BİR DAHA AĞZINA İZMİR LAFINI ALMADI
*- YÜREKTE OLMAK Sizi kötü göstermek için uğraşmaları, aslında ne kadar güçlü olduğunuzu kanıtlar. Çünkü manipülasyonlar işe yaramadığında, geriye tek çare olarak ‘karalama’ kalır! Seni düşünmeyen, anlamak istemeyen, anlamamazlıktan gelenlere, yön değil, yol vermelisin.
Ne güzel duadır:
‘Allah karşınıza, incitmekten çekinen, yüreği güzel insanlar çıkarsın!’
Ne derler;
'Uzakta olmak önemli değil, Önemli olan yürekte olmak!’
Empati; sabır ve içtenlikle, dünyayı bir başkasının gözünden görmektir.
Bu okulda öğrenilmez, hayat boyunca yaşandıkça gelişir.
Dünya kocaman bir yalan iken, gerçeği arar durur insan.
Dünyayı ateşe verenleri destekleyip, sonra o yangının çıkardığı dumandan şikayet edemezsiniz.
Hem ‘pastam’ dursun, hem ‘karnım’ doysun, diyemezsiniz.
*- ‘DOĞRUCU’ MUSTAFA…
Mustafa Alhat Akhisarlı…
‘Dost’ olarak bildiğim, ‘aykırı’ bir arkadaşım…
Üniversiteyi bitirince İzmir’in ünlü semti Alsancak’ta bir lokanta açarak iş hayatına atıldı.
Sonra ailecek memleketi Akhisar’da zeytin üretimi ile sanayici oldular ve işi büyüterek ihracata başladılar.
Bildiğim kadarıyla Rusya’ya ilk zeytinyağı satan da Alhat kardeşlerdi.
Yani Türkiye’nin önemli girişimcilerinden Alhat’lar…
Mustafa’yı, Avukat Senih Özay gibi ‘aykırı’ tanıtmam, çok kitap okumasının dışında, olayların perde arkasını araştırması…
‘Öyle değil böyle’ demesi…
Hiç kimsenin etkisi altında kalmaması…
İnsanlara saygı ve sevgi ile yaklaşması…
Benim gibi her şeye ‘şüphe’ ile yaklaşması…
Şüphe ve araştırma insanları doğruya götürür…
Sanıyorum, en azından 10 yıldır Mustafa Alhat’ı görmedim.
Ama arada da olsa yazılarını okumaya çalışıyorum.
İşte son makalesi, sitesinden aldım:
*- BİZİM ZİHNİYETİMİZ
Zeytin üreticisi, sanayici, ihracatçı Mustafa Alhat yine önemli bir konuyu ele almış…
Konu bana göre yalnız Akhisar’ı değil tüm şehirlerimizi ve bunları yönetenlerin durumunu anlatıyor.
“Buraya Sezar’ı övmeye değil gömmeye geldim.
Geçen gün bir video düştü önüme. Belediye ve ticaret odası başkanlarımız merkez çarşıdaki kazının başında açıklama yapıyorlardı.
Kazı sırasında çıkan tarihi eserleri gömmekten üstüne dükkanlar ve otopark yapmaktan bahsediyorlardı.
Ortam ve konuşmalar bana Sezar’ın cenazesini çağrıştırdı…
Gömleğin ilk düğmesi yanlış iliklersin ama hatanı sonuna geldiğinde anlarsın.
Bazen de umursamazsın bu kadar uğraştım der gömleğin eteklerini pantolona sokuşturup devam edersin.
Yanılmıyorsam Abdurrahman başkan iken Ticaret odası burayı Vakıflardan kiraladı.
Tarihi eserler ilk çıktığı gün vazgeçmeliydi.
Ama o devlet içindeki bağlantıları ile SİT kararını kaldırmayı denemeyi tercih etti.
Nereden biliyorsun derseniz konuk olduğu tv programında söylemişti.
*- PARA ÖNCELİKLİ
Ondan sonra gelen başkanları da ikaz ettim;
‘Bakın yanlışın neresinden dönerseniz kardır’ dedim.
‘Çok para harcadık, o para ne olacak?’ dediler.
Tarihi eserleri ortaya çıkardık parayı buna harcadık deseniz olmaz mı?
Turizm ticareti arttırmaz mı?
Videonun altındaki yorumlara baktım; bazı kişiler için bu bulunanlar sıradan önemsiz duvar kalıntısı…
Bu zihniyet, ‘altın sikke çıksa gramı kaç para oldu?’ diye ‘gold paraya’ bakar.
Dediğim gibi hata çok önce başladı.
Bu başkanlar önünde buldu.
Onlarda anladığım kadarıyla hata gibi görmüyorlar.
Ya da kitlenin cahilliğinden cesaret alıyorlar.
*- AKHİSAR’IN KURULUŞU
Anıtlar kurulu da ‘Oğlum siz kafayı mı yediniz? Hazır çıkmış eser tekrar gömülür mü?’ dememiş, ‘fazla zarar vermeden, inşaat yapabilirsiniz!’ diye izin vermiş.
Otopark ve dükkan önemli tabii.
Bende üstüne tüy dikmeyi teklif ettim.
‘Tepe mezarını’ da gömelim, üstüne avm yapalım, dedim.
Bu bizim ‘Tepe ezarı’ dediğimiz, Thyateira, Efes gibi gayet büyük bir alan aslında.
Fakat binlerce yıl içinde toprağın altında kalmış.
Sonra üstüne Akhisar kurulmuş.
*- ŞEHİR ÜSTÜNE ŞEHİR
Bizde Avrupalılardaki gibi “old town” kültürü yok.
Şehir üstüne şehir kurmuşuz.
Binalar eskidikçe yıkıp yıkıp yenisini yapmışız.
Kişileri tenzih ediyorum, toplum olarak eskiden beri cahillik paçalarımızdan akıyor.
Ülkemiz fakir biliyorum.
Fakirlik başka bir şey, para yoktur imkan yoktur.
‘Tarihi eserleri çıkarmak bugün için mümkün değildir, zamana bırakırsın gelecek nesiller bir gün halleder’ dersin anlarım.
Ama bizim durumu sadece imkânsızlıkla izah edemeyiz, neyse daha fazla uzatmayayım.
Zararın neresinden dönsek kardır.
Bu işin partisi kişisel çekişmesi olmaz.
Aslında belediyelerinde üstünde “devletin projesi” olmalı.
*- OLMAZ…
Bu Thyateira bölgesinin sınırları bellidir.
Bugünden itibaren, bu bölge içerisinde bir tek çivi çakılmasına izin verilmemeli.
Yeni bir Akhisar genişleme imar planı yapılmalı.
Eski Akhisar’da mevcut sağlam binalar ömürleri boyunca dursun.
Yenilenmesi gerekenlere ise devlet “Yeni Akhisar” bölgesinden daha büyük alan tahsis etmeli ve kimseyi mağdur etmeden o bölgede daha ferah bir yapılaşma ile bir taşla iki kuş vurulmalı.
30 yıl içerisinde hem düzenli şehirleşmiş bir kentimiz olur hem de Thyateira tamamen ortaya çıkarılır ve hak ettiği turizm potansiyeline ulaşır.
(Saygılarımla M.Alhat 31 Mart 2026)
*- SOYADINI ANIMSADIM
Mehmet Talat, İzmir’i mesken edinmiş bir Mardinli…
Kentinden kopmamış…
Yazılarında, araştırmalarında, Mardin’in önemini daha iyi anlıyoruz.
Meryem Fidancı anımsattı;
Mehmet Talat’ın eseri; ‘Söz Uçar, Şehir Kalır’ ı…
Kendisini, yani Talat Şimdi’yi tanırım.
Sanıyorum Dr. Burhan Özfatura zamanında sözü en fazla geçen bürokratlardan biri idi.
Birçok insana büyük etki ve yardımları olduğunu da anımsıyorum.
Neyse konuyu fazla dağıtmadan devam edelim:
“Bir Şehrin Tapusu ve Yarının Vizyonu…
Şehirler, yalnızca beton yığınlarından veya asfalt caddelerden ibaret değildir.
Onlar, içine doğduğumuz, hafızamızı biriktirdiğimiz ve geleceğimizi emanet ettiğimiz yaşayan organizmalardır.
Meslek hayatım boyunca hep aynı inancı taşıdım:
Bir şehri yönetmek, sadece bugünü kurtarmak değil, o şehrin elli yıl sonrasını bugünden inşa etmektir.” Diyor Mehmet Talat ve devam ediyor;
*- ÖMRÜ BÖYLE GEÇTİ
“Bugün sizlerle, bir ömür adadığım yerel yönetim tecrübelerimin, akademik çalışmalarımın ve Egeligazete bünyesinde kaleme aldığım seçme 50 yazımın bir süzgeci olan yeni kitabımı; **"Söz Uçar, Şehir Kalır"**ı paylaşmanın heyecanını yaşıyorum.
‘Mardin’in Bilgeliğinden İzmir’in Geleceğine…’
Kitabımda, Bereketli Hilal’in kalbi Mardin ile Ege’nin incisi İzmir arasında bir fikir köprüsü kurmaya çalıştım.
Mardin’in dar sokaklarında soluduğum o derin ‘Vakıf Medeniyeti’ ruhu, bugün İzmir’in modern kentsel sorunlarına çözüm ararken benim en büyük rehberim oldu.
Mardin’deki kayıp vakıf tapularının peşindeki iz sürücülüğümüz, aslında İzmir’de kurmaya çalıştığımız ‘Dirençli Şehir’ vizyonunun temel taşıdır. Unutmayalım ki; köküne ve tarihine sahip çıkmayan bir şehir, geleceğin fırtınalarına karşı ayakta kalamaz.
*- HESABI BİZ ÖDÜYORUZ, SİPARİŞİ BİZ VERELİM!
Kitabımın merkezinde yatan en temel gerçek şudur:
Belediye bütçesi bir emanettir.
İzmir bütçesinin tamamının bizlerin ödediği vergilerden oluştuğunu teknik verilerle ortaya koyarken;
‘Hesabı biz ödüyoruz, siparişi biz verelim!’ manifestosunu savunuyorum.
Yerel yönetimlerdeki ‘engelleniyoruz’ bahanesinin ardındaki verimlilik sorunlarını deşifre ediyor ve şu vizyoner projeleri öneriyorum:
• Dijital Misak-ı Milli: İzmir’i bir AI (Yapay Zekâ) vadisine dönüştürme hedefi.
• Gıda Kalkanı: Tarımı bir beka meselesi olarak görerek tüketen değil, üreten beşeri sermaye.
• Mavi Zırh: İklim krizine karşı denizi kıyıda, yağmuru gölette tutan dirençli altyapı.
• Bürokrasiden Girişimciliğe: Personeli bir maliyet yükü değil, kenti dönüştüren bir ‘değer’ haline getirme modeli.
Bilgi Paylaştıkça Çoğalır: Dijital Kütüphanemize Davet…
*- ÖNEMLİ ÇALIŞMA
İzmirli olan Mardinli Mehmet Talat Şimdi devam ediyor:
“Benim için belediyecilik ve yazarlık, bu topraklara olan bir vefa borcudur. Bu nedenle, bilginin kütüphane raflarında hapsolmaması gerektiğine inanıyorum.
Sadece bu yeni kitabımı değil, yerel yönetim literatürüne katkı sunduğum tüm çalışmalarımı dijital dünyada sizlerin erişimine açtım.
www.talatsimdi.com adresindeki ‘Yayınlar’ bölümünü, adeta bir yerel yönetimler kütüphanesine dönüştürdük. Sitede;
1. Yerel Yönetimlerde Norm Kadro Uygulaması,
2. Belediyelerde Uygulamalı İç Denetim,
3. Yerel Yönetimlerde Uygulamalı Kalite Yönetim Sistemi,
4. Belediye Başkanının El Kitabı,
5. Yerel Yönetimlerde Süreçlerle Yönetim Sistemi Uygulaması,
6. Yerel Yönetimlerde Uygulamalı Performans Programı Uygulaması,
7. Yerel Yönetimlerde Uygulamalı Kadro El Kitabı,
8. Yerel Yönetimlerde Uygulamalı Stratejik Plan,
9. Mavi Zırh: İzmir’in Su Krizi, Altyapı Restorasyonu ve Gelecek Vizyonu
10- Bin Yıllık Kardeşliğin Sosyo-Politik Temelleri
11-İzmir Büyükşehir Belediyesi Kaynak Tüketen Organizasyon Yapısı,
12-İzmirin Mali Egemenliği,
13- İzmir'in Kayıp Akciğerleri,
14-"A'dan Z'ye Belediye Yönetimi: Sorunlar, Çözümler ve Yenilikler
15-Yeni Nesil Yerel Yönetimler Sürdürülebilirlik, Dijital Dön. Yılın Yönetişim
16-Belediyelerde Uygulamalı İç Denetim
17- Hasan Tahsin ve Milli Mücadele Kahramanları İlk Kurşundan Cumhuriyete
18- Kadim Şehir Mardin’de Vakıf Medeniyeti
19-Söz Uçar. Şehir Kalır gibi tüm eserlerime tam metin ve ücretsiz olarak ulaşabilirsiniz.
Menüdeki ‘Yayınlar’ sekmesine tıklayarak dilediğiniz kitabı PDF formatında indirebilir, geleceğin şehir vizyonuna ortak olabilirsiniz.
Sözün uçup gittiği, ancak eserlerin ve şehirlerin baki kaldığı bir gelecek inşa etmek dileğiyle...
https://www.youtube.com/watch?v=3miwBh1QFvw
*- ATATÜRK’ÜN FOÇA’DA BİR GÜNÜ
Sebahattin Karaca şu kaynaklardan yararlanarak, Atatürk ile ilgili aşağıdaki yazıyı kaleme almış.
Önce kaynakları belirteyim, sonra yazıya geçeyim:
Kaynaklar:
Hatice V. Doğu (Kızlık soyadı Midilli) ile 06.11.2021 tarihli yüz yüze röportaj
Dr. Hasan Kemahlı ile sohbet 1986
Doç. Dr. Vural Yiğit “ Midilli’den Çıktık Yola”
“İtalya’nın faşist diktatörü Benito Mussolini, Rodos’a 40 bin asker yığdıktan sonra Atatürk’e gönderdiği elçisi aracılığı ile İzmir’i istemişti. Atatürk;
“Söyle o koca herife; O, 40 bin askerle İzmir’i alamaz, ama ben 4 bin askerle Roma’ya girerim.” dedi.
Elçi, cevabı ilettikten sonra, Mussolini İzmir’i ağzına bir daha hiç almadı. Buna rağmen deneyimli Başkomutan Atatürk; ön keşif ve incelemeler yapmak için, vakit kaybetmeden 8 Nisan 1934 tarihinde Ankara’da bindiği trenden Manisa’da indi ve geceyi burada geçirdi.
Ertesi gün aynı trenle Menemen’e geldi.
Kendisini bekleyen araca bindi, tozlu topraklı yolları aştı; öğlen vakti Foça’ya ulaştı.
*- YEMEKLERİN HAZIRLANIŞI
Foça’daki karşılama hazırlıkları, daha Büyük Önder Ankara’dan yola çıkmadan önce başlamıştı.
Ne tatlı telaştı.
Yemekleri Cemil Midilli’nin annesi Midilli adası Molivos doğumlu, ağa kızı olan Fatma hanımın bizzat kendisi, şimdiki Marsilya meydanına nazır, bahçeli iki katlı evinde hazırlayacaktı.
Yemekler pişerken iki asker kapıda bekleyecek, dışarıdan içeriye hane halkının haricinde kimse giremeyecekti.
Askerler pişen yemekleri, yemek için seçilmiş mekân olan Celile Hanım Köşkü’ne götüreceklerdi.
Aynı evde başka bir telaş daha vardı.
Evin kızı Hatice Midilli, evlerinin karşısındaki ilkokula gidiyordu. Günümüzde İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü olarak kullanılan binada, öğretmenler Hatice Midilli’yi, Foçalıların Atatürk’ü karşılaması sırasında Ulu Öndere çiçek vermesi için hazırlıyorlardı.
*- ZARİF VE ŞIKTI
9 Nisan 1934 Pazartesi günü öğlen vakti Osmanlı Mezarlığı’nın yanından geçen eski yolun dönemecinden Atatürk’ü taşıyan sarı renkli araç göründü.
Atatürk’ü görme arzusuyla, yolunu bekleyen coşkulu ve heyecanlı Foça halkı, bir an önce Atasını kucaklamak ve sevgisini göstermek istiyordu. Bu amaçla o zamanlar kavaklık olan, şimdiki otobüs garajı ve itfaiyenin arasındaki alanda kendilerine yaklaşan aracı durdurdular.
Atatürk her zamanki zarif ve şık haliyle araçtan indi.
Üzerinde ceketi ve golf pantolonu vardı.
Kendisini bekleyen halka yaklaştı. Kalabalığın önünde elinde çiçekle küçük Hatice’ye yöneldi.
Yanına geldi. Çenesi okşadı.
Ulu Önder, Hatice’nin yanaklarını okşamak isterken, Foça’nın hatırı sayılı esnaflarından olan Hasan Basri birden Atatürk’e doğru koştu.
Diz çöktü. “Atam bastığın topraktan bir avuç almak istiyorum” diyerek ayaklarına kapandı.
Beklenmedik bu hareket karşısında İzmir İl Jandarma Komutanı ve Vali Kazım Dirik şaşkındı.
Anlık bir refleksle Atatürk’ü koruma amaçlı Hasan Basri’den uzaklaştırdılar.
Küçük Hatice de Ata’dan kopmuş oldu.
Hatice hanım; o “an”ı bugün 100 yaşındaki haliyle bile hala hatırlamaktadır.
*- ‘HOŞ GELDİN ATAM’
Halk ile ayaküstü biraz sohbet ettikten sonra, son su kemeri noktasında yeni yapılmış beyaz boyalı ahşap köprüden geçti.
Celile Hanım Köşkü’nde bir müddet istirahate çekildi.
Fatma hanımın pişirdiği yemekler yenildi.
Oradan o sıra belediye hizmet binası olarak kullanılan Ağalar Konağı’na geçildi.
Başkan Raşit Dirim ve meclis üyeleri tarafından ağırlandı.
Foça hakkında bilgi aldı.
Kale içinden yürüyerek tuz depolarının arasından geçti.
Küçükdeniz Reha Midilli Caddesi’ndeki, o sıralar Türk Ocağı ve Halk Evi olan binaya (bugünkü Hotel Karacam) geldi.
Burada kendisi için çok özel art arda iki adet tak yapılmıştı.
Birinde Atatürk’ün çerçeveli büyük bir resmi takılıydı. Her tarafta “Hoş geldin Atam” pankartları asılıydı.
Onu görmek isteyen, başta gençler olmak üzere kadınlar çocuklar büyük bir kalabalık oluşturmuştu.
Aralarında köylerden at eşek sırtında gelen vatandaşlar da bulunmaktaydı.
Bağarası’ndan yalın ayak gelen Yalla Mustafa da Atatürk’ü görmek için bekleyenlerin arasında, onlar gibi can atıyordu.
*- KÜTÜPHANEYİ İNCELEDİ
Kendisini bekleyen halkı selamlayarak, hatırlarını sorarak Türk Ocağı’na girdi.
Sağa sola şöyle bir bakındıktan sonra, başta kütüphanesi olmak üzere incelemeler yapan, ardından gençlerle muhabbet eden Atatürk, sahil kenarında Türk Ocağı’na 60 - 70 metre mesafede bulunan Askeri mahvelde bir fincan kahve içtikten sonra kendisini açıkta bekleyen gemiye gitmek üzere Todi İbramın babası, Todi Ahmed’in balıkçı kayığına bindi ve heyetten ayrıldı.
Olur ya Mussolini bir gaflet içine düşer İzmir’e saldırırsa, bunu nereden ve nasıl yapabilir ve karşılığında neler yapılmalıdır sorusuna yanıt bulmak için Uzunadaya doğru yola çıktı.
*- UĞURLAYAN KIZ
Onu uğurlayan heyet arasında bir kız vardı.
O kız, Atatürk’ü çiçekle karşılamak isterken sevinci yarım kalan Hatice idi.
Karşılıklı el sallaştılar.
O andan itibaren Hatice’nin gözü de aklı da hep Atatürk’te kaldı.
Hatice hanım bu yıl 100. yaşına girdi.
Tam 87 yıl sonra Atatürk’e çiçek verdiği gün yaşadıklarını görüşmek üzere İzmir’deki evinde buluşma teklifimi sevinçle karşılamıştı.
Hatırladığı her şeyi anlattı.
Daha çok şey konuşmak istiyordu. Bu her halinden belliydi. Hatırlayamadıklarından dolayı da üzülüyordu.
Oysa hatırladıkları ve anlattıkları Foça tarihine güçlü bir ışık tutuyordu. Bir ara “Atatürk’ün ölümünden kısa bir süre sonra evlendim. Ulu önderi kayıp etmekten ailecek o kadar çok üzülmüştük ki, düğün yapmadık. Sade bir nikahla evlendik ve yas tutmaya devam ettik.
Planladığımız konuşma süresi, sohbet derinleştikçe ve Hatice hanım duygusallaştıkça uzadı da, uzadı. Neredeyse iki katına vardı.
Durumun farkındaydım. Daha fazla yormamalıydım. Son sorumu sordum.
- Bugün bir daha görsen ne yaparsın?
- “Ah keşke onu bir daha görebilsem.
Onu karşılarım, kucaklarım, kucak dolusu çiçek veririm.
Yarım halimle kucağıma alırım.
Hatta bu yaşta olduğuma bakmadan ellerini öperim.
Onu çok özledim. O olmasaydı Türkiye nerede olurdu, kim bilir?
Keşke bir daha gelse.
Rabbim onu bir daha getirir mi, bir daha yaratabilir mi, başımıza getirir mi acaba?
*- CENNETİN EN GÜZEL YERİNDE
Kolay değil Türk insanının gönlünü kazanmak, yüreğine girmek. O bunu başardı.
Eminim Cennetin en güzel köşesinde hak ettiği yerde nurlar içinde yatıyordur.
- “Sen de sağ ol. Sen de var ol. Sağlıklı ve ömrün uzun olsun Hatice Doğu teyzem.” diyerek vedalaştım.
Bu özel söyleşi, benim de asla unutmayacağım güzel bir anıya dönüştü.
(Sebahattin Karaca)
*- ‘NE İSTİYOR BU YOKSUL?’
Mustafa Köse ‘tebessüm edelim’ diyor ama anlatımı düşündürüyor.
“HAZRETİ ALİ (kerremallahü vechehu) hurma bahçesinde akşama kadar çalışmış, akşam da devesinin üzerine bir çuval hurma yükleyerek evinin yolunu tutmuştu.
Devenin yuları yardımcısı Kamber'in elinde kendisi de önde gidiyordu. Medine'nin içine girdiklerinde yolun kenarından bir ses geldi. Yoksulun biri elini açmış sızlanıyordu:
- Ne olur ALLAH rızası için...! diyordu.
İşte bu sırada sesi duyan Hazreti ALİ (ra) ile arkadan deveyi getiren Kamber arasında şu konuşma geçiyor. Hazreti ALİ soruyor:
Kamber ne istiyor bu yoksul?
Hurma istiyor Efendim!
- Ver öyleyse...!
- Hurma çuvalda Efendim..!
- Çuvalla ver öyle ise..!
- Çuval da devenin üzerinde..!
- Deveyle ver öyle ise...!
Emri yerine getiren Kamber der ki :
“Devenin ipi de benim elimde, demekten korktum. Çünkü beni de deveyle birlikte yoksula vermekte tereddüt etmeyebilirdi.
Hulasa deveyi yüküyle isteyiciye verdim, bende hazreti ALİ'nin hizmetinde devam ettim.”
*-









0 Yorum