilerde ırgat olarak çalışarak- nasiplenen yoksullar o tepelerin eteklerinde toplanmaya başladılar; bu toplanma zamanla o kadar yoğunlaştı ki, önceden bizim kültürümüze tanıdık olan göçebe çadırları gibiyken, ilerleyen dönemlerde bir yerleşim birimi olan “burg”(bourg, brough, bruck... vs.) lara dönüştü... İşte o yerleşimler “kentte yaşayan”, “kentli” anlamına gelen “bourgeois” / “burjuva”ların yurdu olarak anılmaya başlandı; burjuvazi doğmuş oldu.

Bütün Avrupa’da örnekleri saymakla bitmeyecek kadar fazla olan kentler o dönemin hala yaşayan ihtiyar tanıkları adeta; Augsburg, Duisburg, Edinburgh, Freiburg, Hamburg, Innsbruck, Luxembourg, Magdeburg, Middlesbrough, Osnabrück, Petersburg, Salzburg, Strasbourg, Wolfsburg herhalde size en çok aşina gelecek örneklerden sadece birkaçı...‘Şatodakiler’ ve ‘ötekiler’

 

*- HEP VARLAR!

Yıllar birbirini kovalayıp yüzyıllar geçti ama kenttekiler ne kadar refah seviyelerini yükseltseler de şatodakiler hep çok yükseklerde, her yere, her şeye ve herkese yukarılardan bakarak “yalan dünyanın cenneti” misali şahane bir hayat yaşamaya devam ettiler...

Elbette artık ne tepe kaldı, ne de şatolar...

Ama “şatodakiler” hep kaldı. Malum dünyanın hali!

Bizim Meclis’tekiler bana hep o şatodakileri hatırlatıyor; kendi ellerimizle seçip oraya gönderdiğimiz adamların bize tepeden baktıklarına şahit oldukça da kendimi o şatoların eteklerinde yaşamak zorunda kalanlardan biri gibi hissettiğim çok oluyor...

Yılbaşı yaklaşıyor, emeklilere yapılacak zam dönemine çok az kaldı ve enflasyon yine 0’a yakın çıkmaya başladı!

Geçen yıl ekonomi yönetiminin talebi üzerine verilmeyen “refah payı” elbette bu yıl da verilmeyecek ve sayıları artık 20 milyona doğru ilerleyen çok büyük bir kitle yine yüzde 10 küsurluk bir zamla “acı veren imtihan”ına katlanmaya devam edecek! ‘Şatodakiler’ ve ‘ötekiler’

Hak mı, adalet mi?

Ben de bilmiyorum ama;

Kamuda görev yapan genel müdürler, daire başkanları, kurum başkanları, il müdürleri ile müfettişler ve 'kariyer meslek' olarak adlandırılan uzmanların maaşlarına 30 bin TL seyyanen zam yapılmasını öngören düzenleme, Plan ve Bütçe Komisyonu'nda kabul edildi.

Ama sonuç ne?

Halk yani biz tepki gösterince, geri adım atıldı…

Demek ki, toplu olunca gücümüz ortaya çıkıyormuş…

Ama güven meselesi…

Ben yine de her konuya ‘şüphe’ ile yaklaşırım…

“Sonra çıkar oyunu!’ derim…

 

*- NE ALEMDELER?

Hani hiç anlamadan, dinlemeden cevap yapıştırmaya çalışanlar çoğunlukta ya, “bu söz konusu bürokratlar sadece 30 bin civarında, devlete emekliler kadar yük olmaz!” diyenleri duyar gibiyim...

Ama gelir adaletsizliği konusunda sadece emekliler değil ki, kamuda görev yapan öğretmen, polis, doktor, hemşire, mimar, şehir plancısı ve mühendisler ne âlemdeler?

Bunu da komşularınız varsa kendilerine sorabilirsiniz?

 

*- “MODERN ZAMANLAR KAHRAMANLARI”

“Okusun!’ diye evimizden yolladığımız bir evladımız, “biraz dolaşacağım” diye kaldığı yerden yürüyüşe çıkıyor ve bir daha geri dönmüyor!

Bunun acısını yüreğinizde ne kadar duyabiliyorsunuz?

Günlerce aranıyor, önce ondan arda kalan birkaç eşyasına rastlanıyor, haftalar sonra da sahile vurmuş cesedine!

Bu acı içinizi ne kadar yakar?

Uzun zaman sonra kamuoyunun haberdar olduğu Adli Tıp Kurumu raporunda belirtildiği üzere, bedeninde iki farklı erkeğe ait DNA örnekleri bulunuyor!

Buna ne kadar tahammül edebilirsiniz?

Bu soruların yanıtları “ne kadar insan olduğumuz” ile doğrudan ilgili.

Rojin Kabaiş evladımızın son yıllarda örneklerini çok görmeye başladığımız “yüreklerimizde yangınlar çıkaran vedalardan biri” ile aramızdan ayrılışının üzerinden 1 yıl aşkın bir zaman geçti...

Katil ya da katilleri hala bulunamadı.

O katil ya da katillerin bulunması, elbette benzer süreçleri engelleyici, caydırıcı bir “emsal” olarak hayati derecede büyük bir önem taşıyor

Benzer olaylarda (Narin Güran cinayetinde olduğu gibi) bütün dünyaya örnek olabilecek başarılara imza atan kolluk güçlerimizin yanı sıra yüreğindeki yangına göre hareket eden “kahramanlar” da harekete geçmiş durumda...

 

*- BENİ DE YARALAYAN

Doğan Karabulut önemli bir yaraya parmak basmış…

Nedense bu cinayeti de, benzerlerini de görmeyenler çok fazla…

Tuhaf yorum yapanlar da…

Ama beni asıl yaralayan şu;

‘Mafya!’ olarak adlandırılan biri, Rojin Kabaiş cinayetinin faillerinin tespit edilmesi amacıyla para ödülü koymuş…

Teksas filmlerinde olduğu gibi…

Tartışmalı geçmişi olan bu zat ayrıca ne diyor?

25 milyonluk para ödülünün yanı sıra cinayetin aydınlatılması yolunda bilgi verenleri “tüm imkânlarını seferber ederek koruma” sözü de vermiş!

Bana göre maksadını aşan laf bunlar…

Anımsayanlar olacaktır;

Üzeyiroğlu İnşaat Yönetim Kurulu Başkanı Yılmaz Üzeyiroğlu aylar önce, cinayetin faillerinin bulunmasını sağlayan kişiye bir ev armağan edeceğini duyurmuştu.

Öğrendiğime göre; Yılmaz Üzeyiroğlu, doğduğu topraklarla da (Ağrı, Tutak İlçesi, Reşe Köyü) bağını hiç koparmayan ve oralara başta çocuklara yönelik olmak üzere milyonlarca lira ayni yardım ve eğitim yardımı yapan bir iş insanı...

Hayırsever ve yardımseverlerin başımızın üstünde yeri olduğunu her zaman söylüyorum.

‘İyilerin suyu hürmetine!’ diye eskilerin sözleri kulaklarımdan hiç gitmez…

 

*-

 

Anasayfa Reklam Alanı 1 728x90

0 Yorum

Henüz Yorum Yapılmamıştır.! İlk Yorum Yapan Siz Olun

Yorum Gönder

Lütfen tüm alanları doldurunuz!

Anket

Sidebar Alt Kısım İkili Reklam Alanından İlki 150x150
Sidebar Alt Kısım İkili Reklam Alanından İlki 150x150

E-Bülten Aboneliği