Telefon
WhatsApp
ANAN DEĞİL, BABAN DEĞİL SANA NE?

*-DEĞERLİ OLAN

‘Emek çok değerlidir…

Hiç kimse, bir başkasının emeğine göz dikmesin.’ denir ama uygulamada böyle mi?

Emek hırsızlarını bilmeyenimiz mi var?

Ama onlar kendilerini hep sütten çıkmış ak kaşık gibi tanıtırlar…

Hatta tanınırlar…

Bunlar fırsatçıdırlar, genelde insanların aciz durumlarından yararlanırlar, çaresizliğini kendilerince değerlendirirler.

İşçinin hali ortada…

Nafakasını günlük çıkarmak isteyenlerin de…

Ama bir de elinde mala ya da bir aletle becerisi olmayan ya da ileri yaştakilerin bu hallerinden yararlananlar var ki, bu vicdansızlara ne dense yeridir…

Bir musluk tamiri, ya da ampulü takmak, ya da bir odanın badanası için hak etmeden isteyip aldıkları para için ‘Haram olsun!’ dan başka ne diyebiliriz?

Aslında bizim öğrendiğimiz, ‘İşçinin hakkının teri kurumadan verilmesi’dir..

Bir de bu tür insanlarımız var…

Bunlara ne demeli…

Gerçekte iki ucu kirli değnekten farkı yoktur yaşantımızda bunların…

 

*- KOPYACILAR

Geçenlerde bir sözcük gündeme geldi…

‘İntihal!’

Ne demek bu?

İntihal bir kişinin kendi eserinde başkalarına ait söz, düşünce ya da fikirleri kaynak göstermeden kullanmasına denir.

Bunu kim yapıyor?

‘Büyyük!’ dediğimiz kimseler…

Profesörler…

Ya da yazarlar, gibi…

Ama arada bunlardan para sızdırmak için ‘yalan’ söyleyenlere iftira atanlar az değildir…

Televizyonlara, gazetelere, siyasetçilere, üniversitelere, bilim insanlarına, düşünürlere, öğrencilere konu olan bir Rektör vardı geçen günlerde…

Adı önemli değil, zaten bir değil, birçoğu hep gündeme geliyor.

Daha yakın zamanda, adı sanı olan ama hayali olduğu ortaya çıkan Yeni Pazar üniversitesi ile lise mezunu Prof sıfatlı rektörünü anlatmıştım.

Kıyamet koptu mu?

Hayır!

 

*- BİR DEĞİL, BİRDEN FAZLALAR…

Bu konular çok konuşulduğu ve yazıldığı için geçiyorum…

Bizimle bugün ilgili olan ise ‘intihal’ idi…

Ona sordular, makalelerindeki alıntıları…

O da cevap verdi:

‘Alıntıları tırnak içine almayı unutmuşum!’

O zaman ne oluyor?

Bir başkasının fikri kendisinin oluyor…

Hadi görmedi, ‘Makalesini, tezini kabul eden kendisinin hocaları da mı görmedi, düzelttirmedi?’

Gelmiş geçmiş…

Hadi kıskananlar bunu çıkardığını kabul edelim biz de unutalım, görmezden duymazdan gelelim…

 

*- SONUCU NE OLMUŞTU?

Şimdi anımsadım;

Olay eski ama her an her yerde benzer davalara rastladığımız için tekrar belirtmemde sıkıntı görmüyorum:

‘Son Siyah’ kitabının yazarı Evrim D. A. bir ulusal televizyonda yayınlanan 'Akrep' dizisinin kendi romanından konu ve beş karakterin alınmasıyla meydana getirildiğini söyleyerek, senarist E.B.ve yapımcıya intihal davası açtığını açıklamıştı.

Sözlü açıklamasında davasının kişisel olmaktan çok öte olduğunu vurgulayan yazar, intihal konusunun toplumu ilgilendiren etik bir sorun olduğunu belirterek şu cümleleri kurdu;

‘Bugün pek çok yazar, acaba çalınır mı korkusuyla eserlerini bir yerlere gönderemiyor.

Eserimi korumaya çalışıyorum.

Sanatı ve hakları korumaya çalışıyorum.

Emek çok değerli.

Hiç kimse kimsenin emeğine göz dikemesin, intihale cüret edemesin istiyorum.’

Artık siz bu yazdıklarımı genişletin…

İsterseniz medyada tanıdıklarınızın yazdıklarınızın eserlerine bir bakın, inceleyin sonra da onlar hakkında kararınızı verin.

Çünkü minareyi çalan kılıfını hazırlıyor.

 

*- İYİ ARKADAŞLAR

Meryem Fidancı, ‘Herkes kendine sorsun, düşünsün lütfen …’ dedikten sonra fotoğraflı olarak şu bilgiyi paylaşmış:

“Guinness, Londra'daki bir gökdelenin 30. katındaki bir dairede yaşayan siyah bir kediydi.

Dışarı hiç çıkmayan, ev kedisiydi.

Ama bir en iyi arkadaşı vardı.

En iyi arkadaşı, bir cam temizleyicisi olan Stephen'dı.

Her salı, Stephen platformunu binanın cephesinden aşağı indirirdi. 30. kata ulaştığında, Guinness onu bekliyor olurdu.

Guinness, Stephen'ın cam temizleme aletini camdan kovalardı. Patileriyle cama vurur, zıplar ve etrafında dönerdi.

Stephen da ona eşlik ederdi.

Yüz ifadeleri yapardı.

Kedi için sabunlu suya gülen yüzler çizerdi.

Her hafta on dakika boyunca böyle oynarlardı.

Bu, ikisinin de hayatındaki en çok beklenen andı.

Bir salı günü, Stephen gelmedi.

Guinness pencerenin yanında bekledi. Miyavladı. İleri geri yürüdü.

Başka bir cam temizleyicisi geldi.

Guinness pencereye koştu, ama yeni adam onu görmezden geldi ve sadece temizledi.

Guinness kuyruğunu bacaklarının arasına sıkıştırarak uzaklaştı.

Stephen altı ay boyunca geri dönmedi.

Ciddi şekilde hastalanmış ve hastanede ağır bir enfeksiyonla mücadele ediyordu.

 

*- İŞİNE BAŞLAYINCA

Stephen sonunda iyileştiğinde işe geri döndü.

Zayıf düşmüştü ama arkadaşını tekrar görmek istiyordu.

Platformunu indirdi.

Gergindi.

‘Kedi beni hatırlayacak mı? Taşındılar mı?’

30. kata ulaştı.

 

Guinness kanepede uyuyordu.

Stephen pencereye hafifçe vurdu.

Guinness'in başı aniden kalktı. Stephen'ı gördü.

Kedi pencereye doğru atıldı.

O kadar yüksek sesle miyavladı ki Stephen onu kalın camın arkasından duydu.

Yüzünü cama sürterek mırıldandı.

Stephen, yerden otuz kat yukarıda asılı duran platformunda ağlamaya başladı.

Elini cama koydu.

Guinness de patisini Stephen'ınkine koydu.

Kedinin sahibi bir fotoğraf çekti. Fotoğraf viral oldu.

Bu, dostluğun sınır tanımadığını, hatta yerden neredeyse yüz metre yukarıda bir cam bölmeyi bile aşabildiğini kanıtladı…”

Yazının ve fotoğrafın kaynağı;  Cienciatum Sorpréndete Da…

Yani gerçek…

Dostluk böyle olur…

Meryem Fidancı’ya teşekkür ediyorum bu paylaşımını bizimle paylaştığı için…

Aslında bana da önemli bir yazı fırsatı vermiş  oldu.

Çünkü; üç gündür büyük emek ve araştırma yaparak hazırladığım tüm yazılarım uçtu gitti…

Böyle hatalar pek yapmazdım yaptım işte…

 

*- BİR EVİN HİKAYESİ

Vasilis Dimitriadis, 1955-1984 yılları arasında Selanik’te bulunan Makedonya Devlet Arşivi’nin müdürlüğünü yapmış, Girit Üniversitesi’nden emekli olmuş 86 yaşında bir tarih profesörü.

2010 yılında 80 yaşındayken Yunanistan’daki arşivleri didik didik tarayarak yazdığı “Bir Evin Hikâyesi; Selanik’teki Mustafa Kemal Atatürk’ün Evi ve Ailesi Hakkında Türkçe ve Yunanca Belgeler” adlı çalışması Türk Tarih Kurumu tarafından yıllar sonra basıldı. Aslında 6 yıllık bir gecikmeyle basıldı demek daha doğru.

Çünkü, Dimitriadis 2010 yılında kitabını yazdıktan sonra Selanik’teki Türkiye Konsolosluğu’na teslim etmiş, konsolosluk kitabı ve belgelerin yer aldığı cd’leri Dışişleri Bakanlığı’na, onlar da Türk Tarih Kurumu’na göndermiş. Kitap tarih kurumunun bilirkişileri, çevirmenler, sebebi belirsiz düzeltme talepleri ile altı yıl bekledikten sonra nihayet geçen yıl yayınlanabildi.

Gecikmenin sebebi meçhul. Ama üzerine az şey yazılmış bu kitap sayesinde ilk defa Atatürk hakkında “1881 yılında Selanik’te doğmuştur. Annesi Zübeyde Hanım, babası Ali Rıza Efendi’den” daha fazla şey biliyoruz artık.

Profesör Dimitriadis, Selanik Ahmed Subaşı Mahallesi Numan Paşa Sokak No: 6’daki meşhur Pembe Ev’in arşivlerde izini sürerken sadece evle ilgili değil, Atatürk ve ailesi hakkında da ilk defa ortaya çıkan ve bugüne kadarki pek çok şehir efsanesini bitirecek belgelere ulaşmış.

Öncelikle bugün Selanik’te hâlâ Atatürk’ün doğduğu ev olarak ziyaret edilen ama bazı yerlerde “aslında o Atatürk’ün evi değil, sonradan ona yakıştırılmış” denen ev gerçekten Mustafa Kemal’in doğduğu ev.

Evin bulunduğu semt Selanik’te Türklerin yaşadığı Bayır adı verilen bölge.

Semtin adı Rumeli Beylerbeyi Koca Rasim Paşa’nın yaptırdığı camiden geliyor. Evin bulunduğu bölgede oturan erkekler genelde kereste işiyle meşguldüler.

 

*- DEDESİNİN ADI

Bu erkeklerden birinin adını iyi biliyoruz;

Ali Rıza Efendi. Çocukluğumuzda okul köşelerindeki tek kare resmi dışında ilk defa bu kitapla Ali Rıza Efendi’yi biraz daha yakından tanımış oluyoruz.

Kitaptaki emlak kayıtlarına göre onun da mesleği ‘Keresteci’.

Ama daha ilginci kayıtlarda ilk kez Ali Rıza Efendi’nin 18. yüzyıla kadar uzanan şeceresi yer almakta.

Şecereye göre Ali Rıza Efendi’nin babasının, yani Mustafa Kemal’in büyükbabasının adı Ahmed.

Ali Rıza Efendi’nin büyük babasının adı ise Mustafa. Yani Mustafa Kemal’e dedesinin adı verilmiş.

Kayıtlarda Zübeyde Hanım’ı da daha yakından tanımamızı sağlayan bilgiler var.

Zübeyde Hanım’ın ailesi o çağa göre nadir olan kadınların iyi eğitim aldıkları bir aile. Babasının adı Ömer, eşinin adı Halil olan büyükannesi Emine, “Molla” sıfatıyla kayıtlarda yer alıyor.

Bu dinî eğitim almış kadınlara verilen bir sıfat.

Teyzesi Fatma da “Molla” olarak geçiyor.

Zübeyde Hanım’ın annesinin yani Mustafa Kemal’in anneannesinin adı Ayşe, babasının yani Mustafa Kemal’in büyükbabasının adı ise Feyzullah (Onun babasının adı da İbrahim)

 

*- MÜHÜR

Zübeyde Hanım’ın meşhur kargaların kovalandığı çiftlik hikâyesinde geçen kardeşi, yani Mustafa Kemal’in dayısının adı ise Hüseyin Ağa. 1899’dan önce öldüğü dışında hakkında fazla bilgi yok…

Farsça “kasımpatı” anlamına gelen çok sık kullanılmayan bir isme sahip olan Zübeyde Hanım’ın belgelerde şahsi mührü de var.

Mühürde “cüllat-i güldar-i Zübeyde” yazılı.

Yani “İçinde kasımpatı çiçekleri olan palmiye yapraklarından yapılmış sepet.”

Kitaptaki belgelere göre 1875 yılından önce yapıldığı tespit edilen Pembe Ev’in ilk sahibi Ferhad oğlu İskender’dir.

Evin üç el değiştirdikten sonra 1877 yılının Aralık ayında Hatice Zarife tarafından 52/72’lik hissesi Keresteci Ahmed oğlu Ali Rıza’ya satılır.

Geri kalan hisseleri ise Mart 1878’de Feyzullah kızı Zübeyde alır. Kayıtlarda Zübeyde Hanım’ın eşinin adıyla değil de babasının adıyla geçmesinin sebebi evi satın aldıklarında belki evlenmemiş, belki nişanlı olmaları ya da kayıtlarla ilgili bir sorun olabilir.

Ama 1878’de ev toplamda 13.500 kuruşa Ali Rıza Efendi ve Zübeyde Hanım çiftinin olmuş.

 

*- KIZKARDEŞ NACİYE

Belediyeden bir mimarın gelip ölçülerini aldığını yine kitaptaki emlak kayıtlarından öğrendiğimiz ev, dokuz oda bir mutfaktan oluşan büyük bir konak ve 341 m2’lik bir arsa üzerine kurulu.

Üç yıl sonra 1881’de bu evde Mustafa dünyaya gelecek ve sekiz yıl bu evde yaşayacaktır.

Yine kayıtlardan Ali Rıza Efendi ve Zübeyde Hanım’ın evlerinin hemen yanında beş odalı başka bir ev daha inşa ettirdiklerini de öğreniyoruz. Hatta bu mülkleri daha sonra aralarında paylaştırmışlar ama paylarını ortak kullanmaya devam etmişler.

Ta ki 1887’ye kadar...

1887 yılında yani Mustafa Kemal 6 yaşındayken Ali Rıza Efendi hayatını kaybeder.

Tam ölüm tarihi ve ölüm nedeni kayıtlarda mevcut değil ama mirasının “şeri mahkeme” tarafından tasdik edildiği 13 Nisan 1877’den önce vefat ettiği kesin.

Keresteci Ali Rıza Efendi’nin mirası eşi, oğlu Mustafa ve kızları Makbule ile Naciye arasında bölüştürülmüş.

Atatürk’ün az bilinen kız kardeşi Naciye’nin adı ise en son Ocak/Şubat 1888’de emlak kayıtlarında geçmiş.

 

*- AĞABEYİNİN YANINA

Kitaba göre muhtemelen bundan kısa bir süre sonra hayatını kaybetmiş.

Ali Rıza Bey’den kalan miras ailenin o günlerde maddi olarak zor günler geçirdiğini gösteriyor.

Defni için 500 kuruş harcanan Ali Rıza Efendi’den Zübeyde Hanım’a 751 kuruş, oğlu Mustafa’ya mirasın yüzde 44’ü olan 1.929 kuruş ve iki kızına da 964’er kuruş kalmış.

Tabii bir de ederi 35.010 kuruş olan bir ev.

Ama kayıtlarda Ali Rıza Efendi’nin Selanik’teki “Stambul Çarşısı” esnaflarından Nuri Efendi’ye 28.800 kuruş borcu olduğu görülmekteydi. Nuri Efendi mahkemeye başvurarak Ali Rıza Efendi’nin, borca karşılık evini rehin olarak verdiğini iddia eder ve Pembe Köşk’ü ister. Mahkemede Zübeyde Hanım böyle bir borç olmadığını söyler.

Mahkeme kayıtlarındaki belgede Nuri Efendi’nin bariz şekilde sarhoş olduğu ve mahkemeye sunduğu belgenin bağlayıcı olmadığı yazmaktadır.

Sonunda mahkeme evin Zübeyde Hanım’da kalmasına karar verir.

Ama Zübeyde Hanım eşinin vefatından kısa bir süre sonra küçük evi satar, büyük evi de rehin vererek Mustafa ve Makbule’yi yanına alıp Selanik yakınlarındaki Langaza’daki ağabeyi Hüseyin Ağa’nın yanına taşınır.

 

*- İYİ EĞİTİM İÇİN

Ama Mustafa’nın iyi bir eğitim sürmesini isteyen Zübeyde Hanım, onu yine Selanik’teki evlerine yakın teyzesi Fatma Molla’nın yanına gönderir. 1899’da annesi vefat eden Zübeyde Hanım’a teyzesinin oturduğu bu ev miras kalır. Ardından daha küçük bir eve geçerler, 1906’da aile tekrar Pembe Köşk’e döner. Bu arada 1908’de artık bir subay olan Mustafa Kemal’in de aynı mahalleden iki ev aldığını öğreniyoruz.

İlginç detaylardan biri de Zübeyde Hanım’ın ikinci eşi Ragıp Abbas. Günün sonunda Selanik kaybedilince Zübeyde Hanım, üç evini bırakarak İstanbul’a gidiyor.

Ama ikinci eşi Ragıp Abbas Selanik’te kalıyor.

Evlerin mülkiyeti için dava açıyor ama kaybediyor.

Evler önce terk edilmiş mallar olarak tescilleniyor, sonra başkalarına satılıyor.

 

*- ATATÜRK’E HEDİYE

1933 yılında Selanik Belediye Meclisi ‘Pembe Evi’ satın alarak Atatürk’e hediye ediyor.

Aslında satın aldıkları evin Zübeyde Hanım’ın mülkü olduğunu bilmeden...

Kitap bir polisiye gibi bu evlerin izini sürüyor.

Ama bence en dikkat çekici yeri Ali Rıza Efendi’nin mirasında bir miktar parası ve ev dışında sıralanan kalemler:

45 kuruş değerinde 6 sof ceket ve bir yelek

20 kuruş değerinde 1 köhne pantol

40 kuruş değerinde 1 palto

20 kuruş değerinde 1 sandık

5 kuruş değerinde Lügat-i Osmani

10 kuruş değerinde Miftah’ul Kulub

Mirastaki son maddede duralım.

Miftah’ul Kulub yani “Kalplerin Anahtarı”, Abdülkadir Geylani’nin 15. göbekten torunu Muhammed Nuri Şemseddin Nakşibendi’nin (1801-1863) yazdığı hâlâ daha basılan ehl-i tariklerin en çok rağbet ettiği, tarikat yoluna girenlere okutulan popüler kitaplardan biri.

Şöyle başlıyor:

 

*- KİTABIN GİRİŞİ

“Bu eserin derlenip yazılmasına kalkmaya ve başlamaya sebep olan durum şudur:

Hicrî 1259 (M. 1843) yılı rebiülâhir ayında, kendi hücremizde teveccüh halindeydik.

Bu hâlde bulunduğumuz sırada; Enbiyanın Sultanı Evliyanın Asfiyanın Müttakilerin Baş Tacı Efendimiz Hazretleri zuhur etti. Allah, ona. salât ve selâm eylesin.

Bu hiçbir şey hükmünde olan kula; ihsan, mürüvvet, lütuf ile şöyle buyurdu:

-Nuri, evlâdım, vakitler bir başka oldu.

Âşık, sadık, mana yüzünü görmeyi isteyen ümmetlerim; esenlikle yollarını bulup hoşnutluk yoluna bel bağlayarak vuslat sırrına nail olsunlar.

Sofilerden bazısı da; arada vasıta olmadan takvası üzere giderek, yollarını düzeltmek için özlerine bir kabiliyet gelsin.

Zira, bir alay kimseler vardır ki; ehlullah kisvesini giymiş, kemer bağlamış, başına taç giymiş, şeriatıma da itibar etmemiş durumdadır. Geçen hâlinden ve tecellisinden söz ederek; ehlullahın yazdıkları risalelerden ve şiirlerden ezberleyip meclis meclis gezip o hâllerden dem vururlar...”

 

*- TAHMİNE GÖRE

Mirasında çocuklarına bir Osmanlıca sözlükle birlikte bu kitabı bırakan keresteci Ali Rıza Efendi’nin de ehl-i tarik olduğunu (Kadiri ya da Nakşi) tahmin edebiliriz.

Mustafa Kemal, 1925 yılında  tekke ve zaviyeleri kapatmıştı. ...

Vasilis Dimitriadis’in “Bir Evin Hikâyesi” muhakkak kitaplığınızda olmalı. Kitabı okurken, borç içindeki keresteci babasından az bir parayla birlikte bir tasavvuf kitabı miras kalmış, dedesi Mustafa’nın adını taşıyan, iyi bir dinî eğitim almış güçlü bir annenin himayesinde yetişmiş Mustafa Kemal’in şahsında bütün bir 200 yıllık sorunlar, travmalar gözlerinizin önünden geçiyor.

Mustafa Kemal, 23 Nisan 1920’de Meclis’i açarken arkasındaki levhada Şûrâ suresinin 38. âyeti asılıydı:

“Ve emruhum şûrâ beynehum”...

Orada emredildiği gibi işlerimizi hâlâ istişare ile yürütmeye, daha çok konuşmaya, birbirimizi anlamaya ihtiyaç var.

Çünkü ortak bir hikâyenin çocuklarıyız...     “   

  

 

(Dr Akif Taşcıoğlu Atatürk'e ait bilinmeyenler)

Şimdi birileri buradan notlar alır, değiştirir, kitap haline getirir ve bizler sayesinde zengin olur…

*-

Anasayfa Reklam Alanı 1 728x90

0 Yorum

Henüz Yorum Yapılmamıştır.! İlk Yorum Yapan Siz Olun

Yorum Gönder

Lütfen tüm alanları doldurunuz!

Anket

Sidebar Alt Kısım İkili Reklam Alanından İlki 150x150
Sidebar Alt Kısım İkili Reklam Alanından İlki 150x150

E-Bülten Aboneliği